Televizyonda yorumculuk yaptığım yıllarda vatandaşlar yolumu sık sık
keserlerdi. Sokakta rahat yürüyemezdim.
“Ev sahibim beni evden çıkarmak istiyor, senden korkar, şuna ekrandan iki laf et
de beni çıkarmasın” diyenler de bulunurdu, “abi, sevdiğim kız benden ayrıldı,
şuna bir sert çık da bana geri dönsün” diyenler de...
Fakat o dönemde en çok karşılaştığım soru elbette “ne olacak bu enflasyon”
sorusuydu.
Bu soru, belli dönemlerde “ne olacak bu seçim” şeklinde değişikliğe de uğrardı.
Yalnız sıradan halkın değil, sofrasına gazeteci toplamayı seven yeni zenginlerin
“ee anlat bakalım” geyiğine de çok düştüm, içim darala darala.
Sonra hepsinden kurtuldum.
Neredeyse on yıldır televizyonda hiç mi hiç görünmemek için “azami gayret
sarfettim”, beni unuttular. Şimdi yalnızca “tanıması gerekenler” tanıyorlar,
gerisi beni yormuyor artık.
Diyeceğim, insanlar soru sorarlar... Bunların başında cinsel sorular gelir,
sonra da “bizim maaş farkları ne zaman ödenecek” gibilerden “akçalı” sorular.
Güzin Abla ya da Haydar Dümen gibi “müesseseler” bunun için vardırlar. Bunlara
danışılan dertler, döner dolaşır, erkeklerde “penisim on beş santim, acaba
çocuğum olur mu” sorusuna, kızlarda da “konuştuğum çocuk beni öptü, acaba gebe
kaldım mı” sorusuna indirgenir.
Fakat ne rahmetli Güzin Hanım’ın ne de Doktor Haydar’ın hiçbir zaman “niçin
bunları soruyorlar da Avrupa Birliği’ni sormuyorlar” diye hayıflandıkları
duyulmamıştır. Herhalde sokakta yolumu çeviren vatandaş da bana “Engin Abi,
acaba Beethoven’in erken dönem yaylı çalgılar dörtlülerini mi dinlesem yoksa geç
dönem eserlerini mi tercih etsem” demeyecektir.
Ramazan ayı geldi geçiyor ya, müminlerin müftülüklere yönelttikleri sorularla,
daha çok da bunların yanıtlarıyla dalga geçilmiş basında, oradan aklıma geldi.
“Alo Fetva” hattı var ya, oradan işte... Ben bir de yılbaşlarında “sarhoşum gel”
hattını severim. Fakat ne hikmetse bu lafı, “ben sarhoş oldum, gel beni topla”
şeklinde değil de, “ohh, sarhoşum benim, gel de bana sarıl” şeklinde algılarım!
Bir hanım, bu fetva hattından Edirne Müftülüğü’ne “müracaatla”, eşinin çok
içtiğini, ne yapması gerektiğini sormuş. Damadı da çok içerse, kızı aynı soruyu
yirmi yıl sonra doktora soracaktır.
Müftülüğün yanıtı “Allah’a dua edin” şeklinde olmuş; sanırım “günde iki yüz elli
miligram Disulfiram verin, tedaviye cevap vermezse elli miligram Naltrexone
deneyin” şeklinde bir yol göstermesini kimse beklemeyecektir.
Bu sorular genellikle “çişimi yaparsam orucum bozulur mu” düzeyinde kalırlardı
eskiden. Fakat halkımız müthiş bir değişim içinde bulunduğundan, sorular artık
“makiyaj yaparsam orucum bozulur mu” düzeyine kadar da çıkmış. Mercedes kullanan
türbanlılara, Versace giyen hacılara alıştığımız gibi bunlara da alışacağız.
Donla denize girenlere hakaret ediyoruz ama o zavallıcığın denizi hayatında ilk
kez gördüğünü unutuyoruz. “Haşema Club Beach”, bize göre geridir ama köylümüze
göre çok ileridir. (Fransız etkisindeki eski aydınların “plage” demiş oldukları
yerlere artık Amerikan hayranlığıyla “club beach” deniliyor...)
Yaşamayı öğreniyorlar. Üç kuşak sonra yüz çizgileri de yumuşayacak, el ve ayak
hareketleri incelik kazanacaktır. Beslenme bozukluğu giderilince boyları da
uzayacak, çopurluk ve kavrukluk kalmayacaktır.
İşte böyle böyle, Türkiye yirmi ikinci yüzyılda basbayağı modern bir ülke
olacaktır. Enseyi karartmayınız. Konunun enseyle kalçayla ve kararmayla
açılmayla ne ilgisi varsa?
Peki siz ne umuyordunuz? Emir ve komuta zinciri içinde köylülere on yılda şortla
tenis oynatmayı mı?
O hatayı Cumhuriyet Halk Partisi yaptı da elli yedi yıldır iktidar yüzü
göremedi, göreceği möreceği de yok.
Akşam
30/09/2007