Türkiye inkâr politikasını sürdürse de, 20. asrın ilk 'Holokost'u olan Ermeni
soykırımına dair her gün yeni kanıt bulunuyor. Ermeni Soykırımı Müzesi Müdürü
Demoyan ise bu acının kaydının düşülmesi gerektiğini söylüyor ve şöyle devam
ediyor: "Türk hükümetinin inkârı, atalarının yaptıklarından gurur duyduklarını
gösteriyor"
Daha önce hiç yayımlanmamış fotoğraflar, 20. asrın ilk soykırımının dehşetini
yansıtıyor. 1915'te Erzurum'dan çıkıp açık arazide yürüyen korkmuş insanlar
görülüyor; erkekler, kadınlar ve çocuklar, ölüm yürüyüşünün başında. Erzurum'dan
gönderilen Ermenilerin hiçbirinin sağ kalmadığını biliyoruz. Erkeklerin çoğu
vuruldu, çocuklar (o fotoğraftakiler de dahil) açlıktan veya hastalıktan öldü.
Genç kadınların neredeyse hepsine tecavüz edildi, yaşlı kadınlar dövülerek
öldürüldü, hastalar ve bebekler yol kenarlarında ölüme terk edildi.
Bu nadir fotoğraflar, çağımızın en korkunç olaylarından birine tanıklık ediyor.
Kötü baskı kalitesi (Çeken kişi Ermeni göçmenlerin hareketlerine intibak
edememiş, bir diğerinin tepesinde parmak izi var), sahici olduklarına kuşku
bırakmıyor. O dönemde Türk demiryolu sisteminin geliştirilmesi için kredi
sağlayan Deutsche Bank'ın arşivlerinden gelen fotoğraflar bunlar. Bir diğerinde
(Bugüne kadar sadece Almanya ve modern dönem Ermenistan'daki iki dergide
yayımlandı) aralarında çocukların da bulunduğu onlarca perişan Ermeni yük
vagonlarına tıka basa sokulmuş. Türkler bu vagonların her birine 90 Ermeni
koymuş; Naziler de Yahudi Holokostu sırasında insanları Doğu Avrupa'daki ölüm
kamplarına gönderirken aynısını yapmıştı.
Erivan'ın hemen dışındaki gri taştan inşa edilmiş Ermeni Soykırımı Müzesi'nin
müdürü Hayk Demoyan bilgisayar ekranındaki fotoğraflara kederli bir sessizlikle
bakıyor. Modern Türkiye tarihi dersleri veren bir akademisyen olan Demoyan, Türk
katliamından geriye kalan ve üstüne bir de 70 yıl boyu Sovyetler Birliği'nin
parçası olarak çok çeken Ermenistan'daki en dinamik soykırım araştırmacılarından
biri. "Evet, bu fotoğrafları alabilirsiniz" diyor ve devam ediyor: "Hâlâ yeni
fotoğraflar keşfediyoruz. Bunları Almanlar çekmiş ve 2. Dünya Savaşı'nda da yok
olmamışlar. Bugün müzemizin bir ortak bellek mekânı, travmanın hatırlandığı bir
mekân olmasını istiyoruz. Müzemiz Ermenilerin yanı sıra Türkler için de. Bu
Türklerin de tarihi."
Nazi Almanyası'yla tuhaf paralellikler var
Geçen asrın ilk Holokost'unun (Winston Churchill Nazilerin altı milyon Yahudi'yi
öldürmesinden yıllar önce Ermeni soykırımı için tam da bu kelimeyi kullanmıştı)
hikâyesi, modern Türkiye gerçekleri inkâr etse de iyi biliniyor. Kezâ Nazi
Almanyası'nın Yahudileri katletmesiyle arasındaki paralellikler de. Türkiye'nin
Ermenilere yönelik terör furyası, Ermeni ırkını yok etme çabasıydı. Türkler
kamuoyu önünde Ermeni nüfusu 'yeniden iskân etme' gereğinden dem vursa da (aynı
Almanların sonradan Yahudiler hakkında söylediği gibi), Enver Paşa'nın İttihat
ve Terakki Partisi'nin niyetleri açıkça ortadaydı. Sözgelimi 15 Eylül 1915'te
içişleri bakanı Talat Paşa, Halep valisine kentteki on binlerce Ermeni'ye
yapması gerekenleri emreden şu telgrafı gönderiyordu: "Hükümetin... Türkiye'de
yaşayan mevzu bahis insanları tümüyle yok etmeye karar verdiği konusunda
bilgilendirilmiş bulunuyorsunuz... Önlemler ne kadar trajik olursa olsun
varlıkları ortadan kaldırılmalıdır ve yaşa, cinsiyete bakılmamalı, vicdan
muhasebelerine girişilmemelidir." Bu kelimeler Himmler'in 1941'de SS katillerine
söylediklerinin neredeyse aynısı.
Önde gelen ve epey cesur bir Türk akademisyen olan Taner Akçam, soykırımın
gerçekliğini göstermek için orijinal Osmanlı Türk belgelerini kullandı. Bugün
böyle yaptığı için kendi hükümetinin şiddetli saldırıları altında olan Akçam,
Türk arşivlerinde şunu buldu: Türk subaylar, bireysel olarak, sık sık katliam
emirlerine dair 'ikilemleri'ni yazdılar; üslerine gönderdikleri ve tam da aynı
zamana denk düşen telgraflarda, 'yeniden iskân' sırasında Ermenilere yeterince
koruma ve yiyecek sağlanmasını istediler. Bu da Nazi Almanyası'yla tuhaf bir
paralellik gösteriyor: Alman subaylar bir yandan yüz binlerce Yahudi'yi gaz
odalarına gönderirken, bir yandan da Cenevre'deki Kızılhaç yetkililerini onların
iyi korunduğu ve beslendiği konusunda temin ediyorlardı.
Osmanlı Türkiyesi'nin Ortadoğu'daki bütün Hıristiyan soyunu imha girişimi, Türk
polisi, askeri ve Kürt aşiret üyelerinin estirdiği benzersiz bir dehşet
rüzgârının da tarihi... Demoyan müzedeki bürosunda, bu muazzam acının kaydının
düşülmesi gereğinden söz ediyor: "Hayatta kalan herkesin yazılarında
görebilirsiniz bu acıyı. Diyasporadan, dedeleri ve nineleri soykırımda ölmüş
ziyaretçiler geldiğinde, çalışanlarımız onlarla birlikte duygulanıyor. Bu
insanların sergiyi gezerken son derece üzüldüğüne, gözyaşlarına boğulduğuna ve
bazılarının neredeyse aklını yitirecek hale geldiğine tanık oluyorlar. Bu bizim
için çok zor bir durum. Mevcut Türk hükümetinin soykırımı inkâr eden tutumu,
atalarının yaptığından gurur duyduklarını gösteriyor. Osmanlıların
yaptıklarından memnun olduklarını söylüyorlar. Ancak bugün dünyanın dört
köşesindeki birçok yerin, Erivan'ın bile, çalışmamızı sürdürmemizi sağlayacak
arşiv malzemeleri açısından altın madeni gibi olduğunu görüyoruz. Her gün yeni
fotoğraf veya belgeler ortaya çıkarıyoruz."
Demoyan'ın verdiği fotoğraflar 1915'te Deutsche Bank çalışanlarınca çekilmiş ve
Türklerin Ermeni nüfusunu katlettiği iddialarının kanıtı olarak Berlin'deki
merkez büroya gönderilmiş. Halen Deutsche Bank Tarih Enstitüsü'nün Doğu
Bölümü'nde bulunabilirler.
Harput'taki bir Alman mühendisin gönderdiği en önemli fotoğraflardan birindeyse
Ermeni erkekler Türk askerleri tarafından infaza götürülüyor. Banka görevlileri,
Osmanlı Türklerinin Ermenileri ölüme, parasını Almanya'nın verdiği trenlerle
götürmesinden dolayı afallamıştı. Yeni demiryolu ağının soykırım için değil,
askeri amaçlarla kullanılacağını düşünüyorlardı.
Osmanlı ordusunu yeniden yapılandırmaları için Türkiye'ye gönderilen Alman
askerleri de soykırıma tanıklık etti. Özellikle cesur bir teğmenin, Armin
Wenger'in çektiği fotoğraflar, bugün en önemli kanıtlar niteliğinde. Soykırımı
uğursuz amaçlarla izleyen Alman subaylar da vardı. Ermeni akademisyen Vakhan
Dadriyan, 26 yıl sonra bu subaylardan bazılarının Alman işgali altındaki
Rusya'da Yahudilerin toplu katliamını gerçekleştirdiğini ortaya çıkardı.
Stalin'in Taşnak yasağı bazı belgeleri yok etti
Bilgisayarlar, Erivan müzesi gibi araştırma kurumlarında dönüşüm yaratmış. Kıt
kaynaklarla araştırma yapan kurumların yerini bugün, Demoyan'ın kısa süre sonra
akademik dergilerde yayımlayacağı türden zengin belgeleri içeren kurumlar almış.
"1915'te Ermenistan'da bulunan bazı Alman subayların ülkelerine döndüklerinde
kişisel koleksiyonlar için soykırım fotoğraflarını sattığına dair bilgiler
aldık... St. Petersburg'dan biri, 1940'tan kalma el yazısı hatıralar okuduğunu
ve yazarın 1915 ve 1916'da Van ve Maraş'taki Ermeni cesetlerinin
fotoğraflarından söz ettiğini anlattı bize." Rus Çarlık birlikleri Van'a yürüdü
ve kısa süreliğine de olsa kentin zor durumdaki Ermeni nüfusunu kurtardı.
Ardından Ruslar çekildi ve çekilmeden önce belli ki bazıları ölen Ermenilerin
fotoğraflarını da çekti.
Katliamların unutulmasında Stalin'in de katkısı var. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki
Ermeni siyasetinin önde gelen partisi Taşnak, Sovyetler tarafından yasaklandı.
"1930'larda herkes soykırıma dair el yazısı hatıraları, fotoğrafları, tapu
belgelerini yok etti; yoksa Sovyet gizli polisi tarafından Taşnak'la bağlantılı
sayılmaktan korkuyorlardı" diyor Demoyan ve bu paha biçilmez kayıp karşısında
başını sallıyor. "Şimdi Fransa'da yeni materyaller ve dönemin insani yardım
görevlilerinin çektiği yeni fotoğraflar buluyoruz. 1915'te çekilmiş iki veya üç
belgesel olduğunu biliyoruz. Biri, Türklerin Ermenilerle nasıl 'başa çıktığını',
soykırıma taraftar şekilde göstermek için bir Kürt liderince çekilmiş. 1915'te
Muş sürgünü sırasında kentte görev yapan Norveç misyonerliğinden kalma büyük
miktarda yeni materyal de var."
Soykırımdan hemen sonra yazılıp yayımlanan, fakat zaman içinde kaybolan veya
unutulan hatıraların ve kitapların da arşivlenmesi gerek. Sözgelimi 1929'da
Boston'da yayımlandığında çok sınırlı dağıtılan bir kitap var. 'Çanakkale'den
Filistin'e' adlı bu kitap Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın imzasını taşıyor. Yazar
Türk ordusunda görev yapan ve Çanakkale'de kahramanca çarpışıp yaralandığı için
madalya alan bir subay. İyileştikten sonra Müttefikler'le savaşmak için
Filistin'e doğru yola çıkıyor, fakat Suriye'nin kuzey çöllerinde ölmekte olan
binlerce Ermeni mülteci görünce dehşete düşüyor. O büyük acının yer aldığı
paragraflarda Torosyan, kız kardeşini paçavralar içinde bulduğunu ve nişanlısı
Cemile'nin nasıl kollarında öldüğünü anlatıyor. "Cemile'yi kaldırdım,
gözlerindeki acı ve korku giderek silindi, ta ki tekrar yıldızlar gibi, bir doğu
gecesinin yıldızları gibi parlayana dek. Ve sonra öldü, bir düşün bitmesi gibi."
Torosyan saf değiştiriyor, Araplarla birlikte savaşıyor, hatta Arabistanlı
Lawrence'la da tanışıyor; onun kendisini hiç etkilemediğini anlatıyor...
Torosyan Araplarla giriştiği savaştan da hayal kırıklığıyla ayrılıyor ve Ermeni
bir subay sıfatıyla, Fransız işgal ordusuyla birlikte tekrar Osmanlı
Türkiyesi'ne giriyor. Fakat Kemalist gerillalar Fransız ordusuna saldırıyor ve
Fransızlar güvenli geçiş karşılığında mühimmatlarını teslim ederek kentten
ayrılıyor. Bunun ardından Torosyan Amerika'daki akrabalarının yanına gidiyor.
'Müzede Türklere dair klişeleri değiştirdim'
Bugün Erivan'da, diyaspora Ermenilerinin neden Ermenistan vatandaşlarından daha
çok soykırıma meraklı göründüğüne dair bir tartışma sürüyor. Gerçekten de
Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan'la görüştüğümüzde bana, 'günler,
haftalar, hatta aylar boyu soykırımın aklına hiç gelmediğini' anlatmıştı. Ermeni
bir arkadaşımdan buna dair duyduğum güçlü bir sav, 70 yıllık Stalinizm ve
soykırıma yönelik resmi Sovyet sessizliğinin, Doğu Ermenistan'daki tarihsel
belleği sildiği yönündeydi. Bir başka savsa, Batı Ermenistan'ındakilerin (bugün
Türkiye) ailelerini, topraklarını kaybettiğini ve hâlâ kabul, hatta tazminat
bekledikleri, ancak doğu Ermenilerinin topraklarını kaybetmedikleri yönünde.
Demoyan tüm bunlara karşı çıkıyor.
"Bana kalırsa temel sorun, diyasporadaki birçoklarının devletimizi tanımak
istememesi. Türkiye ve Azerbaycan tarafından kuşatılmış durumdayız ve
güvenliğimizi hesaba katmak zorundayız; fakat bu belleğe zarar verecek boyutta
olmamalı. Bu noktada dürüst olmalıyız. Bu müzede bazı şeyleri değiştirdim. 'Kanı
sıcak' insanlara dair doğru olmayan şeyler, yorumlar, Türklere dair bütün o eski
klişeler vardı. Diyaspora hatıralarımızın sahibi olmak istiyor, fakat Ermenistan
devletinin vatandaşlarının yüzde 60'ı da 'sonradan gelip yerleşenler'. Yani
diyasporadan geliyorlar, kökenleri Batı'ya dayanıyor. Kaldı ki Türk güçlerinin
1915 soykırımından sonra Ermenistan'ın bazı bölgelerine girdiğini, Bakü'ye
giderken Erivan üzerinden geçtiğini hatırlayın, Sovyet belgelerine göre o sırada
Ermenistan'ın bu parçasında da 200 bin Ermeni öldü. Bunlardan 180 bini 1918-1920
arasında öldü."
Karabağ savaşına değinmek şart mı?
Fakat Erivan müzesinin ötesinde hissettiğim bazı siyasi sorunlar var -
uluslararası olduğu kadar ulusal sorunlar bunlar. Birçok Ermeni, soydaşlarının
soykırım döneminde şahsi intikam katliamları işlediğini (sözgelimi Van'da) kabul
ederken, Ermenilerin sırtında daha yakın döneme ait bir itham da var. 1990'ların
başında Ermenistan'ın doğusundaki dağlık Karabağ bölgesinde yaşanan şiddetli
çatışmalarda Ermeniler Türk Azeri köylülerini katletti.
Ancak müzenin yanındaki devasa soykırım anıtına gittiğimde, Karabağ savaşının
beş 'kahramanı'nın mezarlarını görüyorum. Bu kişiler gerçekten de kahramanlık
göstermiş olabilir, ama o korkunç savaşa katılanları, 1915'in mahremiyeti ve
gerçeğiyle bağlantılandırmanın âlemi ne? Ermenistan'ın en büyük acısınının
tarihine zarar vermiyorlar mı? Yoksa onların 1915'in intikamını Karabağ'da
aldıkları mı söylenmeye çalışılıyor? Bu tıpkı, İsrail'in 1948'deki İrgun
savaşçılarının (ki onlar da Deyr Yasin ve diğer Arap köylerinde Filistinlileri
katletmişti) mezarlarının, Kudüs yakınındaki Holokost anıtının dışına
yerleştirilmesine benziyor. Ermeni yetkililerin aktardığı gerekçeyse, Karabağ
savaşı mezarlıklarının savaş sonrasındaki çok duygusal bir dönemde kurulması...
Velhasıl Ermeni soykırımına dair gerçekler, arşivcilerin çalışmalarıyla açığa
çıkacak. Ermenistan'da soykırımın Batılı tanıklarının anlatımını içeren çok
önemli kitapları satın alabiliyorsunuz.
Birisi, Ermeni arkadaşlarının Harput'tan sürülmesine tanıklık eden Amerikalı
misyoner Tacy Atkinson. Günlüğüne 16 Temmuz 1915'te şu notları düşmüş: "Mezra'ya
ruh hali çok kötü durumda bir çocuk geldi. Anladığım kadarıyla buralarda bir
köyden sürülen kadın ve çocuklarla birlikteydi... Çocuk Bakır Maden'in bu
kesiminden giden tüm erkek ve kadınların vadide öldürüldüğünü ve önde gelen
erkeklerin başının kesildiğini anlattı... O kaçıp buraya gelmişti. Annesi de
soyulmuş, dövülmüş ve vurulmuştu... Vadinin çok kötü koktuğunu ve oradan
geçmenin çok zor olduğunu söyledi..."
Türk yetkililerin günlüğünü bulabileceği korkusuyla Atkinson bazı olayları
çıkarmıştı. 1924'te, günlüğü en sonunda mühürlü bir kutunun içinde ABD'ye
gönderildiğinde, misyoner arkadaşlarıyla Harput'a yaptığı bir seyahati şu
kelimelerle anlattı: "Bu seyahatin hikâyesini yazmaya cesaretim yok.
Arkadaşlarım 10 bine yakın ceset gördüler."
The Independent - Robert Fisk
28 Ağustos 2007
Radikal
29/08/2007