Ölüm içimizde midir, yoksa ona dışarıdan maruz mu kalırız? Ölüme doğru
ilerler miyiz yoksa ölüm mü bize doğru gelir? Canetti'ye göre, 'ölüm bize doğru
gelir ve geriye itilmelidir'
"Hakkında konuşulamayan konusunda susmalı," der Wittgenstein. Ölüm de hakkında
konuşulamayan bir yaşantı olarak susulması gereken bir konu mu o zaman? Öyle ya,
onu deneyimlediğimiz anda her şey biter, ulaşıldığı anda yok olur, demek ki ölüm
üzerine konuşulsa bile bu konuşma ancak onun çevresinde dolanan, ama ne yazık ki
ona temas etmeyen bir konuşmadır.
Onu asla ölmeden yaşayamayız, yaşayanları seyrettiğimizde nasıl ölündüğü
hakkında belki birtakım izlenimler ediniriz, ama asla nasıl bir şey olduğunu
bilemeyiz. Bu demek ki ölüm bize her zaman kapalı ve karanlık kalacak bir
deneyim. Bunları ontolojik bir gerçeklik olarak öne sürdüm. Ama tabii ölüm aynı
zamanda sosyolojik ve kültürel bir olgudur da. Değil mi ya, birçok kültürel olgu
gibi ölüm de tarih boyunca şekil değiştirmiş, toplumdaki yeri ve algılanışı
dönüşüm göstermiştir.
Örneğin şunu diyebilir miyiz acaba? Ölüm eskiden daha merkezi bir yer tutarken
şimdi toplumsal yaşamdan iyice dışlanmıştır. Önceden ölüler yaşadığımız yere,
örneğin evlerimizin bahçesine gömülürdü de daha çok iç içe olurduk ölüyle ve
ölümle. Şimdi ise epey bir zamandır kentlerin dışına sürülen mezarlıklara
yığıyoruz ölülerimizi. Bu, ölümden kaçma, onu göz ardı etme çabasıyla ölüm
düşüncesinden kurtulma çabası olarak değerlendirilebilir mi? Aman, gözden uzak
olsun da! Eskiden sadece kendi yakın çevremizdeki ölümlerle içli dışlı olurken,
şimdi dünyanın her yanından ölüm görüntülerini görüyoruz, haberlerini
işitiyoruz. Bu şu demek ki, eskiden ölüm daha niteliksel bir şeyken (yani daha
gerçek, daha öze ilişkin bir şeyken) şimdi gelişen iletişim teknolojisi
sayesinde daha niceliksel bir şeye dönüşüp gerçekliğini daha çok yitirdi;
biçimsel bir jeste dönüştü. Ölüm her yerde, işte bu yüzden seyreldi, ağırlığını
yitirip hafifleşti ve gerçek dışı bir kimlik kazandı.
1981 yılı Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi olmakla kalmayıp aynı zamanda çok da
iyi bir yazar ve dikine düşünen bir kişi olarak Elias Canetti, Ölüm Üzerine adlı
kitabında, insanın en temel gerçeği üzerine düşüncelerini bir tür aforizmalar
halinde okurlara iletiyor. Kitapta belirgin bir şekilde ortaya konan ve benim de
çok uzun zamandır üzerinde düşündüğüm şey şu: Ölüm içsel bir yaşantı mıdır,
yoksa bize dışarıdan gelen bir saldırı mıdır? Yani: Ölüm içimizde midir, yoksa
biz ona dışarıdan maruz mu kalırız? Ölüme koşar mıyız, ona doğru ilerler miyiz,
yoksa ölüm mü bize doğru gelir. Canetti'ye göre, "biz ölüme doğru koşmayız,
fakat ölüm bize doğru gelir ve geriye itilmelidir." (s. 116) Ben bu konuda hâlâ
kararsızım.
Ölümün beklenmedikliğidir de biraz onu korkunç kılan. "Her ölüm erken ölümdür"
her zaman. Ani ölüm ile uzun süren yavaş ölüm üzerinde de çok düşünülmüştür.
Kimi ani ölümle ölmeyi yeğlerken ben yavaş ölümü tercih erdim; hiç olmazsa yarım
bırakmamak ve ölmeden önce tamamlamak için; aynı zamanda da ölüme hazırlanmak
için.
Canetti, kitabı oluşturan notlarında, ölümün insanın kişiliğini ortadan kaldırıp
kaldırmadığı üzerine de düşünüyor. Sağken her insan öyle ya da böyle bir
kişiliğe sahiptir. Bir şey imler, temsil eder, hakikatte yer alır. Peki ama ölen
insan hemen bir et yığınına dönüşüp anonimleşir mi? Zamanın ve tarihin ve tabii
ki hakikatin dışına mı atılır? Gerçi insanoğlu buna karşı, mezar taşlarıyla,
oraya kazıdığı isimle karşı durmaya çalışmıştır. Orada sadece bir ölü değil, bir
zamanlar yaşamış olan ve belki de hâlâ hayallerimizde, sözlerimizde de olsa
yaşamaya devam belirli bir kişi yatmaktadır. Mezar taşları anonimleşmeye karşı
bir direnç olarak da okunabilir. Belki de insan öldükten sonra gerçek kimliği
şekillenip varlık kazanır. Ölüler öldükten sonra da aramızda en azından belli
bir süre yaşamaya devam eder. Daha sonra, birkaç kuşak sonra ise anonimleşerek
yok olurlar. (Sanat bu yok oluşa karşı bir tür diklenmedir.)
Canetti'ye gelince, o, ölüme seksen yaşında şu satırları yazarak meydan okumayı
sürdürüyordu: "Eğer bir gün olacaksa demek ki olacak, kesinlikle olacaksa, o
zaman elimde sarı kurşunkalemle ölüme karşı yazdığım tehditkâr bir sözcüğün
başında ölmek isterim."
Yaşam her şeye karşın ölüme karşı bir tehdit değil midir?
ÖLÜM ÜZERİNE
Elias Canetti, Çeviren Gürsel Aytaç, Payel Yayınları, 2007, 127 sayfa
Radikal Kitap
17/08/2007