Totaliter ülkelerde resmi tavrı devlet belirlerken, demokrasilerde resmi
çizgi zımnen gösterilir. İfade özgürlüğünün korunduğu demokratik ülkelerde çoğu
tartışma örtülü normlara takılıyor; propagandayı da kavram, kabul ve teslimiyet
üreten halkla ilişkiler endüstrisi yapıyor
Fransa'da yayımlanan aylık Le Monde Diplomatique gazetesinin, düşünür ve
dilbilimci Noam Chomsky'le demokrasi, iletişim ve propaganda üzerine söyleşisi:
2005'teki Avrupa Anayasası referandumunda çoğu Fransız gazetesi 'evet'
yanlısıydı. Halkın yüzde 55'i yine de 'hayır' oyu kullandı. Bu durum medyanın
kamuoyunu yönlendirmesinin sınırı olduğunu gösteriyor. Seçmenler medyaya da mı
'hayır' dedi?
Ayrıntılı bir çalışmaya göre medya aslında nüfusun en eğitimli kesiminde daha
fazla etkiye sahip. Kamuoyunun geniş kesimi medyadan daha az etkileniyor. İran'a
karşı savaş olasılığını ele alalım. Amerikalıların dörtte üçü ülkelerinin
tehditlere son vermesi ve diplomasiyle anlaşma sağlamaya odaklanması gerektiğini
düşünüyor. Batılı araştırma şirketlerinin anketleri de, İran ve Amerikan
kamuoyunun nükleer güç konusunda bazı noktalarda yakınlaştığını gösteriyor. İki
halkın büyük kesimi İsrail'den İran'a uzanan bölgenin nükleer silahtan arınması
gerektiği kanısında. Bu bilgileri medyada bulmak için uzun süre aramanız gerek.
Hitler'den bu yana 'ilerledik'
İki ülkede de önde gelen partiler bu görüşü desteklemiyor. İran ve ABD gerçek
birer demokrasi olsaydı, çözüm bulurlardı. Başka alanlarda da benzer durum
geçerli. Çoğu Amerikalı daha az askeri harcama isterken, sosyal harcamaların,
BM'ye verilen kredilerin, ekonomik ve insani yardımın artırılmasını arzuluyor.
Beyaz Saray'ın bu mevzulardaki siyaseti kamuoyunun istediğinin tamamen tersi.
Ancak medya kamu muhalefetini gösteren anketleri nadiren yayımlıyor. Vatandaşlar
hem iktidardan dışlanıyor hem de cehalet içinde bırakılıyor.
Önemli bir gazeteci veya televizyon sunucusuna baskıya veya sansüre uğrayıp
uğramadığını sorduğunuzda tamamen özgür olduklarını söylüyorlar. Öyleyse
demokratik bir toplumda zihin kontrolü nasıl işliyor?
Gazeteciler hemen 'Kimse bana baskı uygulamıyor' diye yanıt veriyor. Bu doğru
da. Ancak hâkim normlara aykırı konumları savunsalardı, yazılarını başkaları
yazıyor olurdu. Bazı şartları yerine getirmeyen birinin daimi yorumcu olma şansı
yok.
Totaliter bir devletin propaganda sistemiyle demokratik toplumda işlerin yürüyüş
şekli arasındaki farklardan biri bu. Biraz abartarak söylersek, totaliter
ülkelerde resmi tavrı devlet belirler. Demokratik toplumlarsa daha farklı işler.
Resmi çizgi zımnen gösterilir. Bu hâlâ özgür insanların beyinlerinin yıkanmasını
içerir. Ana akım medyadaki en hararetli tartışmalar bile pek çok karşıt görüşü
dışlayan örtülü kurallar dahilinde kalıyor. Demokratik toplumlardaki denetim
sistemi epey etkin. Resmi çizgiyi soluduğumuz havadan daha fazla fark edemeyiz.
Bazen canlı bir tartışma izlediğimiz hayaline kapılırız. Bu denetim sistemi
totaliter sistemlerdekinden çok daha güçlü.
1930'ların başındaki Almanya'yı ele alalım. Avrupa'da sanat, bilim, teknoloji,
edebiyat ve felsefe alanlarında öncüydü. Kaderi birden ters döndü ve tarihteki
en cani devlet haline geldi. Bunlar korkuyu kullanarak sağlandı: Bolşevik,
Yahudi, Amerikalı ve Çingene korkusunu; Nazilere göre, Avrupa kültürünün temel
değerlerini ve Yunan medeniyetinin soyundan gelenleri tehdit eden herkese dair
bir korkuyu. Herhangi bir ideolojiyi dayatmak için hep aynı yöntem kullanılıyor.
İnsanlar üzerinde hâkimiyet kurmak için şiddet tek başına yeterli değil;
meşrulaştırma gerek. Bir kişi bir başkası üzerinde güç kullandığında eylemini
haklı gösteren bir ideolojiye ihtiyaç duyar. Bu da hep aynı şekilde gerçekleşir;
tahakkümünü ezilenin iyiliği için icra ediyordur. İktidardakiler kendilerini hep
fedakâr, kendi çıkarını gözetmeyen kişiler gibi yansıtır. Nazi propagandasının
kuralları, basit kelimeleri duygu ve korkuyla ilişkilendirerek tekrarlamayı
içeriyordu. Hitler Sudetenland'ı istila ettiğinde bunun için en yüce gerekçeyi
dile getirdi; Almanca konuşanların etnik temizliğini önlemek için insani
müdahale gereğinden bahsetti.
Propaganda mevzusunda bazı küçük ilerlemeler kaydedildi. Şimdi elimizdeki
araçlar daha halis, özellikle de Britanya ve ABD gibi en geniş medeni haklara
sahip ülkelerde. Çağdaş halkla ilişkiler endüstrisi buralarda 1920'lerde doğdu,
ki bu faaliyetleri propaganda diye niteleyebiliriz. İki ülke de o dönemde
demokratik haklar konusunda gelişmişti ve özgürlük arzusunu sınırlamakta şiddet
artık yeterli değildi. Dolayısıyla iktidardakiler başka rıza üretimi yöntemleri
aradı. Halkla ilişkiler endüstrisi kavram, kabul ve teslimiyet üretiyor.
İnsanların zihin ve fikirlerini denetliyor. Totaliter yönetime göre büyük
ilerleme var, zira reklama maruz bırakılmak işkenceden daha kabul edilebilir.
İfade özgürlüğü ABD'de her yerden daha geniş biçimde korunuyor. 1960'lardan beri
Yüksek Mahkeme ifade özgürlüğüne ilişkin çok yüksek standartlar koydu; ifade
özgürlüğüne yönelik tek sınırlamanın cezai bir eyleme katılmak olduğunu kabul
etti. Hırsızlık yapmak için silahlı bir suç ortağıyla mağazaya girip, 'Vur' diye
bağırırsam, anayasa söylediklerimi korumaz. Aksi halde ifade özgürlüğünü
tartışma konusu yapmak için ciddi gerekçeler olurdu. Yüksek Mahkeme Ku Klux Klan
üyeleri lehine bile bu ilkeyi muhafaza etti.
Devlet tarihsel doğru belirler mi?
Fransa, Britanya ve Avrupa'nın geri kalanında ifade özgürlüğü tanımı daha
sınırlayıcı. Esas mevzu devletin tarihsel doğruları belirlemeye ve bunlara karşı
çıkanları cezalandırmaya yetkili olup olmaması. Devletin böyle bir güç
kullanmasını kabul ediyorsak, Stalinist yöntemlerini kabul ediyoruz demektir. Bu
tavrı reddediyorsak da, istisnalar tanımamalıyız. Devlet güneşin dünya etrafında
döndüğünü iddia edenleri cezalandırmamalı. İfade özgürlüğü ilkesinin temel bir
niteliği vardır; bu ilkeyi ya nefret ettiğimiz fikirler için de savunuruz ya da
hiç savunmayız. Hitler ve Stalin de kendi iktidar görüşleri savunanların ifade
özgürlüğü hakkını teslim etmişti. 'Görüşlerimi ölene dek savunurum ama siz de
kendi görüşlerinizi savunabilin diye hayatımı veririm' diyen Voltaire'den iki
yüzyıl sonra bunları konuşmak acıklı.
Gerçek bir demokraside devletin rolü ne olmalı?
Hayali bir evrende değil, şu anda bu dünyada yaşıyoruz. Bu dünyada acımasız
örgütler var: Büyük şirketler. Bunlar totaliter kurumlara en çok benzeyen
şeyler. Esasen, kamu ya da topluma karşı sorumlu değiller. Avcı gibi hareket
edip diğer küçük şirketlerin üzerine çullanıyorlar. İnsanların kendilerini
korumak için tek imkânı devlet. Fakat devlet pek etkili değil; genellikle bu
avcılarla yakın ilişki içinde. Yine de gözardı edilemeyecek bir fark var.
General Electric kimseye karşı sorumlu değil, ama devlet zaman zaman eylemlerini
kamuya açıklamak zorunda.
Demokrasi vatandaşların üretim ve ticaret araçlarını denetleyebileceği, içinde
yaşadıkları çevrenin genel idaresinde yer alabileceği kadar genişlediğinde,
devlet aşamalı olarak kaybolacak. Yerini işyerimizdeki ve yaşadığımız yerdeki
gönüllü birlikler alacak.
Sovyetleri (eskiden Rusya'da bir yöreyi yönetmesi için, üyeleri orada
oturanlarca seçilen konsey) mi kast ediyorsunuz?
Lenin ve Troçki'nin Ekim Devrimi sonrası ilk yok ettikleri sovyetler, işçi
konseyleri ve demokratik birimler oldu. Bu açıdan Lenin ve Troçki sosyalizmin
20. yüzyıldaki en büyük düşmanlarıdır. Fakat ortodoks Marksistler olarak Rusya
gibi geri bir ülkenin sosyalizme hemen ulaşamayacağını ve zorla
sanayileştirilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Komünist sistem çöktüğünde bunun
paradoksal biçimde sosyalizmin zaferi olduğunu düşündüm. Benim sosyalizm
kavramsallaştırmam üretim, ticaret ve insan varlığının diğer unsurları üzerinde
demokratik bir denetimin bulunmasını öngörüyor.
Ancak iki ana propaganda sistemi (kapitalist ve komünist) Lenin ve Troçki'nin
kurduğu, Stalin'in bir canavara çevirdiği tiranik sistemin sosyalizm olduğunu
savunmakta aynı tavrı benimsediler. Batılı liderler sosyalizm kelimesinin bu
edepsiz kullanımına başvurmaktan geri kalamazdı. Benzer bir şevkle ama aksi
yönde çalışarak Sovyet propaganda sistemi de sosyalist idealin çalışan yığınlar
arasında yayıldığını göstermeye çalıştı.
Anarşist ilkelere dayalı tüm otonom örgütlenmeler çökmedi mi?
Anarşist ilkeler bütünü diye bir şey yoktur, hiçbir özgürlükçü bağlılık yemini
etmemiz gereken şeylere itikat etmez. Anarşizm, otorite ve tahakküm uygulayan
örgütlenmeleri bulmaya çalışır, onlardan eylemlerini haklılaştırmalarını ister,
bunu yapamazlarsa onları ilga etmeye çalışır. Çökmek bir yana, anarşizm ve
özgürlükçü düşünce serpiliyor.
Pek çok alanda gerçek ilerlemeye yol açtılar. Daha önce kısmen tanımlanan baskı
ve adaletsizlik biçimleri artık kabul görmekten uzak. Bu başlı başına bir
başarı, ileriye doğru bir adımdır, başarısızlık değil.
Le Monde Diplomatique
Ağustos 2007
Radikal
12/08/2007