Yoksulluktan ışıklı bir durum olarak söz ettiğimde, görüyorum, sefaleti
yüceltiyormuşum gibi yüzlerini buruşturuyorlar... Sesim ince bir dumana, sonra
bir cine dönüşüp mallarını mülklerini çarpacakmış gibi kirpik telaşıyla bakışlar
boşluğa...
Bir yutkunma, bir soluk kaçırma şiddeti; yoksulluğumu sevdim seveli
gözler kapanıyor yüzüme, kalbimin derinliklerinde sessizce patlayan bir şiddet,
neredeyse ilk gençliğimden beri bu şiddete karşı cebimde bir kurbağayla
dolaşıyorum, yoksulluk bilgisi dediğim küstah bir kurbağayla...
Pek de acele etmeden çekip giderim ve havada yabansı bir vıraklama sesi asılı
kalır...
Yoksulluk, bir yaşam biçimi olarak seçilebilir, dünyada kendiliğinden var olan
şeylere eklenerek sessiz, sade, mudu bir yaşam sürebilir insan, azla yetinme
konforunu isteyebilir... Yaşamak için hiç de gerekli olmayan nesneleri satın
almak için, ömrünüzü satmamayı seçebilirsiniz pekâlâ, mümkün olduğunca
kaçınabilirsiniz bundan ve kaçınabildiğiniz ölçüde de özgür olursunuz. Yoksul
bir hayatın içine doğmuş olan insanlar, bir masal sessizliğinde yaşayıp
gidebilir, sürekli olarak hayatlarının kötülendiği, onları dışarı çağıran,
zalimce bir aşağılamaya, propagandaya maruz kalma-salar... Ne yazık ki.
Başından beri yoksul insanlarla diğer insanlar arasında geçiş olamayacağını
söylüyorum ben, iki ayrı dünya, iki ayrı hayat... Yoksulların dünyadaki varoluş
bilgisine öteki insanlar sahip değiller, öteki insanların varoluş bilgisine de
yoksullar sahip değil... Bu, iki ayrı dünyayı kafamda eşitleyen bir durum, ama
dil öyle kurulmamış. Yoksulluğa düşülüyor, zenginliğe çıkılıyor, yukarıda,
yüksekte onların dünyası.
Hayatın aşağısı yukarısı yoktur, varsın öyle yanılsınlar diyebiliriz, ama
kurdukları dil, sürekli üreyen, yıldırıcı, yıkıcı bir şiddete yol açıyor...
Yoksullar, kendileri hakkında kavramlar kullanarak konuşmazlar, nasıl yaşayıp
gittikleriyle ilgili yorum yaparken dinlediniz mi onları hiç? Yoksullar hakkında
konuşurken istemeyerek ödünç aldığım bir dille konuştuğumu hissediyorum sürekli
olarak, kurduğum her cümlede, anlattığım her hikâyede, bize dayatılmış bir dilin
sıkıntısı taşıyor içimden... 'Yoksulluk, yoksullar... Fakirlik... Bu sözcükler
dışarıdan söylenmiş, bizi aşağılara bir yere, kendilerini de yükseklere
konumlandırmak isteyen başkaları tarafından söylenmiş, aralarında doğup
büyüdüğüm insanlardan söz ederken, 'Yoksullar, diye lafa başladığımda hep o ağır
üzüntüyü yaşıyorum, tepeden, yukarıdan bakmış gibi oluyorum onlara çünkü...
Madem dile o kadar karşısın, neden yazıyorsun diye sorarlar bana hep, dili
aradan çıkarmak için sanırım, dilin yarattığı uğursuz gürültüye katlanamıyorum.
Bugün ve geçmişte, yoksullar hakkında konuşan insanlar, yoksulluğunu kaybetme
durumuna gelmiş, içine doğduğu hayatın kötülüğüne kanarak dışarı uğramış, ya da
dışarı çıkmak için çırpınan insanlar hakkında konuşuyorlar, yoksulluğuna ihanet
etmiş ve edecek insanlar hakkında konuşuyorlar, yoksullar hakkında değil.
Yoksullar dünyada kendilerini nasıl taşıyor, mülkiyet duygusundan uzak, güçsüz,
iktidarsız... Bu durum nasıl bir iç dünyaya denk düşer? Yoksulluk bir razı olma
durumu mudur? O ilk duygulara dönerek yoksul olduğumu nasıl ve ne zaman
anladığımı anımsamaya çalışıyorum, dışarıdan yönelen uzak bakışlarla
hissettiriliyor, anımsadığım şeylerden biri bu, yoksul olduğumu kendi
yakınlarımdan öğrenmedim. Ama onlardan çevreye rahatsızlık vermeden,
yoksulluğumu nasıl taşıyabileceğimin eğitimini aldım. Yoksul çocuklar başka
türlü terbiye ediliyorlar. Yoksulların da geleneksel bir bilgisi var. Yoksul
kalarak, mutlu yaşamanın mümkün olabileceğini aktaran bir bilgi bu...
Yoksul bir insan olduğumu öğrendikten, belli bir yaşta bu bana başkaları
tarafından sözle de işittirildikten sonra, dünyada kendimi yoksul bir insan
olarak nasıl taşıyacağımı öğrenmeye geldi sıra... Çocuklara büyüyünce ne olmak
istedikleri sorulur, tüm çocuklara sorulur bu, yoksul çocuklara ne olmamaları
gerektiği konusunda bir bilgi aktarılır. Benim olmaktan en çok korktuğum şey
hırsız olmaktı, sürekli olarak yoksul çocukların çalmasına karşı açık ya da
gizli önlemler alınır çünkü, geri dönüp baktığımda anımsadığım ilk şeylerden
biri de bu, olabileceğim şeylerin heyecanıyla öne atılacak bir çocuk değilim
ben, olmamdan korkulan şeylerin dikkatinin oluşması gerekiyor bende...
İnsanın olamayacağı bir şeyi aşağılaması bana çok aptalca gelir her zaman,
karıncanın üstüne basıp onu öldürebilirsiniz ama asla o karıncanın dünyada nasıl
varolduğunu, kendini nasıl hissettiğini, karınca olma halinin ne demek olduğunu
bilemezsiniz... Bilemediği her şey, her durum için insanın bir çekingenliğinin
olması lazım... Sadece yoksullar için değil, bütün varlıklar için söyleyebilirim
bunu, kuşları izlerken nasıl büyüleniyor, bir dağın, bir vadinin görünümü
karşısında nasıl iç geçiriyorsa, başı hoş yoksullar karşısında da öyle
büyülenmeli insanlar. Ancak böyle bir kendini bırakışla, gönül yumuşaklığıyla
dünyada gerçek eşitlik kurulabilir, benim yoksullukta eşitlenmek dediğim şey
bu...
Efendilerin dünyası yoksullara ne kadar kapalıysa, yoksulların dünyası da
efendilere o kadar kapalı, bunun bir duyarlılık, çekingenlik yaratacak bir
bilinç olarak insana işlemesinden söz ediyorum...
Birgün
14/07/2007