Milliyetçiler/ulusalcılar, İttihat ve Terakki çizgisinin 'Memleket elden gidiyor, o halde asalım keselim'
anlayışına yaklaşmış durumda.
Bu anlayışı, İttihatçı kafasını, dönemin meşhur muhalifi Refik Halid Karay, o
zaman çok güzel özetlemişti: 'Ermeni mi kes kafasını, Rum mu al parasını, Türk
mü sür ölüme' ...
* * *
Dokuz gündür Türkiye'den uzaktaydım, bu arada neler olduğunu izleyemedim. Daha
doğrusu izlemedim, izlemek istemedim. Bu tür bezginlik ifadelerinden hiç
hoşlanmam, hatta duyduğumda karşımdakini apolitik ve/veya burjuva bencilliği ile
suçlarım. Kötümserlik ve bıkkınlığın, işi tıkırında burjuva aydınlarının lüksü
olduğuna inanırım, halen öyle düşünüyorum. Ancak, artık sıcakla 20 küsur yıldır
siyaset izlemenin bileşimi midir bilemeyeceğim, eleştirdiğim bıkkınlık ruh
haline düşmenin eşiğinde olduğumu fark ediyorum. Bu ruh halinde, tünelin ucunda
hiçbir ışık görülemeyecek hale gelinmesinin de rolü vardır herhalde.
Sadece Türkiye'nin halinden bahsetmiyorum. İngiltere'de de durum farklı değil.
Orada da, 'terör', 'terörle savaş' her şeyin önüne geçmiş vaziyette. Ben
gittikten üç gün sonra gerçekleşen terör saldırısı, zaten mevcut ortamı daha da
gerdi. Dahası, gittiğim toplantı, Ortadoğu üzerineydi. Türkiye'nin,
İngiltere'nin halinin üzerine, Ortadoğu'nun halini tartışmanın insanı ne kadar
karamsar yapacağını varın siz tahmin edin.
Yine de, Türkiye'ye dönelim. Belli ki, seçim atmosferi son derece tatsız biçimde
devam ediyor. Bu arada, ben yokken düzey, meydanlara ip getirme, ip üzerinden
tartışmaya kadar inmiş. Hem, kıyasıya bir kavgadır gidiyor, hem de bir yandan,
nasıl oluyorsa, kimse doğru dürüst bir şey konuşmamayı başarıyor. Dönüşte,
gazetelerde benim gözüme çarpan tek dişe dokunur yazı, eski milletvekili Mehmet
Bekaroğlu'nun Radikal İki'de çıkan
'İdeolojiler geri dönmeli'
başlıklı yazısıydı.
Halihazırda, siyasi alanda en belirgin ayrım gibi gözüken, sağ ve sol
milliyetçilerle, sağ ve sol liberal/demokratlar arasında da, ciddi bir
tartışmanın yaşandığını düşünmüyorum. Karamsarlığı bu noktaya vardırmak
istemezdim, ama son seçimin tartışma ortamı, bana giderek daha çok, İkinci
Meşrutiyet döneminin tartışma ortamını andırıyor. Milliyetçiler/ulusalcılar,
İttihat ve Terakki çizgisinin 'Memleket elden gidiyor, o halde asalım keselim'
anlayışına yaklaşmış durumda.
Bu anlayışı, İttihatçı kafasını, dönemin meşhur muhalifi Refik Halid Karay, o
zaman çok güzel özetlemişti: 'Ermeni mi kes kafasını, Rum mu al parasını, Türk
mü sür ölüme' (Zaman, 6 Kasım 1918). Türkiye'de bir kesim, bu kafa yapısına
doğru hızla savrulmakta. Kimse kusura bakmasın, ama bu anlayışın karşısında
zihniyet olarak ciddi bir alternatifin olduğu da söylenemez. Bu kadar vahim bir
savrulmayı, Türkiye ve dünya gerçeklerini görmezden gelen, kulağa hoş gelmek
dışında fazla bir şey söyleyemeyen bir üçüncü dünya demokratlığı ile savuşturmak
mümkün değil. Benim asıl korkum bu.
Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, Türkiye'de artık iyice su yüzüne çıkan temel
kırılma hatları, belli ki, o veya bu şekilde bel verecek. Bu kırılma hatları,
Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana çözülemeyen Kürt meselesi ve laiklik
tartışmaları etrafında oluşuyor.
Dahası bu kırılma hatları, bir yandan küreselleşmenin, diğer yandan
Ortadoğu'daki gelişmelerin sonucu olan ve tehdit olarak algılanan tablo ile bir
şekilde örtüşüyor. Ve de, ne siyasi partilerin seçim söylemleri, ne genel siyasi
tartışma alanı, bu derece vahim hale gelen tablodan çözüm üretecek veya en
azından bu yönde umut vaat edecek bir görüntü sergilemiyor.
Radikal
10/07/2007