Prof. Dr. Yalçın Koç'un dört bölümden oluşan ve Türkiye Günlüğü'nde 2006
boyunca yayımlanan olağanüstü değerli yazısı Anadolu Mayası'nda vurguladığı
üzere, 'Anadolu mayası'nın ne olduğunu, bu mayayı çalanlar bilir. O ne sözdür,
ne dile gelir, ne anlatılabilir ne de yaygın ve egemen 'dil' dolayımından
geçilerek aktarılabilir.
O ancak bir içgörüş (müşahede), bir hal, bir melaldir. Bu maya, bugün
Diyarbakır, Edirne, Balıkesir, Rize nereye giderseniz gidin, caminin yanındaki
çay ocağında iskemlede namaz vaktini bekleyen, tandır ekmeğini elinde büyütmeye
çalışan, ceviz çarpacağı ile ceviz düşüren, Efendimiz'in adı anıldığında
bedeninin bütün zerreleri ürperen, sağ elini sol göğsüne huşu içinde
bastıranların çehresinden yansır. Kürt, Türk, Laz, Gürcü, Çerkes, Arnavut, Arap,
Fars hangi 'etnik' kökten gelirse gelsin, bu maya ile mayalananlar 'kan
kimlik'lerini bi tarafa bırakır, bireysel ve ulusal egolarını bu mayanın içinde
eritir ve 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği' kozmik ilkesine katılarak yüce
insanlık göğünde taçlanırlar. Bu ruhun modern zamanlarda Anadolu'dan çekilmesi
yönünde çaba sarf edenler, emellerine kısmen de olsa ulaşmışlardır. Örneğin
bugün, 'müslüman' 'kimliği'ni yeterli bulmayan hatta 'etnik kimliği'ni ona
önceleyen 'müslüman'lara rastlamak, çokça rastlamak mümkün hale gelmiştir.
Bediüzzaman, 'bir Salih Kürd'ü binler fasık Türk'e, bir Salih Türk'ü binlerce
fasık Kürd'e tercih ederim' sözünde ifadesini bulan bu manevi ilke yaşamımızdan
büyük oranda çekilmiş görünmektedir. Ne var ki Anadolu'yu mayalayanlar öyle
kuvvetli bir biçimde mayalamışlardır ki, ne denli zehirli samyelleri eserse
essin, sonuçta manevi hayatın en değerli desteği olan bu ilke bizi tümüyle terk
etmemektedir.
Anadolu Mayası'nı Kürtlere çalmakla vazifeli bir bilgenin Ahmed-i Hani'nin izini
sürmek üzere, dostlarla, geçen yaz Van'a bir gezi yapmış, Bediüzzaman
Hazretleri'nin yaşadığı yerleri dolaşmış, Erek dağının eteklerine uzanmış,
Zernabad pınarına bakmış, Çoravanis'in gözbebeği Ali Çavuş'un kabrinde
soluklanmış, Horhor Medresesi'nin serin suyundan içmiştik. Van da çoğu Doğu
kenti gibi yoksulluğun pençesinde idi. Lakin bu coğrafyanın insanları
yaşadıkları onca acılara rağmen ne kadar mütevekkil, sabırlı, sağduyulu ve şükür
içindeler. Batılı fesat şebekeleri onları manevi bir merkez olan İstanbul'dan,
Merkez Efendi'den, Eyüp Sultan'dan, Süleymaniye'den koparamıyorlar. Van
gezimizin bir gününü Doğubayazıt'a, Ahmed-i Hani'ye ayırdık. İslam irfanının
onyedinci yüzyıldaki büyük yıldızı Ahmed-i Hani'nin Mem u Zin'ini Türkçeye
çevirme şansını elde etmiş biri olarak Hazret'in kademine girmekten büyük bir
heyecan duydum. Geziye katılan herkeste aynı coşkuyu gözledim. Kimisi noter,
kimisi hukukçu, kimisi İçişleri Bakanlığı mensubu, kimisi üniversite hocası idi
ve bu büyük bilgenin huzuruna girerken bir sarayın eşiğine adım atıyor gibiydi.
Türbe hayli pis, bakımsız görünüyordu, dağın başındaydı, tuvalet ve çeşmeler
yeterli değildi, belli ki belediyenin ve özellikle Bakanlığın yeterince ilgisini
çekmemişti.
Doğu'nun yoksul ve acılı topraklarına ne zaman gitsem, Diyarbakırlı Celal'in
Türkçe söylediği o sızı dolu türküye yakalanırım. Gırtlağıma bir bıçak dalmış
gibi olur, içimi ezen o çaresizlik, gözlerimi nemlendirir, bir an evvel uçağın
uzaklaşmasını, beni yerden, yerdeki o gerçeklerden koparmasını isterim.
'Diyarbakır etrafında bağlar var / fitil işler yüreğimde yare var aman...'
Doğubayazıt, Doğu'nun manevi merkezlerinin başında geliyor. Ahmed-i Hani,
binaltıyüzellibir yılında doğmuş. Babasının adı İlyas. Han kelimesini Hakkari
yakınlarında bulunduğu söylenen Han köyünden, burada yaşayan Hani aşiretinden ya
da mensubu olduğu Haniyan ailesinden aldığı tahmin edilmektedir. Doğu
Anadolu'nun birçok bölgesini dolaşarak Arapça, belagat ve dini ilimleri okudu;
ayrıca astronomi ile ilgilendi. İlahi Aşk'ı konu edinen ölümsüz eseri Mem u Zin
dışında, Nubahar adında bir Arapça-Kürtçe sözlük, İman esaslarını anlattığı İman
Akidesi ve her dizesini Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe kaleme aldığı Çar Kuşe
adlı sufiyane bir eseri daha var. Bediüzzaman Hazretleri'nin dünyasında Ahmed-i
Hani'nin özel bir yeri vardır. Niyazi Mısri Sultan, Molla Cami, Hz. Mevlana,
Fuzuli, Mele Cezeri gibi şairlerin yanı sıra Ahmed-i Hani de, Risale-i Nur
eserlerini adıyla şenlendirir. Üstad'ın seyr-i sülukunun bir bölümü O'nun
türbesindeki haznede gerçekleşmiştir.
Hazret'in burada kırk gün kaldığı rivayet edilir. Kamil velilerin ölümünden
sonra da manevi tasarruflarının devam ettiği söylenir. Ahmed-i Hani, Kürtlerin
de, Türklerin de, Çerkeslerin de, Lazların da, Gürcülerin de, Farsların ve
Arapların da hasılı Müslüman olan bütün milletlerin Doğu'daki manevi
merkezlerindendir. Milliyetçiliğin çürütücü zehrini ancak O'nun gibi bilgelerin
hikmeti temizleyebilir. Mem u Zin'in girişindeki o görkemli tevhitte şöyle der:
"İnsanın kendisi hem karanlıktır, hem ışık;/ İnsan hem yakındır sana, hem uzak.
/ Bunca doyulmaz nimet ve değer, / Ve bütün yiyeceklerle giyecekler / Bunca
aranan ve istenilenler, / Bunca arzu edilen ve sevilenler, / Hayvanlar, madenler
ve bitkiler, / Hepsi bizim için işler haldedir, / Hepsi bizler için yük
altındadır, / Biz gafiller, tenbeller, günahkârlar, / Kötülük isteyen nefsimizle
kayıtlıyız. / Gönlümüzde taşımıyoruz senin fikrini ve de zikrini, / Dilimizle de
ödemiyoruz senin hamdini ve de şükrünü. / Hani, gönülden anmıyorsa eğer seni, /
Allah'ım ona şükredici bir dil ver!"
Öğrencilik yıllarımda Bitpazarında dolaşırken bir tezgahta Musa Anter'in Mem u
Zin'i okuduğu kaseti görüp almıştım. Bu satırları yazmadan önce kitaplığıma inip
kaseti bir süre dinledim. Anter'in şivesini tanıyorum. Babam, onun babası,
amcaları, üçüncü kuşak dedeleri Mele Ali, Mem u Zin nüshasını kitaplığından
aşırdığım kayınpederim Mele Muhammed Said, aynı şiveyle konuşurlar. Bu hüzünlü
hikayeye en son Mem u Zin'e ilişkin yaptığım bir belgesel filmin çekimlerinde
tanık olmuştum. Medresede Mem u Zin şerhi okumuş Tatvanlı bir molladan, Mele
Ahmed'den kaydetmiştik hikayeyi. Bediüzzaman Doğu'da, Van'da tasavvur ettiği o
büyük Medresede (Daru'l-Fünun) Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe okutulması
gerektiğini söylemişti. Bu toprakların ruhunu Hz. Ali'de, İbn Arabi'de, Yusuf
Hemedani'de, Ahmed Yesevi'de, Niyazi Mısri'de, Hz. Mevlana'da, Ahmed-i Hani'de,
Mele Cezeri'de, Bediüzzaman'da aramak gerekir. Modern zamanlarda üzerimize esen
samyellerinin zehirleyici etkilerinden ancak böyle kurtulabilir, uğradığımız
belaları ancak o hikmetli dünyanın merhamet yağmurlarıyla savuşturabiliriz.
Sözlerimi Ahmed-i Hani Hazretleri'nin niyazıyla noktalamak isterim: "Yareb bi
heqqê Mustefa kî/Xanî bi xwe ra tu aşina kî" "Ey Rabbim Mustafa'nın (asm) hakkı
için/ Hani'yi sana aşina kıl, yakınlaştır."
Zaman
08/07/2007