Anadolu mayası ve Ahmed-i Hani
Tarih: 08.07.2007 Saat: 07:55
Konu: Tarih Üzerine


Prof. Dr. Yalçın Koç'un dört bölümden oluşan ve Türkiye Günlüğü'nde 2006 boyunca yayımlanan olağanüstü değerli yazısı Anadolu Mayası'nda vurguladığı üzere, 'Anadolu mayası'nın ne olduğunu, bu mayayı çalanlar bilir. O ne sözdür, ne dile gelir, ne anlatılabilir ne de yaygın ve egemen 'dil' dolayımından geçilerek aktarılabilir.



O ancak bir içgörüş (müşahede), bir hal, bir melaldir. Bu maya, bugün Diyarbakır, Edirne, Balıkesir, Rize nereye giderseniz gidin, caminin yanındaki çay ocağında iskemlede namaz vaktini bekleyen, tandır ekmeğini elinde büyütmeye çalışan, ceviz çarpacağı ile ceviz düşüren, Efendimiz'in adı anıldığında bedeninin bütün zerreleri ürperen, sağ elini sol göğsüne huşu içinde bastıranların çehresinden yansır. Kürt, Türk, Laz, Gürcü, Çerkes, Arnavut, Arap, Fars hangi 'etnik' kökten gelirse gelsin, bu maya ile mayalananlar 'kan kimlik'lerini bi tarafa bırakır, bireysel ve ulusal egolarını bu mayanın içinde eritir ve 'cümle varlığın birliği ve kardeşliği' kozmik ilkesine katılarak yüce insanlık göğünde taçlanırlar. Bu ruhun modern zamanlarda Anadolu'dan çekilmesi yönünde çaba sarf edenler, emellerine kısmen de olsa ulaşmışlardır. Örneğin bugün, 'müslüman' 'kimliği'ni yeterli bulmayan hatta 'etnik kimliği'ni ona önceleyen 'müslüman'lara rastlamak, çokça rastlamak mümkün hale gelmiştir. Bediüzzaman, 'bir Salih Kürd'ü binler fasık Türk'e, bir Salih Türk'ü binlerce fasık Kürd'e tercih ederim' sözünde ifadesini bulan bu manevi ilke yaşamımızdan büyük oranda çekilmiş görünmektedir. Ne var ki Anadolu'yu mayalayanlar öyle kuvvetli bir biçimde mayalamışlardır ki, ne denli zehirli samyelleri eserse essin, sonuçta manevi hayatın en değerli desteği olan bu ilke bizi tümüyle terk etmemektedir.

Anadolu Mayası'nı Kürtlere çalmakla vazifeli bir bilgenin Ahmed-i Hani'nin izini sürmek üzere, dostlarla, geçen yaz Van'a bir gezi yapmış, Bediüzzaman Hazretleri'nin yaşadığı yerleri dolaşmış, Erek dağının eteklerine uzanmış, Zernabad pınarına bakmış, Çoravanis'in gözbebeği Ali Çavuş'un kabrinde soluklanmış, Horhor Medresesi'nin serin suyundan içmiştik. Van da çoğu Doğu kenti gibi yoksulluğun pençesinde idi. Lakin bu coğrafyanın insanları yaşadıkları onca acılara rağmen ne kadar mütevekkil, sabırlı, sağduyulu ve şükür içindeler. Batılı fesat şebekeleri onları manevi bir merkez olan İstanbul'dan, Merkez Efendi'den, Eyüp Sultan'dan, Süleymaniye'den koparamıyorlar. Van gezimizin bir gününü Doğubayazıt'a, Ahmed-i Hani'ye ayırdık. İslam irfanının onyedinci yüzyıldaki büyük yıldızı Ahmed-i Hani'nin Mem u Zin'ini Türkçeye çevirme şansını elde etmiş biri olarak Hazret'in kademine girmekten büyük bir heyecan duydum. Geziye katılan herkeste aynı coşkuyu gözledim. Kimisi noter, kimisi hukukçu, kimisi İçişleri Bakanlığı mensubu, kimisi üniversite hocası idi ve bu büyük bilgenin huzuruna girerken bir sarayın eşiğine adım atıyor gibiydi. Türbe hayli pis, bakımsız görünüyordu, dağın başındaydı, tuvalet ve çeşmeler yeterli değildi, belli ki belediyenin ve özellikle Bakanlığın yeterince ilgisini çekmemişti.

Doğu'nun yoksul ve acılı topraklarına ne zaman gitsem, Diyarbakırlı Celal'in Türkçe söylediği o sızı dolu türküye yakalanırım. Gırtlağıma bir bıçak dalmış gibi olur, içimi ezen o çaresizlik, gözlerimi nemlendirir, bir an evvel uçağın uzaklaşmasını, beni yerden, yerdeki o gerçeklerden koparmasını isterim. 'Diyarbakır etrafında bağlar var / fitil işler yüreğimde yare var aman...'

Doğubayazıt, Doğu'nun manevi merkezlerinin başında geliyor. Ahmed-i Hani, binaltıyüzellibir yılında doğmuş. Babasının adı İlyas. Han kelimesini Hakkari yakınlarında bulunduğu söylenen Han köyünden, burada yaşayan Hani aşiretinden ya da mensubu olduğu Haniyan ailesinden aldığı tahmin edilmektedir. Doğu Anadolu'nun birçok bölgesini dolaşarak Arapça, belagat ve dini ilimleri okudu; ayrıca astronomi ile ilgilendi. İlahi Aşk'ı konu edinen ölümsüz eseri Mem u Zin dışında, Nubahar adında bir Arapça-Kürtçe sözlük, İman esaslarını anlattığı İman Akidesi ve her dizesini Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe kaleme aldığı Çar Kuşe adlı sufiyane bir eseri daha var. Bediüzzaman Hazretleri'nin dünyasında Ahmed-i Hani'nin özel bir yeri vardır. Niyazi Mısri Sultan, Molla Cami, Hz. Mevlana, Fuzuli, Mele Cezeri gibi şairlerin yanı sıra Ahmed-i Hani de, Risale-i Nur eserlerini adıyla şenlendirir. Üstad'ın seyr-i sülukunun bir bölümü O'nun türbesindeki haznede gerçekleşmiştir.

Hazret'in burada kırk gün kaldığı rivayet edilir. Kamil velilerin ölümünden sonra da manevi tasarruflarının devam ettiği söylenir. Ahmed-i Hani, Kürtlerin de, Türklerin de, Çerkeslerin de, Lazların da, Gürcülerin de, Farsların ve Arapların da hasılı Müslüman olan bütün milletlerin Doğu'daki manevi merkezlerindendir. Milliyetçiliğin çürütücü zehrini ancak O'nun gibi bilgelerin hikmeti temizleyebilir. Mem u Zin'in girişindeki o görkemli tevhitte şöyle der: "İnsanın kendisi hem karanlıktır, hem ışık;/ İnsan hem yakındır sana, hem uzak. / Bunca doyulmaz nimet ve değer, / Ve bütün yiyeceklerle giyecekler / Bunca aranan ve istenilenler, / Bunca arzu edilen ve sevilenler, / Hayvanlar, madenler ve bitkiler, / Hepsi bizim için işler haldedir, / Hepsi bizler için yük altındadır, / Biz gafiller, tenbeller, günahkârlar, / Kötülük isteyen nefsimizle kayıtlıyız. / Gönlümüzde taşımıyoruz senin fikrini ve de zikrini, / Dilimizle de ödemiyoruz senin hamdini ve de şükrünü. / Hani, gönülden anmıyorsa eğer seni, / Allah'ım ona şükredici bir dil ver!"

Öğrencilik yıllarımda Bitpazarında dolaşırken bir tezgahta Musa Anter'in Mem u Zin'i okuduğu kaseti görüp almıştım. Bu satırları yazmadan önce kitaplığıma inip kaseti bir süre dinledim. Anter'in şivesini tanıyorum. Babam, onun babası, amcaları, üçüncü kuşak dedeleri Mele Ali, Mem u Zin nüshasını kitaplığından aşırdığım kayınpederim Mele Muhammed Said, aynı şiveyle konuşurlar. Bu hüzünlü hikayeye en son Mem u Zin'e ilişkin yaptığım bir belgesel filmin çekimlerinde tanık olmuştum. Medresede Mem u Zin şerhi okumuş Tatvanlı bir molladan, Mele Ahmed'den kaydetmiştik hikayeyi. Bediüzzaman Doğu'da, Van'da tasavvur ettiği o büyük Medresede (Daru'l-Fünun) Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe okutulması gerektiğini söylemişti. Bu toprakların ruhunu Hz. Ali'de, İbn Arabi'de, Yusuf Hemedani'de, Ahmed Yesevi'de, Niyazi Mısri'de, Hz. Mevlana'da, Ahmed-i Hani'de, Mele Cezeri'de, Bediüzzaman'da aramak gerekir. Modern zamanlarda üzerimize esen samyellerinin zehirleyici etkilerinden ancak böyle kurtulabilir, uğradığımız belaları ancak o hikmetli dünyanın merhamet yağmurlarıyla savuşturabiliriz. Sözlerimi Ahmed-i Hani Hazretleri'nin niyazıyla noktalamak isterim: "Yareb bi heqqê Mustefa kî/Xanî bi xwe ra tu aşina kî" "Ey Rabbim Mustafa'nın (asm) hakkı için/ Hani'yi sana aşina kıl, yakınlaştır."



Zaman
08/07/2007







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=3751