AKLINIZDA BULUNSUN:
SESLİ KİTAP PROJESİNE DESTEK VERMEK İSTEMEZ MİSİNİZ?
Sesli kitap konusunda, karakutu.com sitesinin yöneticisi Mustafa Yüce’den mektup
aldım. Sayın Yüce mektubunda, site üzerinden sesli kitap hizmeti vermenin ve
yaygınlaştırmanın bürokratik zorluklarından haklı olarak yakındıktan sonra sesli
kitap projesine destek olacak sponsorların katkılarını beklediklerini ifade
ediyor.
İlgilenen kişi ve kuruluşlar mustafa@karakutu.com adresi üzerinde Mustafa Yüce
ile görüşüp daha etraflı bilgi edinebilirler.
Çorbada tuzum bulunsun dileğiyle ben de, yayınlanmış kitaplarımdan herhangi
birinin “sesli kitap” yayın hakkını Karakutu’ya devretmeye hazırım. Söz.
* * *
Nijat Ayvaz; Tekirdağ, Kumbağ-Altınova yöresinde ağaçlık bir alanda bu lâleye
tesadüf ederek fotoğrafını çekmiş ve kendi sitesinde yayınlamış. Daha sonra bir
arkadaşı, Türkolog Halil Açıkgöz’e lâleden bahsedince Nijat beyle buluşmuşlar.
Halil Bey çok heyecanlanmış ve ağlayarak, “Sen 150 senedir kaybolan Osmanlı
lâlesi’ni bulmuşsun” diyerek tebrik etmiş. O âna kadar bulduğu şeyin kıymetini
pek farketmeyen Nijat Bey, bu sene o lâleden dört soğan yetiştirmiş. Osmanlı
kaynaklarındaki has ismiyle ‘lâle-i rûmi’nin fotoğraflarını 13-19 Haziran’da
yapılacak Tekirdağ Kiraz Festivali’nde sergilemeyi vaad ediyor Nijat Bey.
* * *
Bir çocuğa “lâle resmi yap” deseniz, müzik ve fotoğraf sanatçısı Nijat Ayvaz’ın
deyişiyle, park ve bahçelerde görmeye alıştığımız, daha doğrusu başka türünü
bilmediğimiz ‘kaba Hollanda lâle’sini resmedecektir. Halbuki, asırlar ötesinden
bize gülümseyen çinilerde bu tür lâleden eser yoktur, onlar hep Osmanlı lâlesini
resmetmişlerdi. ‘Kaba Hollanda lâlesi’nden daha uzun, daha ince çizgilere sahip;
tam tepesinde dışa doğru küçücük bir kıvrımla nihayetlenen bir lâle cinsidir ki,
tabiatta benzerini görmediğimiz için ben onu hep, sanatkâr eliyle üslûba
çekilerek aslından uzaklaştırılmış bir bezeme unsuru zannederdim.
Meğer öyle değilmiş; “Osmanlı lâlesi” diye tabiatta hâlâ varlığını sürdüren,
minyatür ve çinilerdekinin tıpkısı bir lâle varmış.
Bu sevindirici habere, 20 Mayıs 2007 tarihli Hürriyet’te Yalçın Bayer’in
köşesinde tesadüf ettim (duyarlığı için kendisini tebrik ediyorum). Yukarda adı
geçen Nijat Ayvaz; Tekirdağ, Kumbağ-Altınova yöresinde ağaçlık bir alanda bu
lâleye tesadüf ederek fotoğrafını çekmiş ve kendi sitesinde yayınlamış. Daha
sonra bir arkadaşı, Türkolog Halil Açıkgöz’e lâleden bahsedince Nijat beyle
buluşmuşlar. Halil Bey çok heyecanlanmış ve ağlayarak, “Sen 150 senedir kaybolan
Osmanlı lâlesi’ni bulmuşsun” diyerek tebrik etmiş. O âna kadar bulduğu şeyin
kıymetini pek farketmeyen Nijat Bey, bu sene o lâleden dört soğan yetiştirmiş.
Osmanlı kaynaklarındaki has ismiyle ‘lâle-i rûmi’nin fotoğraflarını 13-19
Haziran’da yapılacak Tekirdağ Kiraz Festivali’nde sergilemeyi vaad ediyor Nijat
Bey. KÜLTÜR ARKEOLOJİSİ
İşte bu son derece sevinmemiz gereken bir arkeolojik keşiftir. Bir bitki cinsi
için “arkeolojik keşif” tabiri tuhaf karşılanacaktır fakat lâlenin
kültürümüzdeki derin tesirlerinin neredeyse tamamen kaybolduğunu hatırlayınca
heyecanlanmamak kabil olmuyor.
Bir çiçekle bahar gelmez, mâlum: Bizim çocuklarımız, -hatta itiraf edelim,
bizler de- sümbülün adını türkülerden bilirler; çoğumuz çiçeğin kendisini görse
tanımaz. İstanbul Belediyesi birkaç seneden beri park ve bahçelerinde “lâle ile
sümbül” yetiştiriyor ki kim akletti ise elleri yeşersin. Vaktiyle zihnimizi ve
gönlümüzü güzelleştirip zenginleştiren yüzlerce, binlerce kültür unsuruyla
yeniden yüzyüze gelmeyi, artık sadece küçük bahtiyar tesâdüflere borçlu hâle
geldik. Bu yüzden Osmanlı lâlesi’nin minyatür ve çinilerdeki iki boyutlu soyut
halinden kurtularak yeniden elle tutulur bir güzellik nesnesi olarak hayatımıza
katılması çok önemlidir ve keşfin sahibine ödül verilmesi gerekir.
Yıllardır kelimelerin de unuttuğumuz çiçekler, hiç okumadığımız kitaplar,
varlığını bile bilmediğimiz serin ve kuytu bahçeler gibi yeniden yaşanması
gereken güzellik zümresinden olduğunu hissettirmeye çalışıyoruz;
karınca-kararınca bir gayret bu. Kime ne derece faydası dokunduğu da ayrıca pek
su götürür bir meseledir ama bazı nobranlar çıkıp da “Türkçesini yaz kardeşim,
anlamıyoruz” diye kendince pek halkı bir perdeden yakınınca eliniz ayağınız buz
keser.
FARKETMEK ZENGİNLEŞMEKTİR
Meselâ, “fasîle” kelimesini bilmediği için yazarına sitem eden kardeşim, ezkazâ
bir ağaç kuytuluğunda Osmanlı lâlesi görse ayırdedebilecek miydi acaba?
Zenginlik ayırd etmek, farketmektir. Dedelerinizden biri “Risâle-i Lâle” adlı
eserinde 558 lâle cinsinin adını sıralamıştı; bugünün standart fakülte mezunu,
tabiatta arpa ile buğday bitkisini birbirinden tefrikde çâresizdir. Tabiattan
kopuşumuz çok dramatik ve kesin bir gerçektir; hayatı sürdürmek için tabiatla
iyi ilişkiler kurmak ve geliştirmek zorundayız. Sadece karnımızı doyurmak için
değil, “eşya” yani “şeyler” hakkındaki bilgimizi geliştirmek için tek, ebedî ve
ezelî bilgi ve malzeme kaynağımız tabiattır. Tabiat üzerine bilgilerimizin
derinleşmesini ölçebilecek en iyi kıstas, yine tabiatla ilgili terim ve
kavramlara bizzat verdiğimiz isimler listesinde görünür. Biz artık tabiatı,
Batılıların katalogladığı isim listelerinden öğrenir duruma gelmiş bulunuyoruz.
Evrensel bilgi birikiminden elbette yararlanacağız fakat bu kolaylığa teslim
olmak, ‘isim koymak hakkı’mızdan vazgeçtiğimiz anlamına da geliyor; eşyaya
verdiğimiz isimler, bizim tabiatla kurduğumuz ilişkilerin mâhiyetini ve
kalitesini gösteren bir mihenktir.
“LİLA” DEĞİL EFENDİM, AÇIK EFLÂTUN
Türkçenin hâlâ bir “renk isimleri ansiklopedik sözlüğü” yoktur. Birkaç yakın
tanıdığıma hemen bir renk isimleri sözlüğü hazırlaması için cesaret verip
yardımcı olacağımı vaad ettimse de aldırış eden olmadı. Bilgisayar dünyasının
dijital imkânları sayesinde bugün “milyonlarca renk” bir fantezi olmaktan çıktı,
elle tutulur, nitelenebilir bir vasıf kazandı ve bilgisayar ortamında renkleri
muhtelif kodlarla numaralandırıyoruz. Renkleri kodlamak, bilgisayar ortamında
doğabilecek problemleri çözüyor ama gündelik hayatta, sanayide, sanatta, hâsılı
renklerin bir isimle adlandırılması gereken her yerde renk isimlerine
ihtiyacımız var. Bayrak kırmızısının adı “macenta” oldu; açık eflâtun “lila”;
sarıya çalan açık kiremite “somon” diyoruz. Badana ve boya kataloglarındaki renk
isimlerinin çoğu artık bize ait değildir. Ressamlar, sanatçılar artık ‘Alizarin
kırmızısı’ndan, ‘Prusya mavisi’nden, ‘Hint sarısı’ndan, Kadmiyum yeşili’nden,
Titanyum beyazı’ndan bahsediyorlar. Şüphesiz doğru rengi kasdetmek için evrensel
kodlamaları tercih etmek pratik bir tutum ama bu pratiklere itaat ettikçe,
çevremizdeki dünya, bizlerin içinde emâneten yaşadığı bir iklim haline geliyor;
bize dair özellikleri siliniyor ve kendimizi yabancılaşmış hissediyoruz.
Gelecek kuşak tirşe, ebrûli, yavruağzı, ördekbaşı yeşili, patlıcânî mor,
eflâtun, leylâk, çivit gibi kelimelerin karşılığını bilmeyecekler.
Ve çok şey kaybettiklerini bile bilemeyecekler aslında.
BİR LÂLE İLE TÜRK RÖNESANSI OLMAZ!
“Osmanlı lâlesi” örneğini küçümsememeliyiz; vaktiyle sahip olduğumuz değer ve
kavramlara yeniden erişmek için büyük enerji ve zaman kaybediyoruz; hatta çoğu
kere bu gibi değerlerin farkında olmadığımızı görmek bile insanın canını
acıtıyor. Meselâ Osmanlı mimarlığı ile neredeyse bütün bağları kestiğimiz için,
bırakınız farklı bir millî mimarlık akımı başlatabilmeyi, mimarlığı bile
alfabesinden başlayarak yeniden öğrenmek durumdayız. Lisan’da yaptığımız
“devrim” ile farkedilebilir ve algılanabilir dünyamızı kendi elimizle daralttık;
tarihle kurmamız gereken sağlıklı ilişkiler o kadar yetersiz ki, bugün yaşayan
nesillere “dedelerinin torunu” diyebilmekte zorlanıyoruz.
Geride daha “Osmanlı lâlesi” gibi tesâdüfen keşfedilmeyi bekleyen o kadar fazla
kültür unsuru var ki...
AKLINIZDA BULUNSUN:
SESLİ KİTAP PROJESİNE DESTEK VERMEK İSTEMEZ MİSİNİZ?
Sesli kitap konusunda, karakutu.com sitesinin yöneticisi Mustafa Yüce’den mektup
aldım. Sayın Yüce mektubunda, site üzerinden sesli kitap hizmeti vermenin ve
yaygınlaştırmanın bürokratik zorluklarından haklı olarak yakındıktan sonra sesli
kitap projesine destek olacak sponsorların katkılarını beklediklerini ifade
ediyor.
İlgilenen kişi ve kuruluşlar mustafa@karakutu.com adresi üzerinde Mustafa Yüce
ile görüşüp daha etraflı bilgi edinebilirler.
Çorbada tuzum bulunsun dileğiyle ben de, yayınlanmış kitaplarımdan herhangi
birinin “sesli kitap” yayın hakkını Karakutu’ya devretmeye hazırım. Söz.
Aksiyon
Sayı: 651