Roland Barthes: Seni Seviyorum
Tarih: 31.05.2007 Saat: 22:10
Konu: Derleme


2. Seni seviyorum'un belli bir kullanımı yoktur. Bu sözcük, tıpkı bir çocuğunki gibi, hiçbir toplumsal zorunluğa bağlanmaz; yüce, görkemli, hafif bir sözcük olabilir, kösnül, müstehcen olabilir.
Toplumsal açıdan serseri bir sözcüktür.


* * *

SENİ SEVİYORUM: Beti aşk bildirimine, açılmaya göndermez, aşk çığlığının durmadan yinelenmesine gönderir.

1. İlk açılma geçtikten sonra, "seni seviyorum"un hiçbir anlamı yoktur artık;
yalnızca gizemli bir biçimde, öylesine boş görünür, ilk bildiriyi (o da bu sözcüklerle gerçekleştirilmemiştir belki) yinelemekle kalır. Her türlü belirginliğin dışında yinelerim onu; dilin dışına çıkar, öyle sürüklenir, nereye?

Anlatımı gülmeden parçalarına ayıramam. Daha neler! Bir yanda "ben" olacağım, bir yanda "sen", ortada da "mantıklı" (sözlüksel olduğuna göre) bir sevgi bağı. Böyle bir ayrıştırmanın, dilbilim kuramına uygun olmakla birlikte, tek bir devinimle dışarı "atılanı" ne denli bozup değiştirdiğini kim sezmez? "Sevmek" mastar durumunda yoktur (üstdilsel yapıntıyla vardır yalnız): özne ve nesne onun söylendiği anda sözcüğe dökülür, "seni-seviyorum" da örneğin Macarca'da olduğu gibi tek bir sözcükle işitilmelidir (burada da okunmalıdır): "szeretlek"; sanki Fransızca güzelim çözümsel erdemini yadsıyarak, bitişimli bir dil olmuş gibi (burada söz konusu olan da bitişimlilik ya).

Bu kitleyi en ufak sözdizimsel bozulma çökertiverir; bir bakıma sözdizim dışıdır ve hiçbir yapısal dönüşüme gelmez; düzenlenimleri aynı anlamı verse bile, hiçbir
bakımdan yerine konulanlarla eşdeğerde değildir; belki de hiçbir zaman "onu seviyorum"a geçemeden günler boyu "seni-seviyorum" diyebilirim: ötekini bir
sözdizimden, bir söylevden, bir dilden geçirmemek için direnirim (seni-seviyorum'un biricik yükselme biçimi onu sert söylemek, ona bir önadın açılımını vermektir: "Ariane, seni seviyorum," der Dionysios (Nietzsche)).


2. Seni seviyorum'un belli bir kullanımı yoktur. Bu sözcük, tıpkı bir çocuğunki gibi, hiçbir toplumsal zorunluğa bağlanmaz; yüce, görkemli, hafif bir sözcük olabilir, kösnül, müstehcen olabilir. Toplumsal açıdan serseri bir sözcüktür.

Seni seviyorum'da ince ayrımlar yoktur. Açıklamaları, düzenlemeleri, aşamaları, kuşkuları siler. Bir anlamda -dilin şaşkınlık veren çelişkisi-, seni seviyorum demek, söz tiyatrosu diye bir şey yokmuş gibi davranmaktır, ve bu sözcük her zaman "gerçek"tir (söylenmesinden başka göndergesi yoktur: bir "gerçekleştirici" sözcüktür).

Seni seviyorum'un başka bir yeri yoktur. "Dyade"ın (annece, aşıkça) sözcüğüdür: bu sözde hiçbir uzaklık, hiçbir biçimsizlik göstergeyi bölmez; hiçbir şeyin eğretilemesi değildir.

Seni seviyorum bir tümce değildir: bir anlam iletmez, bir uç duruma yapışır: "öznenin ötekiyle kurgusal bir bağıntısına asılı olduğu duruma" (Lacan). Bir sözcük-tümcedir.

(Milyarlarca kez söylenmekle birlikte, seni seviyorum sözlük-dışıdır: tanımı başlığını aşamayan bir betidir.)


3. Sözcük (tümce-sözcük) ancak kendisini söylediğim anda anlam taşır: dolaysız söylenişinden başka hiçbir bilgi iletmez: hiçbir anlam dağarcığı yoktur. Her şey söylenişindedir: bir "formül"dür, ama bu "formül" hiçbir töremin karşılığı değildir: seni seviyorum dediğim durumlar sınıflandırılamaz: seni seviyorum bastırılamaz, kestirilemez. Öyleyse bu tuhaf varlık, bu itkiye bağlanamayacak ölçüde tümcemsi, tümceye bağlanamayacak ölçüde tümcemsi, tümceye bağlanamayacak ölçüde çığlıksı dil yapaylığı hangi dilbilimsel düzene girer? Ne tümüyle bir sözcedir (burada hiçbir bildiri donmamış, depolanmamış, mumyalanmamış, açımlamaya hazırlanmamıştır), ne de tümüyle sözcelem (özne konuşmacıların konumu nedeniyle çekingenliğe düşmez). Buna bir "haykırma" denilebilir. Haykırmanın bilimde yeri yoktur: seni seviyorum ne dilbilime girer, ne göstergebilime. Durumu (bundan yola çıkarak onu konuşabilirdik) daha çok Müziğin durumu olabilir. Şarkıda olduğu gibi, seni seviyorum'un haykırılmasında, arzu ne (sözcede olduğu gibi) bastırılmış, ne de (sözcelemde olduğu gibi, beklemediğimiz yerde) benimsenmiştir, yalnızca: doyumuna
varılmıştır. Doyum söylenmez; ama konuşur ve seni seviyorum der.


4. Seni seviyorum'a verilen değişik kibar yanıtlar olabilir: "ben sevmiyorum", "inanmıyorum", "ne diye söylemeli?", vb. Ama gerçek yadsıma, "yanıt yok"tur: yalnızca isteyici olarak değil, konuşan özne olarak (konuşan özne olarak, hiç değilse kalıplara egemen olabilirim) da yadsınırsam, daha kesin biçimde hiçlenmiş olurum; yoksanan isteğim değil, varlığımın son kıvrımı olan dilimdir; istemeye gelince, bekleyebilirim, yineleyebilirim, yeniden sunabilirim; ama, sorma gücünden yoksun kalınca, ölü gibiyimdir, bir daha dirilmemesiye. Anne, Proust'un küçük anlatıcısına, Françoise aracılığıyla, "Yanıt yok" der, küçük anlatıcı o zaman kendini sevgilisinin kapıcısının geri çevirdiği "metres"le özdeşleştirir: Anne yasak değildir, yitirilmiştir ve ben çıldırırım.


5. Seni seviyorum. - Ben de.
"Ben de" kusursuz bir yanıt değildir, öyle ya, kusursuz olan ancak biçimsel olabilir, burada da biçim zayıftır, haykırışı sözcüğü sözcüğüne yinelemez - sözcüğü sözcüğünelik de haykırışa özgüdür. Bununla birlikte, düşselleştirilmiş biçimiyle, bu yanıt bütün bir sevinç söylemini başlatmaya yeter: yön değiştirmeyle fışkırdığı için sevinç daha güçlüdür: Saint-Preux, gururlu birkaç yadsımadan sonra, birdenbire, Julie'nin kendisini sevdiğini anlar. Uslamlamayla, ağır hazırlıklarla değil, şaşırtıyla, uyanışla (satori), yön değişimiyle gelen, çılgın gerçektir bu. Proust'taki çocuk -annesinin gelip odasında yatmasını isterken - "ben de"yi elde etmek ister: "delice", bir deli gibi ister bunu; o da bir tersine dönüşle, Baba'nın bir anlık kararıyla elde eder bunu: Baba Ana'yı kendisine verir (Françoise'ya söyle de büyük yatağı hazırlasın sana, bu gece onun yanında yat").


6. "Görgül olarak" olanaksız olanı düşselleştiririm: ikimizin haykırışı "aynı zamanda" gerçekleşsin: sanki ona bağlıymış gibi biri ötekini izlemesin. Haykırış bölünemez: yalnızca iki gücün içinde birleştiği (ayrılmış, ileriye ya da geriye alınmış olsalar, sıradan bir uyumu aşmazlardı) "tek bir şimşek" uyar ona. Öyle ya, "tek şimşek" şu işitilmedik şeyi: her türlü hesabın hiçlenmesini gerçekleştirir. Değişim, verme, çalma (ekonominin bilinen tek biçimleri) her biri kendine göre ayrışık nesneler ve ayrı bir zaman gerektirir: başka bir şey karşılığında arzum -ve her zaman bir anlaşma hazırlığı süresi gerekir buna. Aynı zamanda haykırma, örnekçesi toplumsal olarak bilinmedik, düşünülmez olan bir devinim getirir: ne değişim, ne verme, ne çalma, çapraz ateş biçiminde fışkıran haykırmamız, hiçbir yere düşmeyen ve paylaşılmışlığı bile her türlü sakınım düşüncesini yok eden bir harcamayı belirtir: birbirimiz aracılığıyla salt özdekçiliğe gireriz.


7. "Ben de" bir değişinimi başlatır: eski kurallar düşer, her şey olanaklıdır
-hatta, o zaman, şu: seni ele geçirmekten vazgeçmeliyim. Kısacası, bir devrim - belki siyasal devrimden çok da uzak değil: çünkü, her iki durumda da, düşünü kurduğum salt Yeni'dir: reformculuk (aşkta) beni hiç çekmiyor. Sonra, çelişkinin son noktası, bu arı mı arı Yeni, kalıpların en çiğnenmiş ucundadır (daha dün akşam, Sagan'ın bir oyununda söyleniyordu: her iki akşamda bir, TV'de, söylenir: "seni seviyorum").


8. - Peki, ya "seni seviyorum"u yorumlamasaydım? Ya haykırmayı belirtinin
berisinde tutsaydım? - Tüm sorumluluk üzerimizde olmak üzere: aşığın acısının, bu acıdan kurtulma zorunluluğunun katlanılmaz olduğunu yüz kez yinelemediniz mi? "İyileşmek" istiyorsanız, belirtilere inanmanız gerekir, seni-seviyorum'a inanmak da bunlardan biridir; iyi yorumlamak, yani, sonuçta, "değerden düşürmek" gerekir. - Sonunda acı konusunda ne düşünmeliyiz? Onu nasıl düşünmeliyiz? Nasıl değerlendirmeliyiz? Acı ille de kötünün yanında mıdır? Aşk acısı yalnızca tepkisel, küçümseyici bir tutuma bağlanmaz mı (yasağa uymak gerekir) (Nietzsche)? Değerlendirmeyi tersine çevirerek trajik bir aşka cısı, trajik bir "seni seviyorum" kesinlemesi tasarlanabilir mi? Ve aşk (aşık) Etken burcuna bağlanırsa (yeniden bağlanırsa)?


9. Buradan, yeni bir "seni seviyorum" görüşü. Bir belirti değil, bir eylemdir. Sen yanıt veresin diye söylerim, ve yanıtın kuruntulu biçimi (mektupp) bir
"formül" gibi gerçek bir değer kazanacaktır. Öyleyse ötekinin olumlu da olsa ("ben de") bana basit bir gösterilenle yanıt vermesi yeterli değildir; seslenilen öznenin kendisine uzattığım "seni seviyorum"u dile getirmesi, haykırması gerekir: "Seni seviyorum", der Pelléas. -Ben de seni seviyorum, der Mélisande.

Pelléas'ın zorlayıcı dileği (Mélisande'ın yanıtının TAM istediği yanıt olduğu varsayılırsa; ama hemen sonra öldüğüne göre, böyle olması olanaklıdır), aşık özne için yalnızca kendisi de sevilmek, bunu bilmek, bundan kuşkusu kalmamak, vb. (gösterilen düzlemini aşmayan bütün işlemler) zorunluluğundan değil; kendisininki kadar olumlu, tam, açık bir biçim içinde "kendine söylendiğini
işitmek" zorunluluğundan yola çıkar; istediğim, tam yerinde, tümüyle, sözcüğü sözcüğüne, kaçışsız olarak aşk sözcüğünün formülünü, anaörneğini almaktır: hiç mi hiç sözdizimsel kaçamak, hiç mi hiç çeşitleme olmamasıdır: iki sözcük tüm olarak, göstereni gösterenine denk biçimde birbirine karşılık vermelidir ("ben de" sözcük-tümcenin tam karşıtı olabilir); önemli olan, sözcüğün cisimsel, bedensel, dudaksal haykırmasıdır: aç dudaklarını da çıkar şunu (müstehcen ol).

Benim istediğim, çılgıncasına, "sözcüğü elde etmek"tir. Büyülü, söylensel mi? Hayvan -çirkinliği içinde büyülenmiştir- Güzel'i sever; Güzel -söylemeye bile
gerek yok- Hayvan'ı sevmez, ama, sonunda, yenilince (neyle olduğu önemli değil: Hayvan'la "konuşmaları" sonunda diyelim), ona büyülü sözü söyler: "Sizi seviyorum, Hayvan"; ve, hemen o anda, bir harp vuruşunun görkemli patlayışının içinden, yeni bir özne belirir. Bu öykü çok mu eski (Ravel - The Beauty and the Beast, Ma Mère l'Oye)? İşte bir başkası: bir adam karısının kendisini bırakmış olmasından acı çeker; geri dönmesini ister, kendisine -tam da- seni seviyorum demesini ister, o da sözcüğün ardından koşar; sonunda, kadın ona bu sözü söyler: adam bunun üzerine bayılır: bu bir 1975 yılı filminin öyküsüdür. Sonra, gene, söylen: Uçan Hollandalı sözcüğün ardında, başıboş dolaşır; bunu (sadıklık yeminiyle) elde ederse, başıboş dolaşması sona erecektir (söylen için önemli olan, sadıklığın egemenliği değil, haykırılması, şarkısıdır).

10. Görülmedik karşılaşma (Alman dili içinde): iki kesinleme için tek bir sözcük (Bejahung): biri (ruhçözümleyimin bulduğu), değer düşümüne adanmıştır (bilinçdışına ulaşabilmesi için çocuğun ilk kesinlemesi yoksanmalıdır); öteki (Nietzsche'nin getirdiği), güç istemi biçimi (ruhbilimsel hiçbir yanı yoktur, hele toplumsal yanı hiç yoktur), farklılık üretimidir; bu kesinlemenin "evet"i
günahsızlaşıverir (tepkiseli içine alır): bu da "amin"dir. "Seni seviyorum" etkendir. Güç olarak kesinlenir - başka güçlere karşı. Hangilerine? Dünyanın hepsi de değerden düşürücü olan binlerce gücüne (bilim,"inanç, gerçek, us, vb.). Yada: dile karşı. Amin'in dilin sınırında bulunduğu, dil dizgesiyle ortaklığı olmadığı, onu "tepkisel kılıf"ından sıyırdığı gibi, aşk haykırması (seni seviyorum) da sözdiziminin sınırında durur, yineleyime kucak açar (seni seviyorum demek seni seviyorum demektir), Tümce'nin köleliğinden uzak durur (yalnızca bir sözcük tümcedir). Haykırı olarak, seni seviyorum bir gösterge değildir, göstergelere karşı işler.

Seni seviyorum demeyen (dudaklarının arasından seni seviyorum geçmek istemeyen) kişi, aşkın belirsiz, kuşkucu, cimri, sayısız göstergelerini, belirtilerini, "kanıtlar"ını (deviniler, bakışlar, iççekişler, anıştırmalar, eksiltiler) üretmeye yargılıdır; kendini "yorumlattırmak" zorundadır; aşk göstergelerinin tepkisel durumunun egemenliğinde, "her şeyi söylemesiyle" dilin köle evrenine düşmüştür (köle, dili kesilmiş olan, ancak şarkı, anlatım, yüzün görünüşüyle konuşabilen kişidir).

Aşkın "göstergeler"i uçsuz bucaksız bir tepkisel yazını besler: aşk "canlandırılır", bir görünüşler estetiğine bırakılır (sonuç olarak bütün aşk romanlarını Apollan yazar). Karşı-gösterge olarak, seni seviyorum Dionysios'un yanındadır: acı yoksanmamıştır (yakınma, tiksinti, hınç bile), ama, haykırıyla, içselleştirilmemiştir: seni seviyorum demek (bunu yinelemek), tepkiseli dışarı atmak, onu göstergelerin -sözün dolambaçlı yollarının (ama durmamacasına geçerim bu dolambaçlı yollardan)- sağır ve sızlanan dünyasına yollamaktır.

Haykırı olarak, seni seviyorum harcamanın yanındadır. Sözcüğün haykırısını isteyenler (içliler, yalancılar, serseriler) Harcama özneleridir: bir yerde tutulması saygısızlıkmış (bayağılıkmış) gibi sözcüğü harcarlar; dilin uç sınırında, dilin kendisinin (bunu ondan başka kim yapardı ki?) güvencesiz olduğunu kabul ettiği, ağsız çalıştığı yerdedirler.


 







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=3374