Önce Cumhurbaşkanı "Tarihin en büyük tehdidiyle karşı karşıyayız" dedi.
Ardından Genelkurmay muhtırası geldi.
Peki Türkiye, 1920'den daha büyük tehdit altında mı?
O tarihte ülke işgal altındaydı.
İşgalcinin ayak sesi Ankara'dan duyuluyordu.
İsyancılar Kuvvacıları arkadan hançerliyordu.
Ordu harpten yılmış, dağılmıştı.
O koşulda Mustafa Kemal ne dedi:
"Önce Meclis, sonra ordu..."
Çünkü biliyordu ki, sadece savaş kazanmak için değil, bir ulus yaratmak ve onu
bir arada tutmak için de, "askeri barikat"tan önce "asgari mutabakat"
gereklidir.
Nitekim o koşullarda ilk Meclis hem kıyasıya tartışmış, hem ölesiye savaşmıştır.
* * *
Evet, AKP, Köşk seçimini yüzüne gözüne bulaştırdı.
Evet, Erdoğan herkesin üzerine titrediği bu makamı hafife aldı, isimde uzlaşmaya
yanaşmadı.
"Cumhurbaşkanı dindar olacak" beyanı, toplumu "dindarlar-dinsizler" diye bölen
bir zehri siyasete saldı, AKP'ye yönelik haklı kaygıları tırmandırdı.
Ama öte yandan da, işleyen bir demokrasinin emniyet supapları devreye girdi:
Muhalefet siyasete ağırlık koydu; ittifak arayışına koyuldu.
Anayasa Mahkemesi devreye sokuldu.
"Artık siviller sorumluluk üstlensin" çağrısıyla 600 sivil toplum örgütünün
öncülüğünde yüz binler barışçıl mitinglerle yollara döküldü.
Ve sandık ufukta göründü.
* * *
Tam bu aşamada Genelkurmay'ın gece yarısı gelen "İnternet muhtırası", bu
demokratik direnişi gölgelemiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin vereceği karar, şaibeli hale gelmiştir.
Hükümete karşı yürüyen kitleler "darbe destekçisi" konumuna itilmiştir.
Muhtıradaki "dost kuvvetler/düşman kuvvetler" mantığı, kamplaşmalara benzin
dökmüştür.
Türkiye yeniden bir "askeri cumhuriyet" görüntüsüne dönmüştür.
Hükümetin dik durması, gerilimi daha da tırmandırdı.
Ve ne yazık ki taraflara aklıselim bir uzlaşma yolunu açacak kimse yok
ortalıkta...
Cumhurbaşkanı'na bu aşamada hakemlik görevi düşmez mi?
Ya MGK?
Bu konular orada görüşülmeyecekse MGK niçin vardır?
Meclis'in hiç olmazsa şimdi, cumhuriyet değerleriyle birlikte milli iradeyi
savunmasını ve kendi varlığını da güvenceye alacak bir "ilk Meclis mutabakatı"
aramasını beklemek hayalperestlik midir?
* * *
Önümüzde sandık var.
Korkarım seçimde AKP'nin yolsuzlukları, kadrolaşması, kitleleri
yoksullaştırması, Amerikan patentli Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanlığıyla
gururlanması, toplumu "dindarlar/dinsizler" diye kutuplaştırması filan değil,
mağduriyeti ve darbe seçeneği oylanacak.
Türkiye tarihi, darbelerin seçimde istenen sonucu vermediğinin, tersine
istenmeyen siyasete teveccüh kazandırdığının kanıtlarıyla doludur.
27 Mayıs, DP'yi devirdikten 5 yıl sonra DP'nin devamı sayılan AP'ye tek başına
iktidarı hazırlamıştır.
Evren'in seçime 5 kala Özal'ı fırçalaması, ANAP'ı tek başına iktidara
taşımıştır.
28 Şubat, Erdoğan'ın yolunu açmıştır.
Üstelik unutmayalım ki bugün yakındığımız dinci kadrolaşmanın temelleri son
askeri rejim döneminde atılmış, terazinin sol kefesi o dönemde boşaltılmıştır.
Çaresizliğin son kertesinde celladına âşık olanlar gibi bu dersi her seferinde
yeniden yaşayamayız.
Uçurumun iki kıyısını bağlayan ipten köprünün ortasındayız.
Bir kıyıya demokrasi ipiyle bağlıyız; öbürüne laiklikle...
Hangisini bıraksak köprü çökecektir.
Demokrasi ile laikliğe aynı kararlılıkla sarılmaktan ve "dinci Cumhurbaşkanı"
isteyen kafayla askeri darbeye aynı kararlılıkla karşı çıkmaktan başka çaremiz
yoktur.
Milliyet
30/04/2007