Bir parıltıyı sezince...
Tarih: 08.04.2007 Saat: 17:34
Konu: Deneme


'Sezgi' üzerine düşünmeye devam ediyoruz. Düşünme, soruyla yola düştüğüne göre, çocukluk yapmaktan korkmayalım da soralım:

- Nedir şu sezgi dedikleri?

Güneşin doğduğu topraklarda 'hads', battığı topraklarda 'intuition' dedikleri sezgi'nin İlm-i Mantık açısından yapılan en kısa tanımı şudur: “fikr-i âni”.



Bu tanım, bu yönüyle sezgi'yi akıl yürütmenin/düşünme'nin (fikir, tefekkür) karşısına koymakta. Çünkü aklın, nedenlerden sonuçlara veya sonuçlardan nedenlere doğru hareketine verilen ad olmak itibariyle fikir, bir süreç içerisinde gerçekleşirken, fikr-i âni, bir anda, bir defada (def'aten) aklın herhangibir sonuç önermesinin öncüllerini bulmasından ibarettir. bu buluş o kadar ânidir ki -Mantık terimleriyle söyleyecek olursak- herhangi bir yargının hadd-i evsatını (orta terim) bulduğumuzda, nasılını izah bile edemez duruma düşer ve zihnimizde olup biteni aslâ 'düşünme' olarak adlandıramayız. Nitekim bu yüzden âlimlerimiz, bu mânâsıyla sezgi'yi 'bedihî' ve 'zarurî' bilginin sınırları içine sokmakta tereddüt etmemişlerdir. Sezgi'ye 'müşahede' denilmesi de bundandır. [“Müşahede-i dahiliye” (iç gözlem) karşılığında 'vicdaniyat' teriminin kullanıldığına bu vesileyle işaret edelim.]

Meselenin tafsilatından kaçınmakla birlikte sormaktan çekinemeyiz:

- Bu şekilde tanımlanan 'sezgi'nin, âni de olsa en nihayet fikrin/düşünmenin bir türü olduğu ifade edilmiş olmuyor mu? Yani düşünme'yi 'âni' ve 'gayr-ı âni' olmak üzere ikiye ayırırsak, bu durumda fikr-i âni, ister istemez fikrin kapsamında yer almış sayılmaz mı? O takdirde, biz sezgi'ye nasıl olup da düşünme'nin karşıtı olarak ilan edebiliyoruz?

Bu tür sorularla başa çıkmak için, öncelikle duyuların ve aklın idrak ettiği kavramlara karşılık 'suret' (form) sözcüğünün kullanıldığını ve ilkinin, dış dünyadaki tekil nesnelere ilişkin suretler (suret-i cüziyye), ikincisinin ise sadece zihinde varolan tümellere ilişkin suretler (suret-i külliye) olduklarını hatırlamamız gerekiyor. Çünkü beş dış duyumuz aracılığıyla algıladıklarımıza da, aklımız aracılığıyla algıladıklarımıza da 'suret' (form) denirken, iç duyulardan kuvve-i vahime'nin (faculté estimative) dış duyulardan gelen 'suret'lerde algıladıklarına 'mânâ' denir.

Hikmet-i Kadime'nin dilinde 'mânâ', suret'te algılanan, müşahede edilendir; lezzet-elem, fayda-zarar gibi. Basite irca ederek söylemeyi denersek, dış duyularımla algıladığım 'bir adam'dır (=suret); o adamda bir de tehlike algılıyorsam, bu ikincil idrak de 'mânâ'dır. Nitekim Şeyh-i Ekber'in eserlerinde sıklıkla rastladığımız 'suret-mânâ' çifti buradan köken alır. Suret ile kastedilen, tabiatıyla, suret-i cismaniye olduğundan, mânâlar da meânî-i cüziye düzeyinde olacak, yani dış dünyanın sınırlarıyla sınırlı kalacaktır.

Yukarıda aklın idrak ettiği kavramlara da yine aynı şekilde 'suret' (form, idea) dendiğini zikretmiştik. Fakat bu suretler duyularınkinin aksine tümel olduğu için 'suret-i külliye' olarak adlandırılırlar.

Aklen kavranabilen işbu suret-i külliye'lerde, akıl, ayrıca mânâlar da bulmaz mı?

Pekâlâ bulur, bulabilir. O zaman bunlar da 'meânî-i külliye' (tümel anlamlar) şeklinde adlandırılır.

Bu kısa ve kaba özet üzerinde biraz düşünülürse görülecektir ki 'sezme', 'sezinleme' işlemi, gerçekte suretlerde değil, mânâlarda cereyan etmekte, sonuç böyle olunca da sezgi'yi 'düşünsel' (fikrî) ve 'duygusal' (vehmî) olmak üzere ikiye ayırmak kaçınılmaz hâle gelmektedir. Yani bir bilim adamının, bir kâşifin, bir mucidin, bir matematikçinin sezgileriyle, bir dervişin, bir sanatçının, meselâ bir şairin sezgisi, ister istemez birbirinden farklı alanlarda gerçekleşmektedir.

Yargılarını delillendirmekte güçlük çekenler hakkında 'Ne de evhamlı!' demekten kendimizi alamayız. Çünkü cüzî mânâları idrak eden vahime yetisidir (kuvve-i müvehhime). Bu yüzden vehim ile sezgi arasında doğrudan bir ilişki vardır; aradaki farkları tartışmak ise şimdilik lüzumsuzdur.

Görüyorsun değil mi ey talib, sezgi'nin üzerine hikmet-i kadime'nin parıltılarını düşürmek için attığımız bu ilk adımda bile, kavramayı arzu ettiğimizin ne kadar uzağına düşüverdik!

Cemalinin iştiyakiyle kavrulduğumuz sevgili, bunca çabamıza karşın peçesini açmakta hâlâ gönülsüz; belki içtenliğimizden kuşkulandığı için, belki de herkesin ortasında cemalini görmeyi taleb ettiğimiz için gönülsüz. “Gönülsüz olduğunu nereden biliyorsun?” diyeceksin. Oysa bilmiyorum, seziyorum. Bilseydim eğer, göz göre göre 'belki' kaydını kullanır mıydım?


Yenişafak
08/04/2007







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=2984