'Sezgi' üzerine düşünmeye devam ediyoruz. Düşünme, soruyla yola düştüğüne
göre, çocukluk yapmaktan korkmayalım da soralım:
- Nedir şu sezgi dedikleri?
Güneşin doğduğu topraklarda 'hads', battığı topraklarda 'intuition' dedikleri
sezgi'nin İlm-i Mantık açısından yapılan en kısa tanımı şudur: “fikr-i âni”.
Bu tanım, bu yönüyle sezgi'yi akıl yürütmenin/düşünme'nin (fikir, tefekkür)
karşısına koymakta. Çünkü aklın, nedenlerden sonuçlara veya sonuçlardan
nedenlere doğru hareketine verilen ad olmak itibariyle fikir, bir süreç
içerisinde gerçekleşirken, fikr-i âni, bir anda, bir defada (def'aten) aklın
herhangibir sonuç önermesinin öncüllerini bulmasından ibarettir. bu buluş o
kadar ânidir ki -Mantık terimleriyle söyleyecek olursak- herhangi bir yargının
hadd-i evsatını (orta terim) bulduğumuzda, nasılını izah bile edemez duruma
düşer ve zihnimizde olup biteni aslâ 'düşünme' olarak adlandıramayız. Nitekim bu
yüzden âlimlerimiz, bu mânâsıyla sezgi'yi 'bedihî' ve 'zarurî' bilginin
sınırları içine sokmakta tereddüt etmemişlerdir. Sezgi'ye 'müşahede' denilmesi
de bundandır. [“Müşahede-i dahiliye” (iç gözlem) karşılığında 'vicdaniyat'
teriminin kullanıldığına bu vesileyle işaret edelim.]
Meselenin tafsilatından kaçınmakla birlikte sormaktan çekinemeyiz:
- Bu şekilde tanımlanan 'sezgi'nin, âni de olsa en nihayet fikrin/düşünmenin bir
türü olduğu ifade edilmiş olmuyor mu? Yani düşünme'yi 'âni' ve 'gayr-ı âni'
olmak üzere ikiye ayırırsak, bu durumda fikr-i âni, ister istemez fikrin
kapsamında yer almış sayılmaz mı? O takdirde, biz sezgi'ye nasıl olup da
düşünme'nin karşıtı olarak ilan edebiliyoruz?
Bu tür sorularla başa çıkmak için, öncelikle duyuların ve aklın idrak ettiği
kavramlara karşılık 'suret' (form) sözcüğünün kullanıldığını ve ilkinin, dış
dünyadaki tekil nesnelere ilişkin suretler (suret-i cüziyye), ikincisinin ise
sadece zihinde varolan tümellere ilişkin suretler (suret-i külliye) olduklarını
hatırlamamız gerekiyor. Çünkü beş dış duyumuz aracılığıyla algıladıklarımıza da,
aklımız aracılığıyla algıladıklarımıza da 'suret' (form) denirken, iç duyulardan
kuvve-i vahime'nin (faculté estimative) dış duyulardan gelen 'suret'lerde
algıladıklarına 'mânâ' denir.
Hikmet-i Kadime'nin dilinde 'mânâ', suret'te algılanan, müşahede edilendir;
lezzet-elem, fayda-zarar gibi. Basite irca ederek söylemeyi denersek, dış
duyularımla algıladığım 'bir adam'dır (=suret); o adamda bir de tehlike
algılıyorsam, bu ikincil idrak de 'mânâ'dır. Nitekim Şeyh-i Ekber'in eserlerinde
sıklıkla rastladığımız 'suret-mânâ' çifti buradan köken alır. Suret ile
kastedilen, tabiatıyla, suret-i cismaniye olduğundan, mânâlar da meânî-i cüziye
düzeyinde olacak, yani dış dünyanın sınırlarıyla sınırlı kalacaktır.
Yukarıda aklın idrak ettiği kavramlara da yine aynı şekilde 'suret' (form, idea)
dendiğini zikretmiştik. Fakat bu suretler duyularınkinin aksine tümel olduğu
için 'suret-i külliye' olarak adlandırılırlar.
Aklen kavranabilen işbu suret-i külliye'lerde, akıl, ayrıca mânâlar da bulmaz
mı?
Pekâlâ bulur, bulabilir. O zaman bunlar da 'meânî-i külliye' (tümel anlamlar)
şeklinde adlandırılır.
Bu kısa ve kaba özet üzerinde biraz düşünülürse görülecektir ki 'sezme',
'sezinleme' işlemi, gerçekte suretlerde değil, mânâlarda cereyan etmekte, sonuç
böyle olunca da sezgi'yi 'düşünsel' (fikrî) ve 'duygusal' (vehmî) olmak üzere
ikiye ayırmak kaçınılmaz hâle gelmektedir. Yani bir bilim adamının, bir kâşifin,
bir mucidin, bir matematikçinin sezgileriyle, bir dervişin, bir sanatçının,
meselâ bir şairin sezgisi, ister istemez birbirinden farklı alanlarda
gerçekleşmektedir.
Yargılarını delillendirmekte güçlük çekenler hakkında 'Ne de evhamlı!' demekten
kendimizi alamayız. Çünkü cüzî mânâları idrak eden vahime yetisidir (kuvve-i
müvehhime). Bu yüzden vehim ile sezgi arasında doğrudan bir ilişki vardır;
aradaki farkları tartışmak ise şimdilik lüzumsuzdur.
Görüyorsun değil mi ey talib, sezgi'nin üzerine hikmet-i kadime'nin
parıltılarını düşürmek için attığımız bu ilk adımda bile, kavramayı arzu
ettiğimizin ne kadar uzağına düşüverdik!
Cemalinin iştiyakiyle kavrulduğumuz sevgili, bunca çabamıza karşın peçesini
açmakta hâlâ gönülsüz; belki içtenliğimizden kuşkulandığı için, belki de
herkesin ortasında cemalini görmeyi taleb ettiğimiz için gönülsüz. “Gönülsüz
olduğunu nereden biliyorsun?” diyeceksin. Oysa bilmiyorum, seziyorum. Bilseydim
eğer, göz göre göre 'belki' kaydını kullanır mıydım?
Yenişafak
08/04/2007