Rulet yine Büyük Birlik Partisi'nde durdu. BBP'den Yaşar Amca da (Çeteci
Çocuklar öyle çağırıyorlar) şööle bi gözaltına alınıp salınıverdi.
E, Yasin Hayal'in McDonald's davasından avukat masraflarını, çok çok hayırsever
bi amca olduğundan ödeyivermişti nitekim. (Sanki fakir birkaç oğlancığı
mahallede sünnet ettirivermiş.) Bu 'avukat bağışı' (yeni 1 nasyonalist hayır
çeşidi) ortaya çıktığında 2 ay önce, öyle bi hava yaratıklandırmıştı Yaşar Amca
gamsızca.
Polis de yutmuş, ya da yutmak istemişti ki Bombacılara İyilik Yapmadan Duramayan
BBP'li Amca Miti'ni, gözaltına alıp da ifadesini alması TAM İKİ AY aldı. Zira
şimdi ancak şimdi "Avukat ödemesinin doğurduğu ÜÇ YILLIK ÇETE ŞÜPHESİ" diyorlar,
gözaltına alma nedeni olarak. (Vietnam'da sabah oldu!)
İşin içinde bi MİT yoktu, yokluğunu hissediyordum; polis var, istihbarat var,
JİTEM var, valiler var, katillerle hatıra fotoğrafı hastaları var, empatisyenler
var- varoğlu var.
Neyse MİT de karıştı mı işin içine! Tam Teşekküllü 1 Cinayet'ten söz edebiliriz
artık. Dört dörtlük bir kurgudan. Hiçbir güzel birim ihmal edilmemiş kast
çalışmaları esnasında.
Ve sorumluların (yani görevini yerine getirmeyerek Hrant Dink'in ölümüne NEDEN
OLAN sorumsuzların) aslanlar gibi korunup kollandığı bir ortamdan.
Oysa, pardon pardon pardon da- MİT işin içine daha önce karışmamış mıydı? Hani
Muhteşem Valimiz Güler'in yardımcılarından biri (BU yardımcıyla ilgili herhangi
1 soruşturmaya DA gerek görülmedi bildiğim kadarıyla) iki adet MİT'çi
'tanıdığına' ayaklarına kadar getirttikleri Dink'i uyarttırmıştı! 'Ayağını denk
al,' diyenler Dink'e, onu sonnn derece tedirgin eden o meşum görüşmede, biri
kadın, diğeri erkek olduğu rivayet olunan 2 adet MİT'çi değil miydi? Neydi?
Her neyse. MİT mevzuu da (koruyan değil, uyaran/kollayan değil, gözdağı veren 1
MİT) kapatılmıştı ki, yeniden, oda arkadaşlarının itiraflarıyla, aynen Büyük
Birlik Partisi'nin 'şanlı' ismi/katkıları gibi gündeme yeniden düşüverdi. Bu
sarmallarla daha çok oynarız yavru kediler gibi.
Ermeni Patriği İkinci Mesrop "Cinayet üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen
azmettirici henüz bulunamadı. Bunun nedeni de azmettiricinin (ben olsam:
azmettiriciler çetesinin, derdim) iyi korunmasından kaynaklanıyor," demek
zorunda kaldı dinadamı dinadamı kimliğiyle. Ermeni Patriği'ni ne yalan
söyleyeyim uzaktan uzaktan hep beğendim, sevdim, saydım. Los Angeles'lara
okumaya gitmiş Highschool mezunu bir gençken, çok vahim bir trafik kazası
geçiriyor, yanındaki arkadaşını kaybediyor; kendi de mucizevi bir şekilde mutlak
bir ölümden dönüyor.
Sonra da bu mucize dönüşü bir işaret sayıyor olmalı ki, hayatını Tanrı'ya adayıp
din adamı olmaya karar veriyor. Kaç kız arkadaşımdan vakti zamanında ada
vapurunda rastladıkları o yakışıklı gencin, ayılıp bayıldıkları o çocuğun işte,
kendini 'dinine' adamasının filan, hikâyesini dinledim. Ben de Highschool'lu
olduğumdan filan da (biz onlara Boyschool'lu derdik ortaokullarımız ayrı
mekânlarda olduğundan) böyle bir aşinalık hissetme, bir sevgi, hayranlık;
kendini adayanlara hayranlık duymadan edemeyenlerin mahcubiyeti ve yetersizlik
duyguları içinde de.
Ama Patrik, Hrant Dink'le çeliştikçe; onu fazla ileri, fazla cesaretli, fazla
ifadeci, fazla fazla buldukça- 'Nasıl yapar?' bunu diye içerlemedim değil ona
epeyce. Benimkisi tabii uzaktan seyreden birinin saygısızlığı ve kaygısızlığını
da (affınıza sığınarak Patrik Hazretleri) içeriyor- Du. Öyle kendi kendine
sayıklama gibi. İçsel, duygusal değerlendirmeler silsilesi.
Hrant Dink'in cenaze töreninde yaptığı konuşmanın güzelliği bir yana, bir
yerinde gözyaşlarını tutamaması Patrik'in; Dink'in ölümünün nasıl da içine
dokunduğunu dışarı vurması o berrak kalbinin-
Yani onu yine sayıyor, seviyor; uzaktan (ateist) hürmetlerimde kusur etmiyorum.
Ama son sıralarda o denli önemli şeyler söylüyor ki İkinci Mesrop, diaspora
fanatiklerinden, Türk milliyetçilerine- o denli önemli mevzulara parmak basıyor
ki. Ermenilerin kendilerini nasıl tedirgin hissetmek zorunda kaldıklarından
'artık' binlerce yıldır ait oldukları bu topraklarda- Öyle yaralarımıza merhem
sürme gayretiyle konuşuyor ki. Öylesine doğru ve hakkâniyetli!
Nasıl bir zamanımızın tünelindeyiz ki (karanlık, kanlı, nemli, tehlikeli) bunu
kabul edenlerle/yüzleşmeliyiz diyenlerle, görmezden gelmek konusunda
ısrarcı/statükonun yalamacıları arasında aslında tüm savaş.
Üstelik, nasıl da tehlikeli bir dönemeçte sıkıştırıldığımızı haykırmaya çalışan
o malum azınlıklar topun ağzında. (Namlunun ucunda mı demeliyim?)
Murat Belge geçenlerde çok isabetli işaret ediyordu: Dink'in katledilmesinin
akabinde devletimiz, mahkemesi basılanlara koruma tahsis etmeyi uygun gördü. Bu,
esasında tam da kimlerin hedef olduğunun çok bariz kanıtı değil ise, nedir
yazıyordu. (Ben tabii kendi keçeli Türkçemle mealen-)
Bakın: birkaç yetkilinin (diyelim Cerrah neşterlenmesin diye İstanbul İstihbarat
Şube Müdürünü'nün) tayininin çıkarılması dışında, hiçbir 'tavır almasını'
göremedik ne devletimizin, ne hükümetimizin. Aksu'nun ve Çiçek'in aynen muhafaza
edildiği bir ülkeden bildiriyoruz.
Mahkemelerimiz o Sirk Çeteleri'ne bastırıldığında da inat ve ısrarla
söylemiştim, "Bunlar devletimizin teveccühüdür"
diye. Burada ciddi bir 'tercih' söz konusu: birilerine karşı.
Kalkıp Danıştay baskınına kadar uzanmakta büyük yarar var. Ailesinin mahkeme
salonlarında basbas bağırarak takdir edip desteklediği yarı meczup bir avukat
katilde tıkandı kaldı o iş. Danıştay baskını bu denli basit, geçiştirilesi bir
'şey' miydi?
Dink cinayetinde ya azmettiriciler (çetesi) bulunup sonsuza dek yok edilecekler;
ya da eski derin tas eski derinnn hamam.
Aynen Şemdinli'de olduğu gibi bir milat Dink'in cinayeti.
Yine es geçme/geçirme peşinde olanlara dikkat!
"Kanı yerde kalmasın, tertemiz bir Türkiye'ye vesile olsun" demek istiyorum; ama
pisliğin gücünün bu kadar vahim olduğu bir ülke buraları maalesef. Umutsuzum.
Radikal
29/03/2007