“Hiçbir şeyi şiir kadar sevmedim”
“İnsan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır”
"Bende eksik olan tek şey merhamet, acıma ve affetmek, asla mantık
değil”
"Nefis tatmin oldukça sakinleşir insan. Sakinleştikçe de şiddetten uzaklaşır."
|
 |
Onur Ünlü (Ah Muhsin Ünlü) ile "Polis"
filmi, edebiyat, şiddet, gerçeklik... üzerine ilgiyle okuyacağınız dolu
dolu bir Karakutu Röportajı...
* * *
KARAKUTU: Bir aforizmayla açmışsınız sahneyi.
ONUR ÜNLÜ: Evet
KARAKUTU: Kurt Vonnegut’ın bir sözü; “İnsanların gerçeklerle yetinmesine
şaşıyorum.” Ben de bir anektodla başlayayım o zaman. Bir gün Sultanahmet’in
avlusunda Ara Güler’i gördüm. Fotoğraf çekiyordu. Epey çekim yaptı, bir iki
filim bitirdi. Bir yarım saat takip ettim neye bakıyor, ne çekiyor falan.
Ondan sonra camiye girdi ve çıkmasını bekledim, çıktı. Botlarını bağlamak için
mermerin üzerine oturdu. Ben de yanına yaklaşıp üstad dedim: “Bir soru sorabilir
miyim?” “Tabi buyur” dedi. Dedim ki: “Siz gerçeğe nasıl bakıyorsunuz? Yani bizim
de içinde olduğumuz bir gerçeği siz öyle bir yakalıyorsunuz, içinden öyle bir
“an” çekip bize gösteriyorsunuz ki, “alın işte budur!” diyorsunuz. Fakat bu
bizim o esnada göremediğimiz bir gerçek ya da farkındalığımızın yetmediği birşey.
Ara Güler yavaşça oturduğu yerden doğruldu ve “Kıçım üşüdü! Al, en büyük gerçek
bu!” Tabi yetti bize o. Şimdi sizin gerçekle alıp veremediğiniz nedir? Nerden
bakıyorsunuz gerçeğe?
ONUR ÜNLÜ: Özellikle sinema üzerinden cevap vermek lazım. Sinemada gerçeklik
mevzuu derin bir mevzu. Bütün büyük sinemacıların sürekli üzerine kafa
yordukları bir şey. Yani esas çözülmeye çalışılan temel problem bu zaten. Diğer
sanat dallarında da bu böyle ama sinemada bu özellikle böyle. Çünkü ekstradan
sinemada gözümüzü, kulağımızı, başka duyu organlarımızı da kullanıyoruz. Hani
bunlar başka yerlere taşıyor, başka zeminlere kaydırıyor meseleyi. Şimdi buna
iki açıdan bakmak lazım. Birincisi; bir ülkedeki sinema seyircisinin, ortalama
seyircinin gerçekle ve bu gerçekle ilgili olarak bunun üzerinden sinemayla
kurduğu ilişki. Ben bunun yetersiz, arkaik, anakronik falan olduğunu
düşünüyorum. Ve bu sıkıcı ve yorucu. Bu filmi yaparken ben hiçbir şekilde bu
filmi ağırlıklı olarak Türklerin izleyeceğini düşünmedim. Ben bir sinema
seyircisi tasarladım kafamda, ki o tasarladığım sinema seyircisi ben’im, bizzat
kendimim. Hani ben, ben izlediğimde neden eğlenirim diye düşünerek yaptım o
filmi doğal olarak. Kendi seveceğim şeyi yaptım.
KARAKUTU: Dolayısıyla filmin gerçeklik konseptide sizin gerçeklik algınızla
örtüşüyor…
ONUR ÜNLÜ: Doğal olarak evet ve bunu açıkçası şiddetli bir şekilde de
vurguladım. Hani bunu mümkün mertebe demokrat davranmaya çalışarak zorladım.
Bunu da böyle yapmak zorundayım çünkü benim yaptığım şeyi izliyorlar. Buradaki
“ben” ile nefsi bir şeyi kastetmiyorum; kafamın içinden bahsediyorum sadece.
Orada da çeşitli şeyleri araştırmaya çalıştım. Bize dayatılan, şu anda var olan
modern paradigmanın içindeki bu rasyonel düşünme biçimi artık sıktı bizi. Bunun
böyle olduğunu zaten biliyorduk ama bunun ilacı irrasyonel olan da değil. Zira
irrasyonel olan da rasyonel paradigmanın içindedir; dışarıda, başka bir şey
değildir. Başka, tamamen başka, bu varolan paradigmaya yeni, alternatif bir
öneri getirmemiz lazım. Ama bunu bir kişi kendi başına bir paradigma haline
getiremez. Sadece çeşitli düşünce biçimleri oluşur ve ondan dolayı da zaten bunu
eğlenceli bir şekilde, kendinle eğlenerek yapmak istiyorsan; film yaparsın, şiir
yazarsın, hani işin bu tarafıyla ilgilenirsin. Yoksa siyaset bilimci, toplum
bilimci, filozof filan olursun. Bunlar başka meseleler. Benim o taraklarda bezim
yok.
Ben bir film yapmak isterim ve bunu yaparken de, bu gerçek dediğimiz mesele
üzerinde elbette durmak zorundaydım. Çünkü demin de söylediğim gibi sinema ve
seyirci ilişkisi bu meseleyi araştırmayı çok zorunlu kılıyor bir. İkincisi, hem
dünyada da öyle anlıyoruz, belki de Türkiye’de, çok basit bir örnek vereceğim.
Bu örnek bence açıklamaya yeterli oluyor. Bir çatışma sahnesi izliyor seyirci ve
‘gerçekçi değil’ diyor. Bunu söyleyen seyirci kaç kere çatışmaya girdi
hayatında? Anlatabildim mi? (gülüyor) Hangi gerçek çatışmaya göre gerçekçi değil
bu çatışma? Sen ne söylüyorsun? Söylediği şeyin iddiasına bak. Ne kadar ağır bir
laf ediyor ama farkında değil. ‘Bu çatışma gerçekci değil.’ Elbette değil,
elbette değil. Benle bir alakası yok. Bunu da söylüyorum hani şu meşhur
Picasso’nun balık hikayesi vardır: Kadının birisi balık isimli resmine bakar
Picasso’nun. “Ayol bunun nesi balık?” der, Picasso da kadını şöyle cevaplar:
“Hanımefendi o balık değil, resim.” Anlatabildim mi?
KARAKUTU: Hayır.
ONUR ÜNLÜ: Diğer filmlerdeki şeylere benzemesini bekliyorsun sen seyirci olarak.
Buna alışmışsın.
KARAKUTU: Şartlanmış.
ONUR ÜNLÜ: Ha buna şartlanmıştır ve hani falanca filmdeki polis gibi görmek
istiyorsun o polisi. Öyle birşey bekliyorsun fakat bu bir yanılgı. Bu konuda
baştan anlaşalım. Ben kimsenin beklemediği bir şeyler yapacağım tamam mı? Buna
hazır ol. Bunun için...
KARAKUTU: Aforizmayı bu yüzden öne aldınız.
ONUR ÜNLÜ: Evet ondan dolayı başa koydum. Ona göre hazır ol, yani başka şeyler
göreceksin burada, daha önce görmediğin şeyler göreceksin. Senin gerçek dediğin
şeylere müdahale eden şeyler göreceksin. Zaten bütün çıkık fikirler, bütün
yaratıcı fikirler, bütün zorlu fikirler hep, varolana bir muhalefetten filan
çıkar öyle değil mi? Hani biz hep şeyi biliriz örneğin; Fransız’ların,
İngiliz’lerin, diğer yabancı memleketlerin varolana karşı çıkan yazarlarını,
şairlerini, şunlarını bunlarını biliriz. Onların gücü buraya kadar gelmeye
yeter. Anlatabildim mi ne demek istediği mi? Varolan söylem doğrultusunda
birşeyler söyleyenleri biz bilmeyiz bile. Burdakilerle de biz ilgilenmeyiz
anlatabildim mi? Hani sesi bunlar çıkartabilir yani falan filan…
KARAKUTU: Bu çıkış içinde risk yok mudur?
ONUR ÜNLÜ: Aynen, tabi ki risktir. Hem de bu ciddi bir risktir. Ben bunu gördüm
aldığım tepkilerden. Seyirci kesin şekilde ikiye bölündü; filmi ya çok
seviyorlar ya nefret ediyorlar. Bu çok bariz yani. İnternette görüyoruz
“Hayatımda gördüğüm en kötü Türk filmi”, bir sonraki “Hayatımda gördüğüm en iyi
Türk filmi” ohh be! Yani bu süper bir şey. Seyirci provoke oluyor. Ben yine
takip ediyorum, afedersiniz küfür ediyorlar, bayağı bildiğin küfür. Hani
küfürden ne anlıyorsanız onu ediyorlar filme, bana, filme emeği geçenlere.
Özellikle bunları yazmış. Hepimizin annesinin, babasının, hepsinin hatırını
soruyor. Sonra tıklıyorsun bu adam kim falan diye, bunu yazmak için o siteye üye
olmuş. Daha önce hiçbir filme hiçbir şey yazmamış. Benim filmime küfretmek için
falanca internet sitesine üye olmuş ve yazmış ve rahatlamış. Bu çok önemli. Ben
bunu çok önemsiyorum, bu hoşuma gidiyor. Seyirci filme cevap vermek istedi; ya
yanında durarak; ya karşısında olarak.
KARAKUTU: Seyirciyi bu anlamda tahrik etti film.
ONUR ÜNLÜ: Evet provoke oldu insanlar. Ortalama filmler bunu yapamaz. İşte kaç
tane film girdi çıktı, çok güzel film, fena değil, şu bu filan... Ama bu filme
cevap verdi insanlar. Tahrik oldular.
KARAKUTU: Boktan bir soru olcak ama!
ONUR ÜNLÜ: Estağfurullah.
KARAKUTU: 12’den vurdu mu? Yani provoke etme anlamında.
ONUR ÜNLÜ: E vurdu tabi! Vurdu hani. Olabildiğince oldu bu. Hem bu filmi 200 –
250 bin insan izlemiş olacak. Böyle bir film için bence Türkiye şartlarında çok
iyidir bu, hem de gerçekten tahrik oldular. Beğenenler de beğenmeyenler de
birbirleriyle konuştular. İnsanlar filmle ilgili olarak “Gitme sakın, gitme o
filme” falan dediler. Ha ha ha ha terbiyesize bak... Ama bu iyi bir şey, bu kötü
birşey değil çünkü yani “sen bilirsin” işte “idare eder” falan demiyor, “çok
kötü” diyor. Bu bu benim için önemli. Başa döneyim, o gerçekle kurmaya veya
yeniden kurmaya çalıştığım ilişkiye dair yapmak istediğim şey demek ki çalışmış.
Babaların kafalarında kurdukları bütün gerçeklik duygusu zarar gördü. Kimisi
bundan zevk aldı; kafası çalışanlar, zevk aldı, hoşlarına gitti, yeni birşey
gördüler, burdan da bakılabiliryormuş diye düşündüler. Kimisi de o kafasının
içinde yıkılan şeyin altında kaldı. O, o enkazın altından küfrediyor bana,
bağırıyor. Ama bu da iyi bir şey, bundan dolayı çok memnunum.
KARAKUTU: Madem Picasso’dan söz açıldı, onu da konuşmamıza ortak edelim. Diyor
ki: “Sanat gerçeği anlamamızı sağlayan yalandır.” Şimdi çaktırmadan işlenen
şiddetin aslında güncel hayatımızda, günlük hayatımızda öyle bir yeri var.
Televizyonlarda, medyada şiddet üzerine türlü sahneler görüyoruz, haberler
okuyoruz falan filan. Eğer böyle ise -ki öyledir öyle inanıyoruz, sanatın bütün
dalları için aynı şey söylenebilir- o zaman bu şiddet, bu yalanın neresindedir?
Tırnak içerisinde “yalan”ın neresinde? Sanatın içerisinde şiddetin payı nedir?
ONUR ÜNLÜ: Tamam önce kendi filmin üzerinden söyleyeyim. Bir, bence benim
filmimde şiddet uygulanan bir tek yer var, o da; Musa Rami’nin filmin sonunda
“Seni seviyorum de lann!” diye bağırdığı yer. Onun dışında bence Musa Rami
şiddet uygulamıyor. İki, filmdeki şiddetle ben, özellikle onu mümkün mertebe
plastikleştirip üzerinde durmadığımı, meselenin başka bir şey olduğunu anlatmaya
çalıştım. Örneğin; açılış sahnesinde beyaz kıyafetli adam vurulur, -tamam mı-
kan çıkar burasından, o kan ceketin şöyle altında kalır daha sonra tekrar
kestiğimizde. Şimdi bunlar ufak şeyler ama hani meselemi anlatmak için gerekli.
Normal olarak biz o kanı buraya da (göğüse) sürüp büyütebilirdik. Fakat biz
ceketin altında bırakarak onun, o durumun aslında ne kadar plastik birşey
olduğunu vurgulamaya çalıştık. O yalan tamamen filmik birşey. Anlatabildim mi?
Bu filmin temel meselelerinden birisi de, seyircinin izlediği şeyin sürekli bir
film olduğunu hissetmesi olsun istedim ben. Anlatabildim mi? Filmin içine
kendisini kaptırmasın. Katharsis meselesine ben karşıyım. Ben anlamam.
Katharsise ulaşmanın artık geride kaldığını düşünüyorum. Daha zihni ve kalbi bir
takım uyanıklıklarla bir sanat eserine yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bir
filme de böyle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Katharsis denilen şey
özdeşleşme sonucunda sizi alıp içinde yokedip, eritip başka bir şekilde
duygunuzu sömürmeye yönelik bir yaklaşımdır. Oysa ben, bir filmin belirli bir
uyanıklıkla seyredilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ben öyle seviyorum. Ben
filmde gördüğüm hatayı da kabul ederek kendi izlediğim başka filmlerde, onları
da kabul ederek alıyorum. Daha daha açık şekilde bir filme bakılmalı. Yani benim
fikrim bu.
Onun için filmde, çeşitli filmik imkanlarla o şeyin bir film olduğunu mümkün
mertebe altını çizmeye çalıştık. Seyirciyi rahatsız eden şeylerden birisi de bu
oldu. Seyirci özdeşleşmek istiyor. Kendini kaybedip gitmek istiyor bir filmin
içinde. Oysa bu filmin söylediği şeyi anlamak için fazla pasif bir durum.
Seyirci biraz daha aktif hale gelmeli, sürekli uyarılmalı; bir film
seyrediyorum, evet, film bu hani filan. Daha daha girmeli, çünkü nerden baksan
çeşitli aşamalarda 300-400 tane adam çalışır bir filmi yaparken, bu kadar adam
kafa, emek veriyor, bir şey yapıyor. Sen gelip böyle kendini kaybetme orda, sen
de katıl, anlatabildim mi? Sen de katıl. Ha bunun bana kaybı nedir? Ben size
söyleyeyim; ben bu filmi normal bir şekilde normal bir katharsis sineması
anlayışıyla zorlamadan çekseydim 500- 600 bin seyircim vardı benim kafadan.
Anlatabildim mi? Biz bunu bilerek yola çıktık.
KARAKUTU: Ticari kaygılarınız yoktu.
ONUR ÜNLÜ: Üçte ikisini kaybettik gişemizin. Ama mesele bu değil ki. Mesele gişe
değil ki yani. Gişe için yapmıyoruz ya filmi. Gişe gelirse tabiki iyi olur çünkü
film parayla yapılır ama para için yapılmayabilir. Bu da bir durum anlatabildim
mi? Buradan bakarak şiddet meselesine şimdi geri dönelim. Ben çok fazla
önemsemiyorum şiddet meselesini. Şiddet karşıtı bir insan değilim. Şiddet
yanlısı birisi de değilim. Ama birisi birisine kızdıysa onu dövmek isyiyorsa,
bırakalım dövsün yani. Hani ona müdahale edemeyiz. Şiddeti, şiddet kullanmadan
zaten engelleyemeyiz. Bunun kendisi bir paradoks doğurur. Bütün mesele
insanları… Ya abi bu nefisle ilgili bir mesele; nefsin tatmini ile ilgili bir
mesele. Nefis tatmin oldukça sakinleşir insan. Sakinleştikçe de şiddetten
uzaklaşır. Bu çok basit. Hani insanların adamakıllı bir nefsî terbiyeden geçmeleri durumunda şiddet middet olmaz ortada. Bugünkü durumda, bugünkü
sistemde bu yetiştirme, çalışma, hayatta kalmaya çalışmak şartları içinde bence
şiddetin önüne geçmenin hiç bir şekilde olanağı yoktur. Ben inanmıyorum. Hani
kişisel çabalarla insanlar kendilerine hakim olabilirler.
Ben kimseyle kavga
etmedim hayatım boyunca ama etmem de diyemem. Hani adamın birisi sinirlendirir
kalkar bir tane vururum. Hani o an gelebilir. Bu daha kişisel tarafı. Ama mesela
savaş karşıtı da değilim, gerekirse savaşırsın. Birisi sana saldırırsa sen de
karşılık verirsin. Öyle durmazsın, afedersin mal gibi, tamam mı? Günlük yaşam,
şiddet, bunun sinemaya uyarlanması falan filan… Tarantino’nun çok veciz sözleri
var bu durumla ilgili. Onlardan faydanılabilir... Benim lafımmış gibi araya
sıkıştırabilirsiniz. (Gülüyor) (“Bende eksik olan tek şey merhamet, acıma ve
affetmek, asla mantık değil” -biz ekledik-) Onun söylediklerine katılıyorum.
Ama ben özellikle filmde şiddetin üzerine gitmedim. Bence şiddet sahnesi yok
filmde. Kavga sahnesi var, bir iki adamın vurulması var. Birisi vurulduğu zaman
kan çıkar, sanıyorum çıkar. Onu da bilmiyorum, çok fazla ilgilenmedim, dediğim
gibi bu benim filmimin durumu. Ben hiç tam vurulduğu anda yanında olmadım bir
insanın. Kan fışkırıyor mu, çıkıyor mu, ne kadar çıkıyor bunları bilmiyorum.
KARAKUTU: Genel kanı çıktığı yönünde olduğu için öyle bir şey yaptınız.
ONUR ÜNLÜ: Evet yani birden çıksın istedim. Ben bir meseleyi şiddetli bir
şekilde anlatmaktan her zaman yanayım. Bütün kuvvetimle, bütün çoşkusuyla bir
şeyi çoşkun, çoşkulu, şiddetli bir şekilde anlatmaya varım. Ve hani mümkün
mertebe böyle yapmak isterim; böyle yapmaya çalışıyorum. Bu çoşkunluğa ihtiyaç
olduğu kanaatindeyim.
KARAKUTU: O zaman şiddetten devam edelim. Şiddetin tahrik edici bir güç
olduğunu başka bir röportajınızda söylemiştiniz. Hatta yaratıcı bir tarafı
olduğunu, şimdi söylediğinizle de örtüşüyor. Fakat filmin sloganı “Şiddete
meyyalim vallahi dertten.” Şimdi burda zorunluluktan kaynaklanan bir şiddet var.
Acaba kendiliğinden oluşan, ne bileyim bir anarşist hareket ya da her neyse...
Bilerek, isteyerek, farkında olunarak ortaya çıkan bir şiddetle, zorunluluktan
oluşan şiddet arasında fark var mıdır? (Yıkma güdüsü, aynı zamanda yaratıcı bir
güdüdür. Bakunin)
ONUR ÜNLÜ: Tabi ki vardır. Size çok net söyleyeyim; sinema bir küçük burjuva
sanatıdır. O noktada ben de küçük burjuvayım. Eğer ben gerçekten delikanlı bir
adam olsaydım o zaman...
KARAKUTU: Sinemayla işim olmazdı…
ONUR ÜNLÜ: Sinemayla işim olmazdı; şiddet kullanarak istediğimi yapmaya
çalışırdım. Ama demek ki o kadar cesur değilim.
KARAKUTU: O zaman sizde “burjuvazinin gizemli çekiciliği” mi var?
ONUR ÜNLÜ: Vardır, tabi yani; vardır evet, bundan gerçekten de kurtulmak
gerekir. Ama günün birinde inşallah umuyorum ki kurtuluruz ve gerçekten hani
gerçek-reel olarak şiddete başvuracak gücü kendimde hissedebilirim. Ama şimdi
sinemayla minemayla, şiirle falan yalan dolanla idare ediyoruz. Bunların hepsi
hikaye. Son noktada yaptığım alt tarafı bir film yani. Roman yazıyorsun ya da
şiir yazıyorsun; bu toplam olarak, kümülatif olarak bir yere varabilir ama anlık
olarak ben inanmıyorum etkisine, yani başka şeylerle birlikte bir kişiyi
etkileyebilir ama ben sinemanın dönüştürücü bir güç olduğunu filan düşünmüyorum.
Yani benim yaptığım bir şeyle bir adamın dönüşeceği varsa eğer, o adamın bir
yanına da etki edebilir. Ama sinemanın öyle büyülü, büyük, olağanüstü bir tarafı
yok. Edebiyat, şiir bence öyle şeyler değiller. Gerçekten değiller, yalan dolan
yani. Ama hayır bunları yapmayalım da diyemeyiz; bunlar şenlendiriyor
hayatımızı. Umutsuzluğa düştüğümüzde yaşamamız için bir sebep olduğunu filan
bize bildiren şeyler. Şimdi tamamen bunu önemsiz de sayamayız, o kadar da değil
hani...
KARAKUTU: Bu yalan bizi oyalıyor.
ONUR ÜNLÜ: Oyalıyor tabi ki neticede, ama hani hoşca vakit geçirmemizi sağlıyor,
hani insan olduğumuzu gerçekten bize hatırlatıyor. Çünkü insan olduğumuz için
bunları yapıyoruz ve size çok basit bir şey söyleyeyim, gerçekten şiirde,
edebiyatta, sinemada bir adam bunu nefsi olarak mı yapıyor yoksa kalbi olarak mı
yapıyor bunu zaten çok net görürsün. Hollywood sinemasını bir türlü sevmememizin
sebebi onun altındaki para kazanma isteğidir; biz bunu anlarız. Bizler, biraz
daha kalbimizle bakmaya çalışan insanlarız. Böyle bir şey var ama son noktada,
büyütülecek şeyler olduğunu düşünmüyorum. Kendimize de haksızlık etmeyelim ama.
KARAKUTU: Şöyle bir örnek de vereyim. Sokakta yatan insanlar var, sefil,
meczup dediğimiz veya aşmış insanlar, dehalar... Bu, kişinin eğitimiyle, birikimiyle
isimlendireceği bir durum. Bunların resimlerini koyduk siteye… Fotoğraflara
bakıyorsunuz altmışında, yetmişinde, bir sigara bulabilmiş veya bir şarap
bulabilmiş ve o durumuna rağmen hala direniyor. İntihar etmemiş veya ne bileyim
hırsızlık veya gaspa bulaşmamış. Ama sokakta yatıyor, kimse bana bulaşmasın ben
kimseye bulaşmayayım. Bu hayata rağmen yani. Bu insanların fotoğraflarına büyük
bir ilgi var. Kimi şiirler yazıyor, kimi ben bunu kitabımın kapağı yapayım
diyor, kimi de evimin duvarına asayım falan filan…
ONUR ÜNLÜ: Tamam işte, yalan dediğin bu çünkü.
KARAKUTU: Çünkü yalan bu.
ONUR ÜNLÜ: Sıcak evinde internette, bilgisayarın başında gayet güvenli bir
şekilde… Demek istediğim bu yani, sanatçılık buysa ben yokum orda. Şu anda bunu
yapıyoruz da. Hasan Basri’yi biliyorsunuz değil mi? “Bir adam karısını, çoluğunu
çocuğunu terk edip çöplükte yatıp kalkmaya başlamadıkça” diyor, “ben adamım
demesin”. Bu kadar geçecek kendinden diyor. Bir köpekle bir aşık üzerinden on
maddelik bir kıyaslama yapar, bir insanda olması gereken on özellik diye.
Köpekteki özellikleri sıralar. Mesela, “Yarı aç yarı tok yaşar”, “Az uyur”,
“Kovulduğu halde gitmez” vs.. Şimdi elbette önerdiğimiz bir müptezellik durumu
değil. Hasan Basri’nin ilham aldığı durumla İbrahim Peygamberin durumu hani.
Hacer ile İsmail'i bıraktı gitti, onlar orda ne yaptı? Gitmek durumdaydı yani.
Ama benim söylemek istediğim şu; insanlar herhangi bir entelektüel durumdan
çıkan bir takım fikirlerin hazzına kapılıp bunu gerçek bir olaya bağlarlarsa,
hata ederler. O suflî bir durum çünkü. Son noktada alt tarafı sinema. O
entellektüelizmin tuzağına düşmemek lazım, benim anlayabildiğim kadarıyla…
KARAKUTU: Aslolanı biliyorsun ama işine gelmiyor. Bununla yetiniyorsun,
yalanıyla avunuyorsun…
ONUR ÜNLÜ: Ben de diyorum ki hiç değilse bunun yalan olduğunu bil abi, yani
kendime diyorum tabi, ben bunu kimseye söyleyemem, o beni aşar, o herkesi aşar.
Kendim üzerinden söylüyorum bunu. Hani “gel biraz da sen oyalan” ya baba
söylemiş işte. Durum o yani, gel biraz da sen oyalan. Oyalanıyoruz, inşallah
kurtulacağız. Yani inşallah hep bereber kurtuluruz. Bunlar çünkü neticede yük.
Şems bir gün geldi Mevlana’nın bütün kitaplarını havuza attı. “Ne bunlar yahu,
kitap-mitap boşver” dedi. Onun bahsettiği içselleştirme durumu,
içselleştirebilme durumu, anlatabildim mi? Karşı entellektüelist bir tavrı var
orda Şems’in. Ben de ondan yanayım o anlamda. Bu elbette kitap okumayalım, o
vandallar gibi yaşayalım demek değil. Ama onlarınki terk-i terk yani, terk etme
durumunu da terk etme durumu falan filan. Böyle karışık, benim de çok bilmediğim
şeyler.
KARAKUTU: Filmde üç tane hikaye var. Kurşunla ilgili paradoks, kurşunun
hikayesi, diğeri cinayet hikayesi ve bir diğeri de mezar kazıcının kürek
hikayesi. Musa Rami de bu üçgenin içinde kapana kısılmış. Başka bir deyişle,
açısı olmayan bir üçgenin içinde sürekli git-gellerle, zorlamalarla filmin
sonuna kadar...
ONUR ÜNLÜ: Debeleniyor.
KARAKUTU: Debeleniyor. Bu üçgen durumu ya da daha çokgen de olabilir, aslında
hepimizin hayatında olan bir şey. Ana hikayeyi destekleyen, besleyen bir çok yan
hikayecik daha var filmin içerisinde. Ana hikayenin karakteriyle sizin hayatınız
ne kadar örtüşüyor, nerelerde birleşir, nerelerde ayrışır?
ONUR ÜNLÜ: Anladım, söyleyeyim hemen. İki şey söyleyebilirim birincisi; ben bir
filmin tamamen, yüzde yüz saf kurmaca olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de bir
film hikayesi tasarlarken, kurarken, hayattan, dışarda olan bitenden beslenmem,
kafamın içinden beslenirim sadece; kendi kurduğum, uydurduğum şeyler üzerinden
gitmek bana daha büyük bir keyif veriyor. İkincisi; Musa Rami’nin durumuyla hem
benim hem de aslında bütün insanlığın durumu arasında şöyle bir paralellik
olabilir: İnsan acizdir, muhtaçtır, çok artistlik yapmamalıdır, ben, ben oldum
zannetmemelidir. İnsan zavallıdır. Tamam mı? Bunu bilirse, haddini bilirse insan
daha mutlu olabilir. Musa Rami de işte altmış üç yaşına gelmiş, havalı hani,
filmin başında öyle ya, adamları dövüyor mövüyor herkes ona saygı gösteriyor,
süper bir herif. Ailesi onu çok seviyor, her şeyi bitirmiş baba. Ama değil öyle
işte, öyle değilmiş meğer. Anlatabildim mi? Ben de onun üzerine gitmek istedim.
“Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” durumu yani, anlatabildim mi?
Öyle o kadar artistlik yapma, büyüklenme, böbürlenme, ayağını yere vurma. Bu
kadar basit bir şey üzerine gitmeye çalıştım. Çünkü bence eğer sinema, bunu da
hep söylüyorum ama, entellektüel bir sanat değildir ve çok fazla ağır, büyük
laflar edilmeye çok müsait olmadığını düşünüyorum. Çünkü bir saat, iki saat
içinde başlar ve biter.
KARAKUTU: Başlar ve biter ama varlığını devam ettirir.
ONUR ÜNLÜ: Evet, yani şu anda vcd, dvd falan filan format da var ama ontolojik
olarak bir filmi yanında taşıyamazsın. Kitabı taşıyabilirsin, döner bakarsın,
bir daha bakarsın, arkadaşına gösterirsin. Yani film öyle değildir. Onun için de
bazı ağır laflar etmeye çalışırsan e hiç içinden çıkılamayacak bir girdaba
dönüşebilir sinema. Onun için basit bir tane eli ayağı düzgün bir laf
söyleyebilirsem, evet, o, seyircinin bir yerinde kalır. Onun için de ben en
temelinde bu filmi yaparak neyi anlatmaya çalıştım? Bir insanın acziyetini
anlatmak istedim, hem karakter üzerinden hem de film karşısında seyircinin
düştüğü durum. Türk seyircisi hazırlıksız yakalandı bu işe. Kafalar karıştı.
Seyirci de aciz kaldı bu film karşısında. Çok büyük oranda biz bunu hesapladık,
hesaplayarak yaptık. Seyirci şaşırdı ne olduğunu anlayamadan başka bir şeyle
karşılaştı. Evet, bunlar risktir, bizim filmimizde seyirci nefes alamaz (bir
takım Amerikan kuralları vardır, genelde çalışır bunlar, böyle birer dakikalık
boşluklar verir, anlamsız boş planlar vardır, bir işe yaramayan diyaloglar
vardır ki seyirci o geçirdiği 30 dakikayı şöyle bir toparlasın, kafayı
sıfırlasın tekrar) Ama bizim filmimizde daha bir şeyin ne olduğunu anlayamadan
bir ikinci şey geliyor, bir üçüncü şey geliyor.
Filmi gördünüz, üst üste
düşünelim, işte kızla adam konuşurlarken adamın ağzından kan geldi, kız kustu
sonra yolda onu çevirdiler, sonra daha önce gördüğümüz bir araba geçişi
tekrarlandı, daha onu anlayamadan aynı sahne 3 kere tekrarlandı, kaybolduk yani.
Seyircilerin birçoğu kaldıramadı ve sıkıldı, ağır geldi, ne kadar anlamsız filan
diyorlar, çok kötü diyorlar, çok kötü değil film, kötü filmin ne olduğunu
biliyoruz, bu film kötü bir film değil. Evet en şahane filmi yapmadık, bir sürü
hatası var, eksiği var, bunların hepsini görüyoruz ama ortalamaya vurduğumuz
zaman çok karşılaşmadığımız bir şey çıkıyor ortaya.
Tekrar ediyorum; “Günahla
irtibatı kesilen iman kemale eremez.” Musa Rami’nin durumu biraz odur. Musa
Rami’nin yaptığı hatalar, yani günah işlemesi, ona doğru sürüklenmesi filan...
O, kâmil insan olduğunu düşünüyordu nerdeyse, o artistlikle filmin başında. Ama
hayır, öyle değilsin! Çünkü yeterince günaha girmedin. Yeterince günaha girmek
diye bir şey vardır. Evet, aşağının aşağısı diye bir tabir vardır, artistlik
yapma, akıllı ol, adam ol... Bu kadar basit bir şey filmin anlatmaya çalışmak
istediği.
KARAKUTU: Aksiyon filmi çekmek çok daha rahat, çok daha kolay demiştiniz.
Çaktırmadan şiddet nasıl bir şey, bunu biraz açar mısınız?
ONUR ÜNLÜ: Şöyle bir şey var, bu film çoğu yerde olan bitene vurgu yapmıyor. Bir
takım basit şeyler vardır sinemada, başka yerde olmayan olanaklar. Mesela şaryo
hareketleri, mesela kesmeler, mesela müzik, mesela sahnenin birden kararması
açılması gibi. Sen bunları anlattığın şeyleri vurgulamak için, altını çizmek
için kullanabilirsin ve bu popüler filmler zaten bunu yapar. Ben mümkün mertebe
olan bitene vurgu yapmak istemedim, sürekli, belirli bir mesafede durdum. Çok
fazla yakın plan yoktur mesela bu filmde, bel planlarla, boy planlarla, orta
ölçeklerle gider. Mesela kızın düştüğü sahneyi düşün, istismar etmek istesen o
sahneyi, gerilimli bir şekilde kızı gösterirsin, tak babaya yakın kesersin, tak
kız anne anne diye bağırır, tak bir daha pencereyi kesersin, çıkarsın yukardan
aşağıyı kesersin, kız tutunuyordur, eli pencereden kurtulmak üzeredir, eline
yakın kesersin, kız düşer, aşağıdan çekersin, yukarıdan çekersin anlatabildim
mi? Evet daha gergin bir sahne olur gerçekten. Zaten mısırcı sahnesi de onun
parodisidir. O anlamsız gerginliktir, evet biliyoruz onun patlamayacağını ama
işte böyle de yapılıyor seyirci! Anladın mı abi, demin küt diye düştü ama böyle
de yaparız buysa eğer mesele. Ama daha sakin durarak birisinin annesi, birisinin
kızı küt diye önlerine düştü. Ben bir kere sinemada seyrettim, bir kez de galada
seyrettim. Her ikisinde de çığlıklar yükseldi. Salonda “aaah” filan yapıyorlar,
çok fazla artistlik yapmaya gerek yok, çaktırmadan dediğim o, anlatabildim mi ne
demek istediğimi? Elinde kamera olanakları var diye bunların hepsini kullanmaya
çalışmanın alemi yok, daha sakin kullanılabilir bunlar.
KARAKUTU: Bu anlamda “ezber bozmak” ifadesi nerdeyse filmle özdeşleşti…

ONUR ÜNLÜ: Evet, o ifadeyi Haluk ağabey kullanmıştı. Ben hiçbir yerde bunu
söylemedim, o iddialı bir laf, ben öyle bir şey söylemem, söyleyemem de. Haluk Bilginer’in görüşüydü o. Gerçekten çok seviyor bu filmi, hakikaten çok seviyor
yani.
KARAKUTU: Bu konuda çok iyi olduğu için böyle bir cümle etmesi bence boşuna
değil. Türk sinemasında bir standart oluşturabilirse, yeni bir film yapacak
olanlar ya da bu işe soyunacak olanlar belli bir çıtayı tutturma zorunda
hissedecekler kendilerini. Bu anlamda önemli bir şey…
ONUR ÜNLÜ: Türkiye’de sinemacılar sinema üzerine düşünmüyorlar galiba, bir
hikâye düşünüyorlar, bir filmi nasıl çekeriz diye. Bu konuda gerçekten çok
yetenekli insanlar da var. Ama işte sinema nedir? Sinemanın ne tür olanakları
vardır? Bunları nasıl kullanırsak nasıl sonuçlar elde edebiliriz? Ontolojik
olarak sinema nedir? Niye var? Nasıl ihtiyaç oldu da 100 sene önce sinema denen
şey ortaya cıktı ve bu hale geldi? Nasıl yok olup gidecek? Bunların üzerinde
sinemacılar düşünmüyorlar. Biz bunlar üzerine düşünmeye çalışıyoruz. Polis, aynı
zamanda sinemanın ne olduğu üzerine düşünen bir film ve dolayısıyla da
düşündürten bir film. Film kendi kendisine refere ediyor. Ben bunun katkı
sağlayacağını düşüyorum çünkü bizim çok sevdiğimiz birçok filmde içten içe bu
vardır.
KARAKUTU: Yani Fellini’nin ya da Bertolucci’nin çıtasını belirleyen şey Luis
Bunuel’dir. Yaptığı sinemayla “şu seviyeyi tutturacaksınız” der. Böyle bir şey
Türk sinemasına gerekebilir, bu bir imkân, bu açıdan önemli tabi. “Film soru
sorar diyorsunuz” cevap vermeye kendinizi muktedir görmüyorsunuz. Ama “Bütün
cevaplar sendedir, saklama”diyor İsmet Özel. Peki bütün bu sorular
sorulabilecekse, bu işaretler bizi nereye götürecek?
ONUR ÜNLÜ: Cevap aramaya götürür abi.
KARAKUTU: Ama cevabı hiçbir zaman bulamayacağımızı biliyoruz.
ONUR ÜNLÜ: Hayır, ben öyle düşünmüyorum. İnsanın cevapları bulabileceğini
düşünüyorum gerçekten. Bakın şöyle bir şey var, “bildiğim tek şey hiçbir şey
bilmediğimdir” paradoksu var ya, bence bu paradoksla bizi yiyorlar abi, çünkü bu
böyle olsaydı kâmil insan diye bir şey olamazdı. Oysa…
KARAKUTU: Var mı kâmil insan diye bir şey?
ONUR ÜNLÜ: Her bilenin üzerinde bir bilen vardır. Demek ki var, tamam mı! Bu
rasyonalist ağabeyler, bu pesimistler “bildiğim tek şey hiçbir şey
bilmediğimdir” cümlesiyle bizi çok fena kandırıyorlar. Ben binlerce bilebilirim
çünkü bu kapasiteyle yaratıldım, herkes öyle yaratıldı. Bence bu, üzerine
düşünmeye değer bir şeydir. Biz her şeyi bilebilecek kapasiteye sahibiz. Fakat
bilginin yakıcılığı, ateşi ve bilen insanların içinde kötü niyetlilerin de
olması, o insanların bizi bilebileceğimiz fikrinden uzak tutmaya yönlendiriyor
olabilir.
Hani sadece onlar bilmeye devam etmek istedikleri için bizi “hiç bir
şey bilemeyeceksin, sen zaten boktan bir herifsin, salağın tekisin sen, ne
bilebilirsin ki” filan diye bir yere götürüyor olabilirler. Şu anda bir şey
bildiğimi iddia etmiyorum ama bu bir gün her şeyi bilebileceğim gerçeğini benim
elimden almaya yetmemeli. Biraz daha kendimize güvenli olmalıyız, biraz daha
cesur olmalıyız, biraz daha kafa tutmalıyız. Hallac yirmi yaşında Kuran’a karşı
bir kitap yazmaya çalışıyor biliyor musunuz?
KARAKUTU: Evet…
ONUR ÜNLÜ: Tabi… Kırmış hani, bunu onayladığımdan söylemiyorum ama mesela böyle
bir derdi var adamın. Evet yani bir manyaklıktır bu, nazire yazıyor Kuran-ı
Kerim’e. En sonunda ne oldu, yaktı kendini, kafasını kestiler… Şimdi kim çıkıp
diyebilir “Hallac hiçbir şey bilmiyordu”. Allah aşkına, yani nerde o delikanlı ?
Baba biliyor yani, tamam mı? Demek ki bilinebiliyor... Evet Hz. Ali “ilmin
yarısı bilmiyorum demektir” der. Ama bu başka bir şeydir; ilim sahibi, yani
gerçekten bilen bir insanın söyleyebileceği bir şey... Ayrıca “Her şeyin
üzerinde bir bilen vardır” ayeti de zaten beni durduruyor. Bana, bu şeyleri
söyleyen adama haddini bildiriyor.
Bu ikisi başka. Fakat bunlar dışında bizleri
bilen olmaktan alıkoymaya çalışıyor olabilirler böyle bir şüphem var evet ve bu
çok entelektüel bir düzeyde ve çok zekice yapılıyor. Aman neyse !... “Aldanma
şair sözü elbet yalandır”... Konuşuyoruz işte ama bunun da tadını çıkarmaya
çalışalım diyorum ben. Çok fazla ciddiye alıyoruz kendimizi abi. Ben böyle bir
kasıklık görüyorum işte.
Sinemanın bu kadar ciddiye alınması meselesine gelince... Sinema evet tabiî ki
elbette önemli, 100 bin kişiden 1 kişinin, 2 kişinin yapabileceği şeyler, öyle
ama boşver, geri kalanlar biz kendi aramızda konuşalım, delikanlı olalım, bu
kadar büyütmeyelim bu meseleyi ya, duvarlar muvarlar örüyorlar. Artık kimse şiir
sevmiyor, kimse şiir okumuyor, niye çünkü uzaklaştırıldı, anladın mı? Şiir
alındı, şiir diye yükseğe konuldu. Ama böyle değil ki, yani şiir hayat, sokak…
Bir şeyin üzerini bu kadar kapatırsan evet kimse şiir okumaz. Bana Enis Batur
kendisi anlatmıştı. Cemal Süreya’nın « Sıcak Nal »ı basıldığında 350 satmış
kitap. Süreya sağ daha, gelmiş geçmiş en büyük şairlerimizden biri öyle değil
mi? 350 satmış kitap 350. Ama şimdi 35 bin sattı, 2 sene önce Sevda Sözleri diye
bastılar Cemal Süreya’nın tüm şiirlerini. Gelsin alsın millet, katılsın şimdi
engelleme. Bu hep okumuşların ve yarı okumuşların, kendimi de dâhil ederek
söylüyorum, bu meseleleri kutsallaştırmasından kaynaklanıyor?
KARAKUTU: Bu da gerçeğin etrafını örtüyor. Gerçek biraz hafif kalıyor,
hakikatin etrafında örülen bir şey…
ONUR ÜNLÜ: Eyvallah, tabi ki benim dediğim de o zaten.
KARAKUTU: Madem şiirden açıldı o zaman şiirden devam edelim…
ONUR ÜNLÜ: Ben prensip olarak şiirimle ilgili konuşmak istemiyorum ama sizin
hadi bir soru hakkınız olsun. Büyük şairlerden birine “bu şiirde ne demek
istiyorsunuz” diye soruyorlar, o da “bir daha oku” diyor.
KARAKUTU: “Bu kediler Müslüman mı?” ( Bu hayvanlar müslüman mı
söylesene bebeğim )
ONUR ÜNLÜ: Şimdi bak... Bu dizeyi açıp bilinç düzeyinde yeniden söylediğinde
şiirin büyüsü kaçar, anlatabildim mi başka bir şeye doğru gider. Ama ben şöyle
bir şey düşündüm, çok basit bir şey düşündüm. Orda kötü bir adam düşündüm, kötü,
lanet bir herif. Kedilerse çok güzel hayvanlar. Düşün ki bir sahte peygamberin
bir kedisi var. Şimdi sahte bir peygamber kedi seviyor. Kedi sahte değil,
kedinin bir rabıtası var. Bu doğru, acayip değil mi bu durum ya? Bu tuhaf
geliyor bana, hani kedi gerçek, peygamber sahte ama onlar anlaşıyorlar. O ona
mama veriyor, kedi adamın peşinden gidiyor, adam uyurken o da onun yanında
uyuyor filan. O kedinin durumu ne? O kediye ne olacak? Orası çok acayip kritik
bir yer ve anlayamıyorum onu. Yani nasıl ikisi bir arada duruyor? Böyle bir şey
o, yani çok da derin bir mevzu değil, merak ediyorum sadece.
KARAKUTU: Şiirden soğumanızın sebebi nedir?
ONUR ÜNLÜ: Ben şiirden soğumadım. Ben Eskişehir’de okuyordum, şiir yazmaya orda
başladım, sonra buraya geldim. Benim hiçbir zaman hiçbir kimseyle edebiyat
bağlantım olmadı. Sadece 2–3 tane arkadaşım vardı. Şunu söylemek için
anlatıyorum, bunu hep söylerlerdi de ben anlamazdım, daha yaşım çok da gençti.
Ama buna rağmen şiirde bulunan iktidarın ne olduğunu net bir şekilde gördüm ve
acayip şaşkınlığa uğradım. Yani şiir gibi bir şeyin, tabi o zaman çok daha
romantik bakıyorsun, 23–24 yaşındayım, hani şimdi de kavrayamıyorsun, o zaman
hiç kavrayamıyorsun. Şiir, şair, bunların üzerine söylenenler, yazılanlar,
çizilenler çok şaşırttı beni. O noktada yazınla bir mücadele edecektim, yani bir
dur bakalım dedim. O ara kafama sinema girdi. Aklımın ucundan geçmiyordu benim
sinema. Hayatın böyle kötü gitmesi şairlerin işine yarar en basitinden, oradan
çıkarırsın hani, o sana malzeme verir. Ben ondan şikâyetçi değilim. Benim
şikâyetçi olduğum şey; ortam denen şeyin böyle acayip olması. Gerçekten beni çok
şaşırttı.
Ben şiirimin bu kadar çok okunduğunu da bilmiyordum, hakikaten çok okunuyormuş.
Çok gençsin, fark ediyorsun ki acayip çok okurun var, çok artistleşebilirdim.
Ama o zaman o şiir yazılamazdı. Tabiri caizse ben o zaman tırstım, mücadele
etmek lazım ama ona rağmen… Çok basit, insanî gerekçelerle biraz dışarıya
çekildim ama doğrusu bu değil, doğrusu o an mücadele etmek –peşinden gitmek-
tabiî ki ona rağmen, hani zaten okunan, beğenilen, çok sevilen bir şair olmanın
garantisine rağmen, daha iyi şiir yazmaya çalışmak… Büyük şairler böyle büyük
şairler oluyorlar. Ben iyi bir şair olarak kaldım, anlatabildim mi? Ama büyük
şair olmak başka bir motivasyon gerektiriyor.
KARAKUTU: Rimbaud’yu biliyorsunuz, yirmili yaşlarda terk ediyor şiiri. Sizin
hikâyenizde -gerçi az çok aldım cevabını- şiir mi sizi terk etti, siz mi şiiri
terk ettiniz?
ONUR ÜNLÜ: Bak çok net bir şey söyleyeyim. Ben hayatta hiçbir şeyi şiir kadar
sevmedim hiç sevmedim, sevmem de. Şiir kadar hiçbir şey beni heyecanlandırmadı.
İyi bir şiiri bitirmek kadar olağanüstü bir durum olamaz. Buna hiçbir şeyi
değişmem, çok samimi söylüyorum, 15 tane iyi filmi değişmem bir şiirime tamam
mı?
KARAKUTU: Röportajlarınızdan birinde “bir yönetmen bir şairin söyleyebileceği
sözü söylemeye çalışmamalıdır” demiştiniz. O zaman siz çıtayı düşürdünüz, şair
olarak söyleseydiniz daha yüksekten bir şey söylemiş olurdunuz.
ONUR ÜNLÜ: Olabilir ama bu tercihtir. Öyle gerekti, onu yaşadım, bir tercih
yaptım. Evet olabilir, ben daha değerli bir şey söylüyorum demiyorum ki, o zaman
da değerli bir söz söylediğimi düşünerek söylemiyordum. Onu düşünmeden bir söz
söylersin, onun ne kadar değerli olduğu zaman içinde oturur. Evet çıta
düşürmekse bu düşürdüm yani ondan gocunmam. Savunulacak bir tarafı yok. Evet
bence çok daha ağır bir iş şiir tâbii ki. Ama şu var bir film yapmış biri olarak
da şunu söyleyeyim, bir film yapmak da hiç hafife alınacak bir şey değil
gerçekten. Son noktada şiiri kendi kendine yazarsın. İyi bir şiirim vardır deyip
taş çatlasa 15 liralık kağıt ve kalem harcarsın ama…
KARAKUTU: Tam burada, sözün gücü mü, sinemanın gücü mü?
ONUR ÜNLÜ: Sözün tabi… 50 sene sonra sinema minema yok. Şiir 3 bin senedir var,
devam da edecek. Daha önce de söylemiştim, sinema başka bir şeye dönüşerek yok
olacak, fikrim budur.
KARAKUTU: “İyi bir yönetmen çok tatlı bir şeydir çok da önemli bir şey
değildir.” Bunu tersinden önem atfetmek olarak okumuyamayız o zaman. Değil mi?
ONUR ÜNLÜ: Tâbii ki… Öyle bir şey düşünme zaten. Önem atfedildiği için
söylüyorum bunu ben, kendim atfettiğim için değil. Söylediğim kutsiyet meselesi,
onu hep kendi aramızda konuşuyoruz. Gerçi arkadaşlarım benim kadar acımasız
bakmıyorlar meseleye. Ama bir grup insan var ki sinemaya ciddi kutsiyet
atfediyorlar. Kendilerini de kutsamış oluyorlar böylece. Bir takım sinemacılar
ve bir takım şairler ve bir takım bilmem neler… Çok da boktan adamlar var işin
içinde. O kadar boktan şairler de gördüm, onu da söyleyeyim.
KARAKUTU: Bir insan ne kadar köşeye sıkışabilir, sıfıra ne kadar inebilir, ne
kadar dibe vurabilir, bunu filmde göstermek istemişsiniz. Bu aynı zamanda modern
insanın en önemli açmazlarından biri. Filmi seyretmek belki kendine ait bir
farkındalığa sebep olacaktır. Bu anlamdaki şiddet anlayışınızı önemsiyoruz.
Cevabı bulacağımıza dair bir garantimiz yok fakat cevabı bulacağımıza dair ümit
etmemizi bize telkin veriyor.
ONUR ÜNLÜ: Bence film umutsuz bitiyor.
KARAKUTU: Evet ama kendi hayatımıza dair bir çıkış yolu aramamız gerektiğini
telkin etmiyor mu?
ONUR ÜNLÜ: Evet, ediyor olabilir ama işte şunu söylüyorum, ben bulamadım, siz
bulursanız bana söyleyin kardeşim diyorum, ben bilemedim.
KARAKUTU: O yüzden sinemadan çıktığımız zaman kafamızda net bir şey yok.
Sadece elimizde tek gerçek var: Sinemada 2 saat vakit kaybettim, tek gerçek bu.
ONUR ÜNLÜ: Evet, doğru bravo aynen. Bir de gittiğin sinemaya göre kaç paraysa
14 milyona da sinema var 6 milyona da var. Tâbii ki kalmayacak, ne münasebet,
zaten 10 milyon lira. Sen geleceksin, ben sana 10 milyona tüm gerçeği
söyleyeceğim, söyler miyim yahu! Hani bilsem bile söyler miyim o paraya? Söyler
miyim hiç? Kafanı karıştırıp kalırsın öyle. Bilsem de söylemezdim. Bir gün
bilirsem de onu film yoluyla filan söylemem zaten. Bu sırdır, sır açıklanır mı
yahu?
KARAKUTU: Söyleyemezsiniz de. Çünkü başkasının da anlayabilecek durumda
olması lazım. Şems Bağdat’a birini aramaya gidiyor. Adamın ön ismi zındık. Kötü
anılıyor yani. Ama adam hakikat ehli. Şems de, daha önce hiç görmediği bu adamın
zındık değil sıddık olduğunu biliyor. Uzun süre arıyor, arıyor, bulamıyor. Uzun
zaman aradıktan sonra adamın kapısına varıp selam veriyor. Adam başını
kaldırmadan şöyle diyor: “Sen kim oluyorsun da beni sıddık diye çağırıyorsun?”
Yani hiç konuşmadan, hiç kelime sarf etmeden biri öbürünün hangi hakikate sahip
olduğunu biliyor. Hakikate ulaşmış birinin o hakikati anlatma gibi bir derdi
olamaz, yani böyle bir şeye de düşmez zaten.
ONUR ÜNLÜ: Eminim zındık deniyorsa mutlaka hayırlı bir adamdır. Bilen söylemez
söyleyen bilmez, derler. Bu kadar çok konuşuyorsun, bilsen susarsın.
Bilmenin
son noktasıdır susmak.
* * *
Röportaj çözümünde yardımcı olan üyelerimiz Kübra, Ness ve yasmin'e
teşekkürlerimizle.