Hegel'in dediği gibi, 'ruh', kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi
sanatkardır. Yavuz Çetin böylesi ruhlardandı. 'Yaşamak istemem aranızda!'
çığlığını atarken, içimizden bir Nilgün Marmara acısı geçirmişti.
'Sadece ölümüyle manşet olan sanatçı' ifadesini kim kullandı bilmiyorum ama,
'manşet'leri köktenci biçimde dışlayan biri olarak Yavuz Çetin'inki
umursamazlıktan çok bir isyandı. Nurettin Topçu'nun 'isyan ahlakı'nın
sınırlarına girebiliyordu. Geçenlerde bu sayfalarda Süleyman Seyfi Öğün'ün
Gandhi'den hareket eden nefis bir yazısı yayımlandı. Öğün hoca yazısının bir
yerinde şöyle diyordu: '(...) Politika-ahlak-insanilik ilişkisinin inşası,
ahlaki doğrultuları Efendi-Köle diyalektiğinin doğurduğu bir gerilimin dışında
inşa etmeyi öncelikli kılıyor. Bunun ön koşulu ise her türüyle savaşı ilkesel
düzeyde reddetmekten geçiyor.
Mahatma Gandhi'nin esaslı duruşlarından birisi buydu. O kendisini İngiltere ile
savaş halinde ya da İngiltere'yi düşman olarak görmüyordu. O, hakkında yazılan
bir kitabın başlığında olduğu üzere "Silahsız Bir Savaşçı" değildi. Çünkü savaşı
ya da onun çığırtkanlığını yapan mücadeleye inanmıyordu. Bu duruşu kendiliğinden
ahlakiydi. Bize ahlak yapmak ile ahlakilik arasındaki derin farklılığı
gösteriyordu. Onun duruşu, ahlakı yapılan bir duruş olmadığı için ahlakiydi.
Gandhi'nin ahlakiliği bir tür kayıtsızlık üzerine oturur. Bu da J.Baudrillard'ın
aktardığı bir durumu hatırlatıyor. Latin Amerika'da İspanyol sömürgecileri
topluluğuyla karşılaşırlar. Bu topluluğun (Alakaluflar) dilinde "yabancı" aynı
zamanda yok anlamına gelir. İspanyollar ne yaptılarsa da bu topluluğu
denetleyememişlerdir. Çünkü onlar asla yeni gelenlerin yüzüne bakmamışlar,
söylediklerini işitmemişler ve günlük işlerine devam etmişlerdir. Gandhi'nin
yaptığı bir bakıma bu topluluğun yaptığının rafine karşılığıdır.(...)'
Bilge kişilik...
Yavuz Çetin'in tepkiselliği (giderek şiddetli biçimde isyanı) bu 'kayıtsız'a
doğru evrilmiş olsaydı, belki de Boğaz Köprüsü'nden naaşını d(s)erin ve karanlık
sulara fırlatmayacaktı. Bu mutlak umursamazlığın sufi gelenekteki karşılığı 'sekine'dir.
Sekine'nin sözlük anlamı, 'karar, rahat, sakinlik, dinlenme, yerleşme, gönül
rahatlığı, kendisine güven, düşmanlarına korku verme'dir. 'Büyük Huzur' anlamına
gelen ıstılahî yönünü ise doğru yansıtabilmek için Guénon'un bir belirlemesine
başvurmak yerinde olacaktır. İslâm Maneviyatı ve Taoculuğa Giriş adlı eserinde
Guénon şöyle der: "Kozmik çarkın merkezine yerleşmiş olan bilge kişi, bu çarkı,
görülüp fark edilemez bir biçimde, onun hareketine katılmaksızın, yalnızca
varlığıyla hareket ettirir. Onun mutlak ilgisizliği, kendini her şeye egemen
kılar, çünkü artık hiçbir şeyle etkilenemez. 'Mükemmel Sessizlik'e ulaşmıştır.
Hayat ve ölüm onun için birdir. Evrenin çökmesi hiçbir şekilde onun
telaşlanmasına neden olmaz. İnceden inceye, iç denetim yapa yapa, o değişmez
gerçeğe ulaşmış, biricik evrensel ilkeyi tanımayı başarmıştır. Varlıkları
alınyazılarına göre serbestçe hareket etmeleri için kendi kendilerine bırakır.
Kendisi ise bütün yazgıların merkezinde hareketsiz durur. Bu iç durumun zahirî
belirtisi, 'sarsılmazlık'tır. Zafer uğruna savaş halindeki bir ordunun üzerine
tek başına saldırıya geçen bir kahramanın sarsılmazlığı değil elbet, ama
gökyüzünden, yeryüzünden ve bütün varlıklardan üstün olan, kendisinin hiç bağlı
olmadığı bir bedende duran, duygularının kendisine sağladığı görüntülerden
hiçbirisini göz önünde bulundurmayan, hareketsiz ünitesinde, evrensel bilgisiyle
her şeyi bilen ruhun sarsılmazlığıdır bu."
Türkiye'nin en yetenekli ve mustarip gitaristi Yavuz Çetin'in hali, bu 'sarsılmazlık'tan
çok, bir geri püskürtme idi. İntiharını haber veren şarkısında şöyle diyordu:
'Bana öğretilen her şey/Bana önerilen her şey/Bana dayatılan yaşantı/İşe yaramaz
bir çöplük/Yarattığınız sistemler/Kullandığımız yöntemler aranızda/Belki de
terslik bende/Yapamadım bu düzende/ Kaçacak delik arar oldum/Sürüngenler
şehrinde/Eğitilmiş köpekler/Doymak bilmez maymunlar/Yaşamak istemem artık
aranızda/Benden bir ruhsuz yaratmayı/Nasıl başardınız/ Benden bir hissiz
yaratmayı/Nasıl başardınız/Benden bir uyumsuz yaratmayı/Nasıl başardınız/ Benden
sizden biri yaratmayı/Nasıl başardınız/Yaşamak istemem artık aranızda'
Müzisyeni oynayan çocuk...
Yaşamadı da... Bir başka güzelim şarkısında dediği gibi, bu 'oyuncak dünya'dan
otuz bir yaşında ayrıldı. Bu oyunu kolay buluyordu: Kır ve dök, yap ve boz/
Yeniden başla/Hepimiz çocuklarız aslında... Doğruydu, 'kimimiz askercilik
oynuyorduk, kimimiz hırsız ve polis, kimimiz evcilik oyunu...
Yavuz Çetin ise 'müzisyen'i oynadığının bilincindeydi. Bu, haddini bilmektir ve
dünyanın bir oyun, bir oyalanma olduğunun farkında olmaktır. Ama bazı çocuklar
hiç uslanmıyorlardı ve hep 'oyunbozan'dılar. Durmadan üzdüler diğer çocukları ve
oyunun kuralları bozuldu. Dünyanın sadece 'oyuncak' değil, 'satılık' olduğunu da
ondan öğrendik. 'Türkçe(de) rock' sorununa Yavuz Çetin'in katkısının bedeli acı
oldu. Bizatihi kendini adadı o.
Türkiye'nin ilk blues gitaristi şarkılarını söylediği Kadıköy'deki Shaft Blues
Rock Bar'a o gece gelmedi, Nilgün Marmara gibi boşluğa bıraktı bedenini.
Marmara'nın balkondan atlarken hiç bağırmadığı söylenir. Yavuz Çetin yeterince
bağırmıştı yaşarken. Bu soylu 'muhalif'in (muhalefet iktidarın parçası
değildir!) sözleri kızgın etinin içinden geçerek kanla yazılıyordu. Bu yüzden
sırrı şöyle fısıldıyordu: 'yaşadığım her şey benim için bile sır /kimse
bilemez/kim gerçek, kim hayal/kim oyun oynuyor /kimse bilemez/ güzel olan olan
her şey neden çabuk biter/ kimse bilemez...'
Zaman
18 Mart 2007