Aşağıdaki yazı 28 Şubat kararından bir hafta sonra kaleme alınmış, 8 Mart
1997 tarihinde Son Sayfa Yazısı başlığını taşıyan sütunumuzda yayınlanmıştı. O
gün ve halen darbecilerin yanında yer almakla birlikte demokrasi havarisi rolünü
oynamaktan vazgeçmeyenlere ithaf sadedinde, yeniden yayınlıyoruz:
Gorbaçov'a karşı asker, tankları harekete geçirdiğinde, o günün Rusya
Federasyonu, bu günün devlet başkanı Yeltsin, tanklardan birinin üstüne çıkmış
ve bu hareketi oradan cesurca protesto etmişti. Bu olayın yankıları Türkiye'ye
ulaştığında şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Demirel kendisine
kinayeli atıflarda bulunulduğunu varsayarak ve 12 Eylül darbesini ima ederek: “O
gün tankların üstüne çıkması gereken kişi ben değildim” defini ileri sürmüştü. O
sıralarda, demokrasi havariliğine soyunmuş olan daha başkaları da Türkiye'de bir
daha ortalıkta tanklar görülürse tankın üstüne çıkacak ilk kişinin kendisi
olduğunu ilan etmişti. Fakat bu gün, o aynı kişilerin tankların üstüne çıkarak
protesto etmelerinin yerine, o tankların operatörlüğüne sıvanmış oldukları
müşahede ediliyor. Hükümetin icraatıyla ilgili olarak muhalefetin veya
muvafakatin tespit ettiği pürüzler varsa, bu pürüzlerin giderilmesi merciinin ve
mekânının Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğu hatırlatılacağına, o günün
demokrasi havarileri, hükümetin, tanklara boyun eğmesi gerektiğini tavsiye
ediyor.
Bu satırların yazarının öteden beri savunduğu bir tezi var: demokrasi olsun,
laiklik olsun, başka sosyal veya siyasal kurumlar olsun, birileri hadi biz de
böyle kurumlar kuralım demekle kurulmuş olmuyor.
Aslında son aylar boyunca laiklik çığırtkanlığı yapanların neye karşı ve neyin
yanında durarak neyi protesto ettiğini anlamak mümkün değildi. Laikliğin elden
gittiğini veya gideceğini ileri sürenlerin, aslında, bir türlü içlerine
sindiremedikleri olay Refah Partisi'nin hükümet ortağı olması keyfiyeti idi.
Burada, bazı RP yöneticilerinin münferiden sergiledikleri basiretsizlikleri
savunmaya ve onları haklı kılmaya çalışma gibi bir niyetim yok. Onlar, başka bir
düzlemde konuşulabilir ve değerlendirilebilir. Şimdi belirlenmesi gereken husus,
Meclis platformunda aranması gereken çözümün Meclis dışına taşırılması çabası ve
bu çabaya RP dışında herkesin ortak çıkma hevesinin görülmesidir. İşte tam da bu
nokta, bizim, bu ülkede henüz demokratik kültür ortamının mevcut bulunmadığını
ileri sürmemize yol açıyor.
Demek ki, demokrasi de despot ve jakoben yöntemlerle dayatılamıyor. Kafası 1930
modeli yöntemlere alışmış ve o yöntemlerin özlemi içinde bulunanlaraysa, ne
demokrasi konusunda, ne başka herhangi bir siyasal konuda laf anlatmanın ve bir
uzlaşma zemini bulmanın mümkün olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış bulunuyor.
Ama asıl tuhaflık bazı mahfillerde MGK'nın kuruluşu ve görevleri ile ilgili
hususlardaki kafa karışıklığıdır. Bu mahfiller, MGK'yı, sanki Başbakan'ın
dışında ve hatta ona karşı bir kuruluşmuş gibi mütalâa etmekte bir sakınca
görmemişlerdir. Başbakan'ın toplantıdan üç gün sonra kararı imzalamasını, bu
kararı imzalamayacağı biçiminde yorumlayanlar, bir yandan MGK ile Başbakan'ı
birbirinden farklı saflarda yer alıyormuş gibi göstermenin ötesinde,
birbirlerine muarız iki tarafmış gibi de göstermişlerdir. Oysa Başbakan, bu
kurulun, icabında başkanlığını da üstlenmekle görevlidir.
Bazı siyasî parti liderlerinin MGK'ya hangi gözle baktıkları ve onu nasıl sadece
askerî cihetin bir sözcüsüymüş gibi gördükleri de bu münasebetle ortaya çıkmış
ve Türkiye'nin siyasetini yürütenlerin nasıl bir vahim zihin karışıklığı içinde
bulunduklarını göstermesi bakımından ibretamiz bir manzara sergilemiştir. Bu
zevatın telakki tarzına göre MGK yasaların kendine verdiği görevlerin de üstünde
ve ötesinde görevler ve işlevler yüklenmiştir ve yüklenmelidir de. 28 Şubat'ta
alınan kararları MGK'nın askeri cihetinin hükümete ve sivillere bir dayatması
biçimindeki yorumları, bu telakki tarzının uç ve doruk noktasını oluşturmuştur.
Gene de soğukkanlılığımızı kaybetmeden şu hususun vurgulanmasının yerinde
olacağını belirtelim: Her şeye rağmen, bazı siyasî parti başkanlarının MGK'ya
atfettikleri görev ve sorumluluklar, onların telakki tarzına uygun düşüyorsa,
bu, demokratik olduğunu ileri süren bir siyasal rejimin kendini sorgulamasına
fırsat sayılmalıdır. Yok eğer MGK'nın görevleri ve sorumlulukları yasalarda
yazılanlardan ibaretse, bu durumda da bu kurulun yerinin ve kompozisyonunun
sarahate kavuşturulması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.
Yenişafak
01/03/2007