Tankın üstüne kim çıkacak?
Tarih: 03.03.2007 Saat: 05:12
Konu: Siyaset


Aşağıdaki yazı 28 Şubat kararından bir hafta sonra kaleme alınmış, 8 Mart 1997 tarihinde Son Sayfa Yazısı başlığını taşıyan sütunumuzda yayınlanmıştı. O gün ve halen darbecilerin yanında yer almakla birlikte demokrasi havarisi rolünü oynamaktan vazgeçmeyenlere ithaf sadedinde, yeniden yayınlıyoruz:



Gorbaçov'a karşı asker, tankları harekete geçirdiğinde, o günün Rusya Federasyonu, bu günün devlet başkanı Yeltsin, tanklardan birinin üstüne çıkmış ve bu hareketi oradan cesurca protesto etmişti. Bu olayın yankıları Türkiye'ye ulaştığında şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Demirel kendisine kinayeli atıflarda bulunulduğunu varsayarak ve 12 Eylül darbesini ima ederek: “O gün tankların üstüne çıkması gereken kişi ben değildim” defini ileri sürmüştü. O sıralarda, demokrasi havariliğine soyunmuş olan daha başkaları da Türkiye'de bir daha ortalıkta tanklar görülürse tankın üstüne çıkacak ilk kişinin kendisi olduğunu ilan etmişti. Fakat bu gün, o aynı kişilerin tankların üstüne çıkarak protesto etmelerinin yerine, o tankların operatörlüğüne sıvanmış oldukları müşahede ediliyor. Hükümetin icraatıyla ilgili olarak muhalefetin veya muvafakatin tespit ettiği pürüzler varsa, bu pürüzlerin giderilmesi merciinin ve mekânının Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğu hatırlatılacağına, o günün demokrasi havarileri, hükümetin, tanklara boyun eğmesi gerektiğini tavsiye ediyor.

Bu satırların yazarının öteden beri savunduğu bir tezi var: demokrasi olsun, laiklik olsun, başka sosyal veya siyasal kurumlar olsun, birileri hadi biz de böyle kurumlar kuralım demekle kurulmuş olmuyor.

Aslında son aylar boyunca laiklik çığırtkanlığı yapanların neye karşı ve neyin yanında durarak neyi protesto ettiğini anlamak mümkün değildi. Laikliğin elden gittiğini veya gideceğini ileri sürenlerin, aslında, bir türlü içlerine sindiremedikleri olay Refah Partisi'nin hükümet ortağı olması keyfiyeti idi.

Burada, bazı RP yöneticilerinin münferiden sergiledikleri basiretsizlikleri savunmaya ve onları haklı kılmaya çalışma gibi bir niyetim yok. Onlar, başka bir düzlemde konuşulabilir ve değerlendirilebilir. Şimdi belirlenmesi gereken husus, Meclis platformunda aranması gereken çözümün Meclis dışına taşırılması çabası ve bu çabaya RP dışında herkesin ortak çıkma hevesinin görülmesidir. İşte tam da bu nokta, bizim, bu ülkede henüz demokratik kültür ortamının mevcut bulunmadığını ileri sürmemize yol açıyor.

Demek ki, demokrasi de despot ve jakoben yöntemlerle dayatılamıyor. Kafası 1930 modeli yöntemlere alışmış ve o yöntemlerin özlemi içinde bulunanlaraysa, ne demokrasi konusunda, ne başka herhangi bir siyasal konuda laf anlatmanın ve bir uzlaşma zemini bulmanın mümkün olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış bulunuyor.

Ama asıl tuhaflık bazı mahfillerde MGK'nın kuruluşu ve görevleri ile ilgili hususlardaki kafa karışıklığıdır. Bu mahfiller, MGK'yı, sanki Başbakan'ın dışında ve hatta ona karşı bir kuruluşmuş gibi mütalâa etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Başbakan'ın toplantıdan üç gün sonra kararı imzalamasını, bu kararı imzalamayacağı biçiminde yorumlayanlar, bir yandan MGK ile Başbakan'ı birbirinden farklı saflarda yer alıyormuş gibi göstermenin ötesinde, birbirlerine muarız iki tarafmış gibi de göstermişlerdir. Oysa Başbakan, bu kurulun, icabında başkanlığını da üstlenmekle görevlidir.

Bazı siyasî parti liderlerinin MGK'ya hangi gözle baktıkları ve onu nasıl sadece askerî cihetin bir sözcüsüymüş gibi gördükleri de bu münasebetle ortaya çıkmış ve Türkiye'nin siyasetini yürütenlerin nasıl bir vahim zihin karışıklığı içinde bulunduklarını göstermesi bakımından ibretamiz bir manzara sergilemiştir. Bu zevatın telakki tarzına göre MGK yasaların kendine verdiği görevlerin de üstünde ve ötesinde görevler ve işlevler yüklenmiştir ve yüklenmelidir de. 28 Şubat'ta alınan kararları MGK'nın askeri cihetinin hükümete ve sivillere bir dayatması biçimindeki yorumları, bu telakki tarzının uç ve doruk noktasını oluşturmuştur.

Gene de soğukkanlılığımızı kaybetmeden şu hususun vurgulanmasının yerinde olacağını belirtelim: Her şeye rağmen, bazı siyasî parti başkanlarının MGK'ya atfettikleri görev ve sorumluluklar, onların telakki tarzına uygun düşüyorsa, bu, demokratik olduğunu ileri süren bir siyasal rejimin kendini sorgulamasına fırsat sayılmalıdır. Yok eğer MGK'nın görevleri ve sorumlulukları yasalarda yazılanlardan ibaretse, bu durumda da bu kurulun yerinin ve kompozisyonunun sarahate kavuşturulması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.


Yenişafak
01/03/2007







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=2780