İthamlar, hakaretler, övgüler, dersler
Tarih: 28.02.2007 Saat: 23:54
Konu: Alev Alatlı


İsmail, Erkin, Hilâl, Barış, Çağrı, Rengin...
'Emre Aköz, bu 'palavra' hakaretiyle, tazminata mahkûm olmayı hak ediyor." diyorsunuz. Hadi, diyelim, kendisi araştırmaya üşendi, "sizi arayıp, kaynak doğrulaması yapabilirdi," Birinci yanılgınız bu.



Yapmazdı, yapamazdı; çünkü "Marine Corps" vurgusuyla İngilizceye hakimiyetini hatırlatan bir adam, "şehadetname" sözcüğünü es geçip, makalesini, metnin hiçbir yerinde geçmeyen "yemin" kelimesi üzerine inşa etmeye durmuşsa şayet, bileceksiniz ki, amacı, üzüm yemek değil, Batılılaştırmacı liberal aydınlarımızın "politically correct" (1) telkinlerine çomak sokmaya kalkışan bağcının "güvenilirliğini" sarsmaktır.

Hiç sanmayın ki, şehadetnamenin sayısız kaynaklarından birini akabinde yayınlamış olmamız, beni "uydurduğu palavraları" internette dolaşıma sokan "üç-beş fırlamadan" ya da "o karanlık tiplerden" biri çamurundan kurtarırken, Kürşat Bumin ve/veya Emre Aköz tipolojilerinin yüzleri kızaracak, af dilemenin bir yolunu bulmaya çalışacaklardır. Bu da olmayacak; zira, "şu anda dünyanın en büyük ordusunun askerleri"nin hamuruna ilişkin sarsıcı bir bilgiyi Türkçeleştirerek sunmak, her ne pahasına olursa olsun durdurulması gereken bir ezber bozmak girişimi faslındandır. Nitekim, "artık çok geç," diye hayıflanmaktadır, Bumin olanı, "'şehadetname' yapacağı kötülüğü fazlasıyla yapmış durumda şimdiden." Yani? Yani, "Zaman okurları (bu gazetenin Kurtlar Vadisi ilgisini irdelemek gerekir) 'şehadetname'yi bildikleri gibi anlayıp 'Ben de 'marine' olmak istiyorum' diye çoktan ayağa kalkmış bile..." Tercümesi: Zaman okurları, anneleri tarafından sakınılması gereken özürlüler olup, en ufak bir tahrikte kalkınabilecek nitelikte insanlardır. Bundan daha vahimi, "kötülük akan 'şehadetname'"nin sahiciliğinin kanıtlanması, bu ülkede yeni bir farkındalığın yaratılması anlamına gelebilir. Neresinden baksanız, 21. yüzyılın en güçlü silâhıdır bilgi ve er ya da geç, gerçeklerle silâhlanabilir, yüreklerindeki savaşçıyı uyandırmaya soyunabilirler insanlar. O halde, Erkin'in demesiyle "yüzünü çağının gerçeklerine dönüp, kötülüğün gözlerinin içine bakabilen" birilerinin serpilmelerine izin verilmemeli, öğretilmiş çaresizliğin bu topraklarda hüküm sürmeye devam etmesi sağlanmalı, yitirdiğimiz özgüvenin yeniden tesis edilmesine engel olunmalıdır.

Ülkemin Bumin'leri, Aköz'leri..!

Bu konuda fevkalâde başarılı olunduğu yadsınamaz. "İnsanlar 'Mega Machine'i yıkmayı hayal etmeyi bıraktı," diyor, Erkin, "Onu 'default' (hatta de facto) olarak kabul ediyor herkes, ucundan bir parça kopartmayı veya zarar vermeyi bile denemiyor kimse. Herkes sistemin içinde doğuyor ve sistem için çalışmayı hayal ediyor -onsuz bir yaşamı hayal eden ütopyalar bile son yıllarda hiç yazılmıyor neredeyse. İnsanların para ve iktidar hırsıyla davranmadıkları her ütopya 'çocukca' kabul ediliyor ve üzerinde konuşmaya değer bulunmuyor. Bu durumda hayal etme gücü ve isteği elimizden alınmış durumda. Bırak, 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın lâfını,' artık insanlar 'biz, yılanın midesindeki asalaklarız, yılan ölürse biz de ölürüz' diyorlar." Ey, hayatı göğüslemeye gelince, sıradanlaşan Aköz'leri, Bumin'leri ülkemin! Ne zaman ayacaksınız tek kutuplu dünyanın genç dimağlardaki yıkıcı etkilerine? De ki, aydınız, yüreğinizde savaşçıyı uyandırmaya gücünüz yetecek mi?

Barış'ın Erkin'e tümüyle katılmaması refahlatıcı: "Bu 'Mega Machine' konusunu edebiyat alanında çok fazla takip edebildiğim söylenemez. Ama sana son on senede vizyonda olan üç film söyleyebilirim. Fight Club, American Beauty ve Matrix. Fight Club'da finans merkezlerinin bombalanması radikal, American Beauty'de daha naif; ama bence daha etkili ve nihayet Matrix'te çok doğrudan bir biçimde 'Mega Machine'e saldırıldığını düşünüyorum. Bu filmlerin hepsi de kült filmler arasına girmiştir. 'Ama bu filmler sadece saldırmıştır, yıktığının yerine alternatif göstermemiştir diyorsan ona, katılırım."

Hayal etme gücü ve isteği elimizden alınmış durumda, öyle mi? Nasıl alınmasın ki? "Gençlere 'Viril' olmak zorunda olduklarını, bu doğrultuda bir cesaretle donanmaları gerektiğini hatırlatıyor" olmanın estirdiği fırtınaya bakar mısınız? Nasıl bir telkini alkışlardınız, Kürşat Bey? "Viril" değil, "sümsük" ol, ey Türk genci! Gözlerini yerden kaldırma, dünyayı tanıma, bilme ki, maskarası olasın! Bu mudur?

Neyse ki, Barış'ın "ilkel komünizm üzerinde parlayan hayal" ütopyası hâlâ diri. "Aklımdan kesinlikle 'hilâl' geçiyordu; fakat 'hayal' yazmışım," diyor, "Çok hoşuma gitti doğrusu. Bilinçaltımın oynadığı oyun :)" Buna karşın, Barış değil, Erkin haklıysa, Batılılaştırmacı liberal, çağdaş aydınlarımızın bir sonraki hamleleri sadece Alatlı'yı değil, "kötülük akan 'şehadetname'nin özgün kaynağını da "gözden düşürmek" olmalıydı. Öyle de oldu. İbretlik şehadetnameden "Deniz piyadelerine ilham veren... Gerçekten sevdiğim bir şiir" diye bahseden, internette uzun saatler aradıktan sonra "tonlarca"sını bulmayı başardığı benzeri mesajlarının arasından seçtiğini söyleyen Amerikalı genç tertibin başına patladı kabak. O gece annesiyle birlikte karargâhtaki "Aile Gecesi'ne katılacaklarını" sevinçle bildiren m arine adayını, ne idüğü belirsiz "piyadenin biri" olarak hükümsüzleştirirlerken, delikanlının özel bloğunda "döktürdüğü satırların tanıklığını" marjinalleştirmeye durdular.

Bir psikolojik savaş taktiği...

Kim bilir, belki de "dünyanın en büyük ordusunun askerleri"nin hamurunun yoğrulmasında "ilham veren bir şiirin" yerini hiçbir resmî yeminin tutamayacağını anlamışlardır. Amerikan Deniz Piyadeleri'nin "kötülük akan 'şehadetname'lerinden çok, onu gündeme taşıyan makaleden gocunmaları bundandır. Rengin'in, mesela, "Bence Alev Hanım, siz de özellikle yazdığınız bu son yazıdan sonra bir özeleştri yapmalısınız, bunu sizden rica ediyorum" uyarısına zemin hazırlamaları da cabası. "Siz de" vurgusu bile, "kötülük" üretmekte şehadetnamenin ikinci plâna atıldığının kanıtıyken, "Buradaki okurlarınızın tezahüratlarına kapılmadan, bu özeleştiriyi yapmalısınız..." diyor. Okurların tezahüratına kapılmak, öyle mi? Rengin'i tanımasam, adımı birileriyle karıştırdığını düşüneceğim! Hatırlarsanız, en esprili mektuplardan birisi adını "Marcel Proust" diye imzalamış olan bir okurdan geldi:

"Faşizm böyle bir şey işte!" diyordu. "Ben de 'marine' istiyorum, ben de destan istiyorum, Amerikalılar yerine dünyaya benim ırkım hükmetmeli... Bu hanımefendinin derdi, tasası bu ve kendisi 'gerçek' aydın... Savulun bizim Ernst Jünger'lerimiz geliyor, Alev Alatlı, Nihat Genç ve daha niceleri, savulun geliyorlar!"

Kavminin "mağdurlar" olduğunu söyleyen (2) birisi için, ne hoş bir temenni değil mi, Amerikalılar yerine ezilmişlerin hükmetmeleri dünyaya? Şimdi bir de bu yorumun Kürşat Bumin tarafından kesilip-biçilmiş haline bakın: "Okur mesajları"ndan birisi özellikle ilgimi çekti. Bu dikkat çekici mesaj, memlekette 'enteresan' arzuların belirdiğine işaret ediyordu. Şu mesaj yani: 'Ben de 'marine' istiyorum, ben de destan istiyorum. Amerikalılar yerine dünyaya benim ırkım hükmetmeli. Bu hanımefendinin derdi, tasası bu ve kendisi 'gerçek' aydın... Savulun bizim Ernst Jünger'lerimiz geliyor, Alev Alatlı, .... ve de niceleri savulun geliyor..."

Koskoca adamın okuduğunu anlamaması mümkün mü? Değil elbet. Ar damarı çatlamayagörsün, yapamayacağı hile yok insanoğlunun! "Mesajın sadece ilk bölümüne değil, Junger'ler isteyen ikinci bölümüne de dikkat!" diye sürdürüyor, "Alev Alatlı'nın Jünger'liğini tartmak, bu konuda laf etmek benim işim değil. Ama demek ki, ilk romanında 'cephe'nin cazibesinden de söz eden, Nazilere yaklaşan ve sonunda bireysel anarşizmde karar kılan Junger'in benzerlerine kavuşmak isteyen okur da var artık memlekette... 'Milli Edebiyat'ın inceltilmesi zamanının gelip geçmekte olduğunu dile getiren okur yani..."

Harcıâlem bir psikolojik savaş taktiği: hasmının önüne tuhaf bir cisim fırlat, o, cismin ne olduğunu anlamaya çalışırken, sen nihai darben için zaman kazan. Şekilde görüldüğü gibi, bu defa Ernst Jünger isimli Birinci Dünya Savaşı kahramanıdır, o "tuhaf cisim."

Mesele, arı kovanına çomak sokmak...

Özeleştri önermişti ya, Rengin, yapalım bakalım: "Kurtlar Vadisi'ni saatler süren reklamlara dayanamadığım için izlemedim, ama DVD'sini gördüm. Türk sinemasının belki de ilk kez, marjinal olmayan kaygılara seslenebildiğini düşündüm. Bu kaygılar, esas itibarıyla Erkin'in dillendirdiği kaygılar olmakla birlikte, RTÜK'ün suç oluşmadan suç isnat etmeye yani dizi yayınlanmadan yayınlanmamasına karar vermesinin faşizan bir tutum olduğunu düşünüyor, 'Batılılaştırmacı liberal' aydınlar desteğinde, ciddi bir otosansür mekanizmasının kurulma hazırlıklarının yapıldığı endişelerine katılıyorum. Bu otosansür, tek kutuplu dünyanın kaçınılmaz bir veri olduğunu telkin eden "politically correct" değerlerin toplamından oluşacaktır diye düşünüyorum. Barış, dizinin yayından kaldırılmasını "tam da Polat'ın deşifre etmeye çalıştığı oyunun bir parçası olarak değerlendirdiğini" söylüyor. Bunu bilemiyorum. Bildiğim, "Jack Bauer'ın yüksek Amerikan çıkarlarının korunması adına 'Başkan'a bile işkence yapmaya hazırlanırken seyrederken, Polat Alemdar'ın 'sakıncalı' bulunarak yasaklanması"nın en derin korkularımı teyit ettiği. "Evet, Uma Thurman, elinde Hanzo'nun kılıcı, Tokyo'nun yarısını biçtiğinde şiddetin görselliği diye 5 üzerinden 5 yıldız verenlerin," Kurtlar Vadisi'ni şedit bulup "kınamaları"nın ikiyüzlüden öte, hastalıklı bir ruh haline işaret ettiğini düşünüyorum.

Anlayamadığım, başta Caner, çoğu okurun, Polat'ın "benim 'yiğit' tanımımla çakıştığı bilgisini makalenin neresinden çıkardıkları? "Kendi adıma ben Polat karakterini 'yiğit' bulsam da, bunun bile 'fuzzy'/kırçıl olduğunu biliyorum," diyen Erkin'e katılıyorum. Sorumluluk alıp bir şeyleri düzeltmek için yanlış yapma, kınanma olasılığını göze alan adamı severim. "Ama işleri 'Polat Alemdar'a havale etmeyen, onun hayaliyle avunmayan, yüzünü çağının gerçeklerine dönüp, kötülüğün gözlerinin içine bakabilenleri daha çok severim." Kurtlar Vadisi emekçilerine duyduğum sevgi de bundandır. Siz bakmayın Bumin'in "Türk Milleti'ne Söylev" diye çarpıtmış olmasına -dediğim gibi ar damarı çatlamayagörsün, yapmayacakları hile yoktur.

"Türk Milleti'ne Söylev" değil, arı kovanına çomak sokmayı göze alan yürekli sanatçılara, gönül borcu: "... Akranlarınızın, çağınızın, Gerçeklik'in payınıza düşen kadarıyla da olsa, hakkını verin. Dil, din, ırk, cinsiyet ayırımının tuzağına düşmeden, zamanınızın en yetkin bilginleriyle, sanatçı ve filozoflarıyla dostluk kurun. Mahrem düşüncelerinizi aşkın zekâlarla paylaşın..." ve gerisi.


(1) Siyasî konjonktüre uygun, genelde kabul gören

(2) bkz. 17 Şubat 2007, Zaman


Zaman
23/02/2007
 







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=2767