Hıyarlığın cumhuriyet döneminde başladığını düşündük, yanıldık... Osmanlı da
aynı haltı yemişti.
Çünkü efendimiz "memlekete şimendifer gelsin de isterse yatak odamdan geçsin"
demişti.
Böylece, dünya uygarlığına "dibine futbol stadı yapılan ilk saray"dan önce,
"bahçesinden demiryolu geçen ilk saray" örneğini hediye ettik!
Tren geçince elbette Askeri Tıbbiye de kuruldu o bahçeye (GATA’nın Ankara’ya
taşınmış olması size gülünç gelmiyor mu, bozkırda Gülhane?), jandarma karakolu
da, çay bahçesi de... Ne İncili Köşk kaldı, ne Mermer Köşk, ne Yalı Köşkü, ne
Şevkiyye Kasrı...
Artık oralarda kaçak et de kesiliyordu, oğlan da satılıyordu...Sarayın duvardibi
Sulukule surdibine dönmüştü.
Tövbe, Sepetçiler Kasrı kaldı ama oraya da giden yok, çünkü artık gazeteciye
sapa... Cağaloğlu’ndan inebilirdik ama İkitelli’den ya da Davutpaşa’dan kalkıp
da Sirkeci’ye çay içmeye gidilmez. Rakı içmeye de gidilmez. Ancak Basın-Yayın İl
Müdürlüğü’ne "iş takibine" gidilir, bizim yeni sarı kart Ankara’dan geldi mi,
falan.
Niçin, Avrupa tren istasyonu Aksaray’a yapılmamıştır?
Topografya açısından en uygun bölge orasıydı, demiryolu da kıyıdan, Yedikule’den
değil "ortadan", Mevlanakapı’dan girecekti şehre, eski Lycus deresinin yatağını
izleyerek (Millet Caddesi)... Ya da içeriden kıyıya, güneye dönecek, istasyon
Langa bostanına kurulacaktı (zamanla toprak dolmuş eski Vlanga limanı)...
Fransız eşek olduğu için mi Paris’te kuzey garını, doğu garını Louvre’un dibine
yapıştırmamış, güney garlarını Luxembourg bahçesine kondurmamıştır?
Peki zararın burasından niçin hiç olmazsa şimdi dönüp kâr etmiyorsunuz?
Asya istasyonunu Haydarpaşa’dan Söğütlüçeşme’ye, geriye çekmeyi biliyorsunuz da,
Avrupa son durağını niçin sur dışına, diyelim Kazlıçeşme’ye falan atıp Sirkeci
Garı’nı da "saray müştemilatına" katmıyor, kültür merkezi, sergi salonu, kongre
binası falan yapmıyorsunuz?
Hem inşaat hamlesi olur, partizan müteahhit zengin edilir, hem de mezbelelik
temizlenir.
Cankurtaran, Kumkapı, Samatya sakinleri de, zaten artık pek binmedikleri banliyö
trenine hiç binmeyiverirler. (Tövbe, Samatya, yani "Psammatia" yok, Bilmemne
Paşa var. Hiç olur mu? Oralarda hiç Rum mu vardı Ermeni mi?)
Ama biz sarayın bahçesini böldük ve bir kısmını da halka açtık... İçine hayvanat
bahçesi bile yaptık, bir ihtiyar aslan, iki uyuz kurt, sekiz tane pireli kedi...
Havuzuna kuğu koyduk, araklayan evine kesip kızartmaya götürdü.
Bahçenin burnuna da elbette Atatürk heykeli! Olmazsa olmazdı.
Demiryolu yetmeyeceği için sonra asfalt sahil yolu da geçirdik bahçeden (bu da
Adnan Menderes’in halt yemesidir), trafik ışıkları, feribot kuyruğu bekleyen
kamyonlar... Bu kamyonculara "herşey" satan ayakçılar...
Sonra Gülhane Parkı’nı "adam etmeye" kalktık, bu sefer de yollarını mermer
döşedik. Park yeni havasıyla kıçıma benzedi.
Bakalım, bu kez derlenip toparlanacak galiba... Gülhane Parkı gerçek kimliğine,
yani "hasbahçe" sıfatına geri döndürülüyormuş, kıyı boyunca yokolup gitmiş ve
ancak eski gravürlerde kalmış eski köşkler de yeniden yapılacakmış.
Taa Cankurtaran deniz feneri burnundan dönüp Sirkeci’ye kadar kıyıdan, oradan
kara surları boyunca yukarıya, Alay Köşkü burnundan tepeye ve tekrar aşağıya,
kıyıya, Ahırkapı’ya kadar gerek sur içi gerekse sur dibi iyice temizlenmeli (Soğukçeşme
Sokağı’na dokunmadan!) ve eski bahçesinin bütünüyle birlikte bir tür "Gross
Topkapı" yaratılmalıdır. Yani saraya eski görkemi ve itibarı iade edilmelidir.
Tren yolunu da elbette toptan yoketmek şarttır. Sahil karayolu da bu kesimde
tünelle yeraltına indirilecektir.
Para harcayacaksınız ama tarih kurtulacak. Turizm kurtulacak. Osmanlı’nın onuru
kurtulacak.
Gülhane Parkı’ndaki ceviz ağaçlarından birinin dibine, üzerinde "Nazım Hikmet"
yazan bir plaket konulmasını öneriyorum. Hem ruhu şadolur, hem de soran
turistlere o şiiri okuyup adama çektirdiğimiz acıları anlatırız.
Akşam
27/02/2007