Yani ben anlamış değilim kardeşim, “en iyi film” ödülü bir filme verilir de
nasıl “en iyi yönetmen” ödülü o filmi yönetene değil, bir başka filmin bir başka
yönetmenine gider?
And the Oscar goes to...
Gözünüz aydın hamburger çocukları, bu gece babanızın ödülleri dağıtılıyor.
Türkiye saatiyle sabaha karşı üçte... İçinizde pazartesi günü işi gücü olmayan
manyak varsa otursun beklesin, ben “kalkınca” bakacağım.
Büyük bir ihtimalle yukarıda dediğim gibi olacak, bir yönetmen ödülü kapacak ama
filmi kaynayıp gidecek, başka bir yönetmenin filmi en iyi seçilirken kendisi
kişi olarak hava alacak...
Adam en iyisi ama eseri o kadar iyi değil... Ya da tam tersine, film harika ama
yönetmen eh işte... Nasıl oluyor bu?
Belli ki “product differentiation” canım, klasik bir Amerikan pazarlama taktiği.
Benim iki adayım var: Biri elbette Clint Eastwood, diğeri de “Babil” ve yöneten
İspanyol çocuk, Alejandro Gonzalez İnarritu... Pardon, “Bask” çocuk demeliydim.
(Şuna da Babel mi diyeceksiniz, Babil mi, Beybıl mı, bir karar verin.)
Kanımca Martin Scorsese bu yıl da babayı alır ve suratı gene çarşamba pazarına
döner. Seyirciler arasında öylece kalakalır. (Bu işin raconu, bir şey alamayanın
sanki çok sevinmiş gibi rakibini alkışlaması ve “renk vermemeye” çalışmasıdır
ama Martin Scorsese ve Bill Murray bunu başaramıyorlar. Adrien Brody de ödülü
Halle Berry’ye yumulmak için vesile ediyor! Bakalım bu sene de Charlize Theron’a
kim sarkacak? Ne yazık ki Judi Dench’in bu konuda artık hiç şansı yok! Altmışlı
yıllarda “komik genç kız” oynardı, şimdi artık “mendebur kocakarı” rollerine
çıkıyor ve de döktürüyor tabii...)
Çünkü Scorsese’nin son filmi “The Departed” (ben olsam “Müteveffalar” diye
tercüme ederim, yorum katarak “Köstebek” diye çevirmişler) çok iyi bir B serisi
ürünü, ama o kadar. Ortada hiç öyle “Oscarlık” bir durum yok. Jack Nicholson iyi
oynamış ama “yarım kıç” oynamış. Leonardo di Caprio ile Matt Damon, sayılmazlar.
Henüz Oscar alacak adam sırasına giremediler. Girebileceklerini de sanmam.
“Kraliçe” filmini, Helen Mirren’i çok sevdiğim halde seyretmedim, çünkü “Lady
Diana’nın ölümünden sonra kraliçenin çektiği büyük üzüntü ve içine düştüğü
şaşkınlığı” falan anlatıyormuş; belli ki mükemmel bir “dezenformasyon” ve
“manipülasyon” örneği, işin içi fena halde MI6 parmağı kokuyor! Bu iki kadının
birbirinden nefret ettiğini sağır sultan bilir.
Fakat dekor ödülü “Silent Hill” adlı saçma sapan korku filmine verilmezse (gene
yolun ortasında birdenbire karşınıza çıkan ve pis pis bakan bir kız çocuğu var!)
yazık olur... Film dandik ama muhteşem bir “art director” çalışması var ortada.
Bu yarışmada elbette herkes “artizlerle” ilgileniyor. Bu yüzden en iyi montaj,
en iyi görüntü yönetimi gibi “hayati” dallara kimse önem vermiyor, onlar ikinci
sınıf ve bir an önce geçiştirilmesi gereken konular olarak algılanıyorlar. Hadi
şunlar bir an önce verilsin bitsin de asıl ödüllere sıra gelsin!
Oysa ses olmadan sinema olur (ilk otuz yıl boyunca öyle olmuştu), konuşma
olmadan, müzik olmadan sinema olur, oyuncu olmadan sinema olur, ama fotoğraf ve
montaj olmadan sinema olmaz.
Elbette en iyi belgesel, en iyi kısa metraj, en iyi çizgi film gibi dallar da
kimsenin umurunda olmayacaktır bu gece.
Zaten Venedik gibi, Berlin gibi, Cannes gibi, Fransa’da ayrıca yalnız Fransız
eserlerine verilen Cesar gibi ödüller de “ikinci sınıf” kabul edilmektedir
hamburger çocuklarınca...
Neyse, bu gece tutup da sahneden perdeye uyarlanmış “Neşeli Kızlar” falan gibi
çarçur Broadway müzikallerini seçmesinler de, biz razıyız.
Akşam
25/02/2007