Çocuklarınız, gençleriniz kimleri okuyorlar, kimleri dinliyorlar, kimlerle
hemhal oluyorlar? Eğer çocuklarınız batının zihin algısının işgali altında
değilse, mutlu mesut büyüyorlarsa size hiçbir sözüm yok.
Ama eğer evde, okulda, sokakta bizi ve çocuklarımızı esir alan popüler kültürse
durup düşünmemiz gerekiyor. Bosna’yı, Tahran’ı, Kahire’yi, Bağdat’ı, Kudüs’ü,
Semerkand’ı İstanbul’a kardeş kılmazsanız Londra’nın, New York’un, Tel Aviv’in
boyunduruğundan da kurtulamazsınız.
* * *
Yüzümüzü ne kadar batıya döndüysek, batı da yüzünü o kadar bize döndürdü. Bu
dönüşler arasında elbette büyük farklar var. Biz, kendimiz için icad ettiğimiz
‘geri kalmışlıktan’ kurtulmaya(!) çalışırken batının değerleriyle, hem kendi
hayatımızı hem de toplum hayatını yeniden dizayn etmenin peşine düştük.
Osmanlı Devleti büyük bir operasyon sonucu dağıtıldığında o büyük coğrafyanın
küçük devletlere bölündüğünü gördük. Büyük savaşlardan çıkmış bir toplumduk ve
uzun yıllar savaşmış milletin ferdi olarak her birimiz çok yorgunduk. Bu
yorgunluğumuz bugün de sürüyor. Almanya bizden büyük yıkımlar yaşamış ve kendini
toparlamışken bizim için zaman bir asır önce durmuş gibiydi adeta. Uğruna
savaştığımız değerleri zaman elimizden aldı ve azalttı. Daha modern bir toplum
olduk. Batı’nın işgalci ve oyuncu yüzü bizi tarumar ederken daha sonra yine onun
temel değerleri üzerinden kendimize çekidüzen verme yoluna gittik. Uzun yıllar
sorgulanmadı bu durum. Sorgulayanlar ise seslerini duyuramadılar ya da
seslerinin yükselmesine izin verilmedi.
Küçük Amerika’dan Komşu Amerika’ya
Şimdi ise öyle bir yol ayrımına geldik ki düne kadar düşünmekten kaçındığımız
pek çok mesele bizim hemen önümüzde duruyor. Okyanus ötesinden ‘özgürlük’
dağıtan ülke pek çok ‘zenginliğini kullanamayan’ ülkeyi iç operasyonlarla
dağıtmaktan vazgeçip direkt el koyma dönemine girdi. Böylece ateş topu gibi bir
komşumuz daha oldu. “Küçük Amerika” olamadık ama “komşu Amerika”mız oldu.
Amerikasız cümle kuramazdık şimdi de kuramıyoruz. Ama sanki pek çok şey yer
değiştirdi gibi. Dünya basını Anti Amerikancılığın geliştiği bir ülkeyi işaret
ettiğinde bu ülke Türkiye oluyor. Irak’ı tarumar eden ABD’nin petrol üzerinden
yürüttüğü işgal gücü, İslam coğrafyasını kendi içinde birbirine düşürme dönemine
hepimizi hazırlıyor. Artık kimsenin komşusundan emin olamadığı yeni bir dönem
bu. ABD’de çok farklı kültürler bir arada yaşayabilirken komşumuz ABD’nin bizim
coğrafyamız için düşündüğü düzende bu yok nedense. Farklı mezhepler, farklı
ırklar, farklı anlayışlar, birbirine dayanarak yaşamaktan başka çaresi
olmayanlar birbirlerine düşürülüyor. Kardeşçe yaşamış olmak bundan sonrası için
bize bunun artık lüks olduğunu gösteriyor.
Ülke içinde silahlar patlıyor, çevremiz ateş çemberine alınıyor, komplo teorisi
gibi görüp güldüğümüz pek çok şey gerçek oluyor ve biz şaşkın bir şekilde içine
itildiğimiz filmin mutlu sonla bitmesini bekliyoruz.
Sınırları zihinlerimize çizdiler
Devletlerin uzun vadeli planları olmalıdır ve her tür ihtimal için strateji
geliştirmeleri gerekir. Bunda hemfikiriz. Ama bu coğrafyada yer alan, sınırları
cetvelle çizilerek toplumların ilerde daha çok birbirlerine düşmesi amaçlandığı
için dikkatli olması gereken bizleriz. Bize bir asır önce bu sınırları armağan
edenler, aslında zihinlerimizi de paramparça ettiler. Hatta diyebiliriz ki,
çizilen sınırları harita üzerinden takip etmeye gerek yok, zihin haritalarımıza
baktığımızda ‘kardeşlik hukuku’muzun ağır yara aldığını fark ederiz.
Son yıllarda çeşitli vesilelerle İslam coğrafyasından ‘yakın’ haberler
alabiliyoruz. Yardım teşkilatlarının dertlere derman olmaya çalıştığı
coğrafyamızda büyük acılar yaşanıyor. Türkiye bu acılara duyarsız kalmıyor. Aynı
kıbleye yöneldiğimiz siyahi Müslüman kardeşlerimizle aynı kuyunun etrafında,
çıkan suyu içebiliyoruz. Düne kadar batılı ajansların bize ulaştırdığı
‘kırpılmış, dönüştürülmüş’ haberlerin içinde geçen cümlelerin peşine takılarak
tanımaya çalıştığımız coğrafyamız bize o kadar yakın ki televizyonda gezi
programı yapan duyarlı insanların görüntülerini kendi ülkemizden bir görüntü
gibi izleyebiliyoruz. Osmanlı’dan kalan yıkık şehirleri görebiliyor, batının
hançerini kalplerinde bulan kardeşlerimizin ağıtlarını yüreklerimizde
hissedebiliyoruz. Beni en çok cezbeden Türk programcıların orada yerel ama
bizden tınılar barındıran müziklerle karşılanması. Kültürlerinden izler
yakalayabiliyoruz çok uzun olmayan o görüntülerde. Bizim müziğimizin, bizim
sanatımızın yansımalarını görüyoruz oralarda ve onların yansımalarını ne yazık
ki artık göremiyoruz kendi sanat uğraşlarımızda.
Biz geri kaldıysak ilerleyen kim?
Batı’yı, batının sanat değerlerini çok iyi bilen bizler kendi kültür
dinamiklerimizi keşfetmekte oldukça yabancı kalıyoruz. Kendimize biçtiğimiz
‘geri kalmışlık’ yaftası o kadar çok etkiliyor ki bizleri sanki bizim dışımızda
bize hükmeden büyük bir güçle birlikte yaşıyoruz. Şunun farkındayız elbet. Batı
bizim coğrafyamızı sömürmeye geldiğinde kendi hükümranlık alanını sağlama aldı.
Petrolü olan ülkenin savaşlardan kurtulma şansı yok. Kendini güçlü hissedebilen
ülke birilerinin koruması altında güçlenmek zorunda hissediyor kendini.
Bölgedeki savaşların neden çıktığına, nerelere dağıldığına dikkatle bakarsanız,
oyun kurucuların en büyük kozlarının ‘içerden bozuma uğratma’ taktiği
güttüklerini görürsünüz.
Bir ara, Bosna’da yapılan katliamlar sırasında bazı belediyelerimiz Avrupa’nın
göbeğinde ‘zulme uğrayan’ kardeşlerimizle ilişkiler geliştirmiş, kardeş
belediyeler oluşturmuştu. Şimdi de bazı duyarlı belediyelerin bu etkinlikleri
küçük çapta da olsa sürdürdüğünü biliyoruz. Bunun dışında içimizde büyük ateşler
yakan bu coğrafyadan yükselen hiçbir ezgi tanıdığımız değil. Hollywood yapımı
filmlerden kardeşlerimizi tanımaya çalışıyoruz. Kur’an okuyan ve az sonra
intihar eylemine geçen Müslüman kardeşlerimizi gösteriyor beyazperde. Batı kendi
içinde arınmaya gitmekten kaçındıkça içi arınık kardeşlerimizin üzerine öfkesini
yöneltiyor ve ‘anlama’ya çalışmıyor işgale geldiği bu coğrafyada yaşayanları.
Peki batı anlamaya çalışmıyor da biz anlamak için çaba gösteriyor muyuz? Bu
sorumu daha çok hacca ya da umreye gidenlere soruyorum. Dünyanın her yerinden
gelen kardeşleriyle orada anlamlı günler geçirenler, ‘kardeşlik’leriyle nasıl
bir duygu alışverişi içinde? Ve sonra dönüyorum kendimize. Konser
salonlarımızda, kültür merkezlerimizde, sinema salonlarında kardeşlerimizle
kucaklaşma sahneleri içeren sanat etkinlikleri neden yok? Bizi bir eden bizi
birbirimize bağlandıkça daha da güçlü hale getirecek olan o muhteşem bağı
sanatın güçlendirdiğini düşünün. Ya da sanat bizim neyimize deyip geçin. Evde
büyüyen çocuklarınızı gözlemleyin. Onları neler etkiliyor, onlar hangi
kaynaklardan besleniyor? Kimleri okuyorlar, kimleri dinliyorlar, kimlerle hemhal
oluyorlar? Eğer çocuklarınız batının zihin algısının işgali altında değilse,
mutlu mesut büyüyorlarsa size hiçbir sözüm yok. Yolunuz doğrudur. Ama eğer evde
değilse okulda, okulda değilse sokakta bizi ve çocuklarımızı esir eden popüler
kültürse durup düşünmemiz gerekiyor. Eğer siz bir şeyler yapmazsanız televizyon
sizin yerinize yapacaktır, gazeteler yapacaktır, internet yapacaktır, medya
yapacaktır, arkadaş yapacaktır. Bosna’yı, Tahran’ı, Kahire’yi, Bağdat’ı,
Kudüs’ü, Semerkand’ı İstanbul’a kardeş kılmazsanız Londra’nın, New York’un, Tel
Aviv’in boyunduruğundan da kurtulamazsınız.
Siz neden yoksunuz?
İstanbul’dasınız ya da Anadolu’da, fark etmez. Elinize kültür sanat etkinlikleri
içeren bir bülten geçtiğinde içeriğine dikkatle bakınız. Ve yerel yönetiminize,
belediyenize, kültür etkinlikleri düzenleyen kuruluşlarınıza şunu sorun: Burada
siz neden yoksunuz? Biz mi sorusu karşısında şaşıranlara anlatın kalbinizden
geçen şehirleri. O şehirlerin o acılı insanların ezgilerini dinlemek
istediğinizi söyleyin. Kadim medeniyete sahip insanların kıt imkânlarla da olsa
yaptıkları filmleri izlemek istediğinizi söyleyiniz.
Kulağınızda Dino Merlin’in, Ümmü Gülsüm’ün, Feyruz’un, Nusret Fatih Ali Han’ın
sesleri, kalbinize doğru bir yolculuk yapın.
Yoksa sizin kalbinize doğru tüm hışmıyla saldırıya geçen zalimlerin tüm
yaptıkları kardeşinizin daha büyük acılar yaşamasına sebep olur. Onların sizlere
yaşatacağı acılar da cabası. Bu coğrafyada ülkeler yok, sınırlar yok,
farklılıklar yok, öfke yok, kin yok, düşmanlığı besleyen sinsilikler yok; burası
bizim yüreğimiz. Burası biziz. Acılı bir türkü de biziz, neşeli bir ezgi de…
Değil mi ki her birimiz aynı ezanlara uyanıyoruz, aynı kıbleye yöneliyoruz, aynı
duaları farklı dillerde de olsa yapıyoruz. Duamız biziz, coğrafyamız biz: BİZ!
Avrupa çıkışlı Euromages gibi bir kurum oluşturup, Müslüman dünyanın
sinemalarını yakınlaştırmayı düşünsek, mesela Malezya, mesela Suriye, mesela
Mısır, mesela Türkiye böyle bir fondan para alsa ve filmler çekse, bu makus
talihimizi değiştirir mi? Neden değiştirmesin.
Sinema ve İslam Konferansı Örgütü
Türk sinemasının son dönem yükselişi çoğunuzu şaşırtıyordur belki de. Ama beni
nedense şaşırtmıyor. Çöküş döneminden sonra yeniden ayağa kalkma dönemi gelir
çünkü. Boşluk doldurulur. Nasıl bir duygu içindeyim peki? “Bizden bişey olmaz
ağabeycim!”li cümleler mi kuruyorum. Hayır. “Biz çok şeyler başaracağız, emin
olun” mu diyorum, hayır. Öyleyse ne?
Şu: Artık Türk sinemasını dış etkilerden uzak düşünmemiz mümkün değil.
Tarihimizi ele alan filmlere bakın. Yönetmenlerimizin içinde sanki bir
oryantalist var. Şunu şöyle boz, bunu böyle deforme et diyen. Açıklama şu
nasılsa: “film bu canııım.”
Maskeli Beşler Irak gibi artık saçmalık sınırını geçip kanların durmadığı,
dumanların yükseldiği bir ülkede geçen komedi filmi çekebilmeyi düşünen zihni
biçilmişleri bir kenara bırakın, kendi tarihimize yönelik yapacağımız filmlerde
ölçütlerimizi nasıl belirleyeceğiz. Tarihi atmosferi iyi yansıtabilen Ezel Akay
gibi bir ismin sembolik numaralar çekip kendi tarihine batılı gözle bakması,
çekmeyi düşündüğü ve kitabını yazdığı yeni çalışmasında aynı anlayışını devam
ettirmesi iç dinamiklerimizin bağımsız ele alınamayacağı yeni bir döneme
girdiğimizi söylüyor bana. Peki Yandım Ali’ye ne demeli? Tamam, çocukluğumuzda
elimizden düşürmediğimiz Tarkan’ları, Kara Murat’ları armağan eden dönemsel
heyecanlarımıza karşılık gelen önemli bir isimdi bizim için Suat Yalaz. Ama
bugüne ne verebilir? Yılmaz Erdoğan’ın Bir Demet Tiyatro’sunu izleyip de ‘tamam
olmuş’ diyen var mı? Sinema yapımcılarımızın ölçütleri ne? Mustafa Şevki Doğan’ı
iyi TV projelerinden hatırlıyoruz. Sinemaya gittiğimde “Yaktın Ali” dedim.
Kurtuluş mücadelemizi anlatan filmde Tarkan’ın, Kara Murat’ın bir türevi olan
Yandım Ali’yi yine Bulgar güzelin, falan güzellerin arasına atıyor Suat Yalaz.
Yapımcılar da memnun olmalı ki gişe hasılatını bekliyorlardır. Atatürk’ün filmin
her karesinde bir poster gibi canlandırıldığı filmde, izleyiciye birtakım milli
duygular boca etme dışında magazin programlarında gösterilmek üzere
kurgulandığını düşündüğümüz birkaç sevişme sahnesi, başka? Yok.
Bunlar şu anki durumumuzun tespitine yardımcı olacak örnekler. Sinemamızda
gişede başarılı olmaya değil de dışarıda ödül almaya önem veren filmlerimiz de
var, kalıcı olma derdinde olanların dışında. Bir de ‘çekilmiş işte’ dedirten
filmler.
Makus talihimiz değişir mi?
Türk sineması son dönemde gücünü Kültür Bakanlığı’nın verdiği destekten
bulabildiği gibi ondan daha çok da Euramages’ten ya da yabancı ortaklardan
alıyor.
Peki bu tür desteği olmayan filmler nasıl çekilecek? Bu sorunun cevabını zamana
bırakalım. Ve diyelim ki Avrupa çıkışlı Euromages gibi bir kurum oluşturup,
Müslüman dünyanın sinemalarını yakınlaştırmayı düşünsek, mesela Malezya, mesela
Suriye, mesela Mısır, mesela Türkiye böyle bir fondan para alsa ve filmler
çekse, bu makus talihimizi değiştirir mi? Neden değiştirmesin. Ama öncelikle şu
bilgiyi vereyim de fazlaca umutlanmayın, umutsuzluğa da kapılmayın ama!
Euramages’in bütçesi İslâm Konferansı Örgütü’nden (İKÖ) kat kat fazla. Yani İKÖ
böyle bir çalışma içine girecek olsa bu işe ayrılacak para çok küçük miktarlarda
kalacak. Arap Birliği’nin ayıracak bütçesi ise var. Eğer İslâm dünyasının
teşkilatları aralarındaki suni ayrımları bir yana bırakıp böyle bir kurum
oluştursa en azından Batı’nın zihinlerimizi işgal etmesinin önüne geçilecek.
Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalı. Hatta bunun ilk adımı şu şekilde
atılabilir. Doğu sinemasından güçlü filmler Türkiye’de düzenlenecek bir
festivalde bir araya getirilir, yönetmen ve yapımcılar bu vesileyle birbirlerini
tanır, sorunlarını konuşurlar ve çözüm için adım atarlar. Ama biz İstanbul Film
Festivali ya da İF içinde ayrılan küçük bölüme razıysak o zaman iş başka!
Ekmelettin İhsanoğlu ve İKÖ bence acilen bu konuda çalışma yapmalı.
Çizgi film üretip izlemek için 10 yıl bekleyen ülke!
Sinemada en son izlediğiniz çizgi filmi hatırlıyor musunuz? Çocuklar biliyorum
el kaldırdınız ve cevap vermek istiyorsunuz. Ama ben anne ve babalarınıza sormak
istiyorum. Hani sizin gözyaşlarınıza dayanamayıp sinemaya sürüklenen o değerli
insanlar. Üç dört yıl önce sinemalarımıza uğrayan Bedr İnternational yapımı Hz.
Muhammed adlı çizgi film dışında bize ait bir tane bile hatırlayamadınız, öyle
mi? Rahat olun, ben de hatırlamıyorum!
Dindar kesim TV’lerinde izlediğiniz çizgi filmleri saymak istiyorsunuz. Peki
sayın. Fatih Sultan Mehmet, Emre, Çanakkale, Şeyh Şamil… sayabiliyoruz yani.
Eyvallah!
Ülkemizde Arap dünyasına yönelik çizgi film hazırlayan bir prodüksiyon şirketi
var: Ella. Eğer aranızda güçlü bir arşivci varsa yıllar önce bu sayfada çizgi
film yapımcısı Haşim Vatandaş’la yaptığım bir söyleşi vardı. Yani gündemimizden
uzak değil bu konu, anlaşıldı…
Türkiye’de yapılan çizgi filmlerin çoğunu izlemedik biz. 10 yıl önce yapılan ve
değişik ülkelerde DVD’si bile çıkan çizgi filmlerin çoğu ülkemizde yok. Hatta
daha da ilginci, Türkçe seslendirilmiş çizgi filmleri Almanya’da bulabilmek
mümkün, ama Türkiye’de değil. Böyle garabet olur mu diyenleriniz çıkacak
aranızdan. Durum ne yazık ki böyle. Arap yapımcıların Ella’ya yaptırdığı çizgi
filmler hakları ülkemizden birilerinde olmadığı için izlenemiyor bizde.
Hollywood yapımı çizgi filmlere mahkum olmayı geçtik, kendi çizgi filmlerimizi
bile izleyemiyoruz. Diyelim ki Amerika’da Müslümanlar tarafından yapılmış
çocuklara yönelik oyunlar, çizgi filmler var, onları alabiliyor muyuz? Hayır. Bu
kadarına da pes diyenler. Durun daha bitmedi!
En son İran, Suriye, Mısır ya da diğer İslâm ülkelerinden birinde yapılmış hangi
filmi izlediniz sinemada ya da televizyonda? Kiyarüstemi imzalı Ten(On), Gobadi
imzalı Kaplumbağalar da Uçar, başka? İzlediğiniz diziler mi var. Hz. Meryem,
O’nun Babası, öyle mi? Şaşırttınız beni!
Evet doğrudur, bu filmler bile bu coğrafyayı bilen yapımcılar tarafından
getirilmedi ülkemize. Avrupa’nın beğeni süzgeci ve ödül dinamikleri bizim
ülkemize taşıdı bu filmleri. Şimdi gelelim sadede. Türkiye’den bir yapımcı çıksa
filmlerin DVD, VCD ve televizyon haklarını satın alsa, bu satışın altından
kalkabilir mi? Diyelim ki her şeyi göze aldı, yapımcı firmayla anlaştı,
bürokratik engeller yüzünden bir yıldan fazla beklemekten kurtulabilir mi? Neler
mi söylüyorum ben? Bu işlerin içinde olan değerli dostlarım bana bunları
anlattıklarında ben sizlerden daha fazla şaşırdım. O yüzden şaşırma faslını
çabucak geçelim.
İslâm ülkelerinden film izlemek
Diyorum ki ben, İKÖ ya da buna benzer çaplı teşkilatlar artık bu anlamsız
pazarlıkları bitirsin. Yetkili bir kurum oluşturulsun ve nasıl ki Hollywood
yapımı bir filmi dünyayla aynı anda izleyebiliyorsak İslâm ülkelerinin ürettiği
filmleri de izleyebilelim. Kimseye kızmayalım, olmaz böyle şey demeyelim.
Unutmayalım en büyük sınır bizim zihinlerimizde derken öylesine bir bahis
açmıyorum. Bütün bu olanlar, iletişim sorunu yüzünden oluyor. Bu durumdan bizi
kurtarabilecek olan ise planlı ve programlı çalışmalar olacak. Kitap
yayıncılığında nispeten bu sıkıntılar aşılmış durumda. Ama görsel materyaller
konusu, karanlığa küfretmek yerine mum yakmayı bilenleri bekliyor.
Yoksa yalancının mumu yatsıya kadar yanmaya, bizi de yakmaya devam edecek!
Siyaset, temsil ve kimlik üzerinden Yeni İran Sineması
İran sinemasındaki gelişmeleri kısmen de olsa takip edebiliyoruz. Cihan Aktaş’ın
hakkını teslim etmemiz gerek bu konuda. Ödül vermek için yüzünü İran’a dönen
Batı’nın bile ulaşamadığı değerli bilgileri yazılarına, kitaplarına taşıdı Aktaş.
Kapı Yayınları İran sinemasını merak edenler için önemli bir çalışma yayımladı.
Richard Tapper imzalı kitabın ismi “Yeni İran Sineması”
Kitap, İran sinemasını siyaset, temsil ve kimlik üzerinden inceliyor. İran
sineması yalnızca özgün bir ‘ulusal sinema’ değil, dünyanın en yenilikçi ve
heyecan uyandırıcı sinemalarından biri. Uluslararası festivallerde İran
filmlerine olan ilgi artıyor. Tapper kitabında, 1978-1979 İslâm Devrimi’ni takip
eden yıllarda İran sinemasının gelişimini, İran kültüründe ve toplumundaki yeri
ve gerçek manada bir ‘dünya sineması’ konumuna gelişini irdeliyor. Kitap aslında
1999 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Londra’da National Film Theater’da
düzenlenen İran Filmleri Festivali kapsamında Şark ve Afrika Araştırmaları
Okulu’nda yapılan konferansın ürünü. Kitapta Hamid Nefisi, Agnes Devictor,
Hüseyin Gaziyan, Azade Ferahmend, Ali Rıza Hagigi, Hamid Dabaşi, Roxanne Varzi,
Ziba Mir-Hüseyni, Mihrnaz Said-Vefa, Şehla Lahici, Hamid Rıza Sadr’ın makaleleri
de yer alıyor. Kitabı okuduğunuzda genel bir bakış açısıyla öne çıkan filmleri
ve yönetmenleri tanıma fırsatı buluyorsunuz. İran sinemasına dair önemli
tespitler içeren kitap size farklı bir kapı aralayacak, o kapıdan geçtiğinizde
izlediğiniz filmleri farklı bir gözle izlemeye başlayacaksınız.
bunyilmaz@milligazete.com.tr