Muhatabım bana bir 'şey' söylerse, kendisine ancak birkaç şekilde karşılık
verebilirim. İmdi, verebileceğim karşılıkların listesini, basit bir biçimde
şemalaştırmayı deneyeceğim:
1. Ne dediğini anlıyorum.
Böyle bir karşılık, muhatabın ancak 'dil' düzeyinde anlaşıldığını gösterir.
Özetle düz anlamı şu: "Türkçe biliyorum!" veya "Söylediklerinin anlaşıldığından
emin ol lütfen!"
2. Ne demek istediğini anlıyorum.
Bu durumda bir adım daha atmış ve muhatabıma, kendisini 'kavram' düzeyinde de
anladığımı ifade etmiş olurum. Burada anlaşmanın düzeyi, dili aşıyor. Çünkü
muhatabımın kullandığı sözcüklerin anlamını değil, bu anlamı hangi kavramla
birleştirmem gerektiğini de bildiğimi kendisine göstermiş oluyorum. Demek ki
anlaşmamız sadece 'dil' değil, 'düşünce' düzeyinde de. Yani: "Sadece
sözcüklerini ve bu sözcüklerde yüklü anlamı değil, bu bildirimi yapmaktaki
kasdını da, maksadını da anlıyorum."
3. Seni anlıyorum.
Kendisine bu karşılığı verdiğim takdirde, muhatabımın "ne dediğini" ve "ne demek
istediğini" değil, bizatihi 'kendisini' anladığımı vurgulamış olurum;
dolayısıyla verdiğim karşılık, 'dil'i ve 'düşünce'yi bir çırpıda paranteze alıp,
anlayışımın gerçekte 'duygu' düzeyinde gerçekleştiğini gösterir.
Sözlerini dinlemiyorum, kasdını umursamıyorum ve fakat seni önemsiyorum. Seni
anlıyorum çünkü.
Sanırım, bu mertebe, ne denli sahici olursa olsun, aramızda yapılan anlaşmaların
en geçersizi.
Karşınızdaki kişiyi uzun uzun dinledikten sonra, kendisine "Seni anlıyorum"
dediğinizi ve onunsa size şu cevapları verdiğini düşününüz:
• Bırak öyle "Seni anlıyorum" lâflarını filân, sen asıl benim sözüme cevap ver!
(Bu cümle şöyle devam edebilir: "Ne yani, şimdi evet mi diyorsun, hayır mı?")
• Aferin sana, şimdi de işi gücü bırakıp niyet okuyucusu olmuşsun.
• "Seni anlıyorum" demek kolay, sen asıl işten (veya: paradan) haber ver! İki
saattir boşuna mı konuşuyorum?
Lâtife bir yana, iki kişi arasında anlaşmayı mümkün kılan vasatın şimdilik üç
katmanını belirgin kıldığımızı söyleyebiliriz:
a. Dil
b. Düşünce
c. Duygu
Burada, davranışların anlamından değil, aksine dil düzeyindeki ifadelerin
anlamından söz ettiğimiz unutulmamalı. Çünkü muhatabımın herhangibir sözü değil
de herhangibir davranışı hakkında konumumu açık kılmak isteseydim, kendisine,
"Ne dediğini..." değil, "Ne yaptığını anlıyorum" derdim. (Baştaraftaki şart
cümlesini hemen hatırlayalım: "Muhatabım bana bir 'şey' söylerse...")
Dördüncüsü de şu şekilde gösterilebilir:
4. ...
Sadece susmakla da muhatabıma karşılık verebilirim. Lâkin bu durumda "Seni
anlıyorum" demekten öte bir tepkide bulunmuş olduğumu bilirim.
Yoruma açık bu tepkinin özünü nasıl açığa çıkaracağız?
Susmanın ve/veya sessizliğin verilebilecek karşılıkların en kesini ve en keskini
olduğunu bildiğimiz hâlde, niçin sessiz kalma hakkımızı kullanmaz, neden sadece
susmakla yetinmeyip şu veya bu şekilde muhakkak bir şeyler söylemeye çalışırız?
İki nedenle:
a) ya susmanın, muhatabımız tarafından 'anlayışsızlığımıza', dolayısıyla
yetersizliğimize bir delil olarak kullanılacağından çekindiğimiz için.
b) ya da çıkan her sesin bir anlamı olduğu konusunda insanlar-arası bir
ittifakın bulunduğunu bildiğimizden ne yapıp edip bir ses çıkarmamız gerektiğine
inandığımız için.
Kısacası, ya yaşadığımızı ispat etmek için, veya aklımız sıra,
yaşamaya/yaşatmaya değer niteliklerin sahibi olduğumuz için konuşuruz...
Ey tâlib, artık sorduğun sorunun cevabını almış oldun. Hikmet hazinelerinden
istifade etmek istiyorsan, konuşanları bir kenara bırak da susanların meclisinde
kendine yer edin.
Sus ki sessizlik perisi öğretmenin olsun; suskunluksa tahtın. Öyle sus ki sen
onlardan değil, asıl sözcükler, düşünceler ve duygular senden korksunlar!
Görmüyor musun, en bilgiç, en bilgin olanlar bile HİÇten nasıl korkuyorlar?
Yenişafak
03/12/2006