2006 NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ'NÜ KAZANAN ORHAN PAMUK, TÖREN ÖNCESİ DUYGULARINI
MİLLİYET'E ANLATTI
Devlet onaylarsa sevinirim ama...
Hükümetten aldığı tebrikleri "duygulu" bulan Orhan Pamuk, "Devletin bana iyi
gözle bakması hoşuma gider, ama benim için tek bir ilke vardır. Elimi vicdanıma
koyarım, dilediğim gibi, inandığım gibi yalnızca kalbimden geçeni söylerim"
diyor
Orhan Pamuk'la 4.5 saat - 1. Bölüm
New Yorklu bir fare, yanından geçenlere aldırmadan atıştırıyor. Orhan Pamuk'un
Columbia Üniversitesi'ndeki yazıhanesinden çıkıp kasımın erkenci akşamında
yürüyoruz. "Aaa, fare. Korkar mısınız?" diye soruyor Pamuk, "Bakın ileride bir
tane daha var. Burada fare çok, evde de çıktı."
Ev dediği, üniversitenin kendisine verdiği daire. Columbia'nın rektörü,
İstanbul'daki evinin manzarasını görünce jest yapmış Pamuk'a; diğer profesörleri
imrendirecek türden bir Manhattan manzarası sunmuş.
Bu şehir, bu fareli kampus Pamuk için tanıdık. 21 yıl önce, o zamanki eşi
Columbia'da doktora yaparken, kendi deyişiyle "karısının kocası" olarak yaşadığı
yerler. Şimdi, rektör dahil üniversitedeki herkese, "Burada en eskiniz benim"
deyip gülüyormuş. Birlikte yürürken, az ötedeki bir binanın ışıklı pencerelerini
tarıyor gözü: "Kara Kitap'ın büyük bölümünü orada yazdım."
Müjdeli telefondan sonra
Bu kez, yalnız ve hayatında yazarlık dışındaki ilk ve tek işi olan hocalık için
geldiği New York'ta, bomboş bir daireyi, çarşafından tabağına, bu işleri hep
annesinin ve eşinin yardımıyla halletmiş birinin acemiliğiyle, bıçaklarla
ellerini kesip kan ter içinde kalarak döşemiş. Tam "Nihayet masamı hazırladım,
yarın sabah yazacağım" dediği gece, müjdeli telefon uyandırmış onu.
Orhan Pamuk'la, 1.5 saati teybe kayıtlı, toplam 4.5 saatlik sohbetimiz, işte hep
o telefon sonrasına ilişkin. Uzun uzun Nobel sonrası edebi ufkunu, yazmakta
olduğu Masumiyet Müzesi romanını, ödül töreninde yapacağı konuşmayı, dünya
edebiyatına ve yazarlarına bakışını, Türkçeyle, çeviriyle, gelenekle ve
deneysellikle ilişkisini konuşuyoruz.
Öncelikle bir roman tutkununun, bir Pamuk okurunun sorularını soruyorum ona.
Galiba onun da asıl önemsediği sorular bunlar. Ama bir noktada, Nobel'in
Türkiye'de yarattığı hazım güçlüğüne de geliyor söz.
'Yazmak beni kurtarır'
İstanbul kitabınız, tıpatıp aynınız bir başka Orhan'ın, bir başka evde
yaşadığına olan inancınızla başlar. Şimdi de bir yerlerde Nobel'i almamış,
siyasi tartışmaların odağı haline gelmemiş, bütün bu heyecanı yaşamayan bir
Orhan Pamuk var mı?
- Şimdi Nobel ödülünü aldım; daha önceden bir dava oldu; son 10-15 yıl pek çok
siyasi durum içinde oldum. Bunlar beni psikolojik olarak yordu. Bütün bunların
yoğunluğu, yazı yazarken masama da kötü bir rüzgâr olarak arada bir geliyor
gidiyor. Ama zaten ben yazar olmayı günlük hayattaki bu sıkıntılardan,
dertlerden uzaklaşmak için seçtim.
Bu tür şeylerin hiçbiri olmasa diye de düşünüyor insan. Tabii, bunlar
kaçınılmaz. Ama bende kendimi koruma mekanizması da var. Ben romanı zaten o
yüzden, rüzgârlar beni etkilemesin diye yazıyorum. Ben kendime ikinci bir âlem
kurayım, orada yaşayayım ki, hayattaki zorluklar, sıkıntılar, yazdığım hayal
dünyasına girmesin.
Yazdığım romanlarda sıkıntılar, dertler var, ama roman yazmak beni kurtarır.
Hayatta buhranlı zamanlarımda, ne bileyim, eşimden ayrılırken falan, ben
sabahleyin, soğuk duş alıp masama oturarak kendimi korumuş biriyim. "Git yaz,
dertlerden kurtulursun. Onların geçici olduğunu anlarsın" felsefesi ile ya da
içgüdüsüyle yaşamış biriyim. Evet, dertler var ve bitmiyor. Ya da "Nobel ödülü
de dert mi, sen sevin" diyeceksiniz...
'Türk okurla arama girmeye çalışıyorlar'
Orhan Pamuk: Her yazar kendi ülkesinde sevilmek ister. Türkiye'yi, Türk
devletini eleştirebilirim, ama kalbim Türkiye'de yaşayan herkesle birliktedir
Geçen yıl, ABD'nin önemli edebiyat dergisi Granta'da, sizi İngilizceye
çeviren ve iyi tanıyan Maureen Freely ile söyleşinizde, "Hiçbir yazar kendi
halkının sevgisini, saygısını, ilgisini kaybetmek istemez" demiştiniz...
- Aynen öyle düşünüyorum, öyle düşünmeye devam ediyorum. Her yazar kendi
ülkesinde, hele dilini kullandığı ülkede sevilmek ister. Ben ülkemde sevilmek
isterim tabii ki. Türkiye'yi, Türk devletini eleştirebilirim, ama kalbim
Türkiye'de yaşayan herkesle birliktedir. Kitaplarım Türkçe, bütün Türk kültürü
üzerine kurulmuştur. Şimdi diyebilirsiniz ki, "Eh, biraz dertler var senin için
Orhan."
Var, ama bunun sorumlusu ben değilim. Ben Türkiye'deki demokrasi azlığına,
Türkiye'deki şu veya bu konuya dikkat çekmek için konuşuyorum. Bunlar
abartılıyor. Benimle Türk okurları arasına girilmeye çalışılıyor. 32 yıldır
yazarlık yapıyorum. En sonunda, yazar olmak demek, önce yazdığınız dilde,
yaşadığınız ülkede sevilmek demek. Sevilmezseniz, siz yoksunuz yani. Ama öte
yandan, yazar olmak demek de, beni sevsinler diye, herkes, ne bileyim ben, gül
seviyorsa, sabahtan akşama kadar da onu övmek değil...
Yazar olarak hem kendi kimliğinizi, kişiliğinizi koruyacaksınız, hem de
sevileceksiniz ki kendi kimliğinizle ifade ettiğiniz düşünceler de kabul
edilsin. Ama, işin en sonunda yaşadığınız kültüre, ülkeye bağlılık, o ülkenin
değerleriyle birlikte yaşamak vardır. 32 yıldır Türkiye'de yazıyorum. 32 yıldır,
önce Türk okuru tarafından sevilmek istiyorum. Bunu da büyük ölçüde başardığımı
düşünüyorum. Evet, şimdi bazıları kızıyorlar ve bazıları da kıskançlık yapıyor.
"Bunların sözlerine inanmayınız" demek isterdim. Benim hakkımdaki kampanyaya,
şunu dedi, bunu dedi, bunlara kulak asmayın. Bunlar doğru değil. Ben bütün bu
kültürün içinde, bu tarihin içinde balık gibi yaşıyorum.
'Türk insanını kırmam'
Söylediklerinizin veya sizi eleştirenlerin yazdıkları sonucunda Türkiye'de
okurun ilgisini, sevgisini kaybettiğiniz, okurla iletişiminizde kopukluk olduğu,
Türk insanını kırdığınız gibi bir kaygı taşıyor musunuz?
- Hayır, taşımıyorum. Bu kaygıyı taşıyacak bir şeyi de yapmam, onu da yapmak
yanlış olur. Türkiye'de yaşayan herkes, benim bazen sert de olsa devlete yönelik
eleştirel yorumlarım olduğunu biliyor. Ama bir yazar en sonunda yaşadığı millete
seslenir. Milletin kalbini kırmak istemezsiniz. Böyle bir şey söz konusu da
değil.
'Onlar için Nobel bir vesile'
Ödülden sonra, Radikal'de Yıldırım Türker'in "Türk'ün Nobel'le imtihanı"
dediği sürece, yaşanan ayrışmaya şaşırdınız mı?
- Bir kampanyalar oluyor, bir böyle son derece duygusal tepkiler oluyor, bir de
ben 20 yıldır ağzımla kuş tutsam, "O kuş değildir böcektir" diyen insanlar var.
Onlar hiç bitmeyecek. Ben 100 yıl yaşayayım, inşallah onlar da 100 yıl yaşasın.
Onlar da aynı makamla, aynı nakaratla şarkılarına devam edecekler.
Onlar için Nobel bir vesile. Ama onların, üç beş kişinin lafını bütün bir
Türkiye'deki tepki olarak göstermek yanlış. Türkiye'de kitaplarım Nobel
ödülünden sonra her ülkede olduğu gibi aşırı derecede satıyor. Üzerinde fazla
duracağım bir durum da yok.
Sizi tebrik edenler arasında hükümet de vardı. Sanırım nazik ve sıcak bir
tepki aldınız...
- Önce Abdullah Gül'le konuştuk. Onunla güzel konuştuk. Ona hepimizin aynı
gemide olduğunu, Türkiye gemisinde olduğunu, hepimizin bu geminin selametle
ilerlemesini istediğimizi, ben gemide yolcuyum, aslında onlar yönetiyor gemiyi
anlamında söyledim. Sonra Başbakan Tayyip Erdoğan aradı. O da tatlı sözler
söyledi, "Tebrik ederim" dedi. Duyguluydu. Bunları da normal karşılıyorum. Ama
illa ki herkesin de tebrik etmesi gerekmez. Ben bir sivil yazarım. Devletten
onay almam gerekmez. Ben kendi bildiğim gibi takılırım. Benim için tek bir ilke
vardır. Devletin bana iyi gözle bakması hoşuma gider, ama benim için tek bir
ilke vardır. Elimi vicdanıma koyarım, dilediğim gibi, inandığım gibi yalnızca
kalbimden geçeni söylerim. Devlet onay verirse çok sevinirim.
Devletin vazifesi benim fikrime katılmak da değildir. Ama demokratik modern bir
devlette, devletin vazifesi o ülkedeki yazara bir ortam hazırlamaktır. Devlet
yazarlara ne yapacağını söylemez ya da devlet beğenmediği şeyi yazan yazarı
hapse atmaz.
'Bu adamlar 20 yıldır bana karşı'
New York'un ve dünyanın en büyük kitapçılarından Strand'de, inceleme alanında
İstanbul, edebiyatta da Benim Adım Kırmızı ile, her iki "en çok satanlar"
listesinde de olduğunuzu, tutkulu bir okurunuz olan babama anlatırken, o da bana
Ankara'nın büyük bir kitapçısında hiçbir kitabınızı görememekten yakınıyor.
Kitaplarınızı tezgâh altına koyma eğilimi mi başladı Türkiye'de?
- Bu ödülden sonra kitaplarımın hepsi beşer altışar yeni basım yaptı. Pek çok
yeni kitap sattı, satılmaya da devam ediyor. Bir gizleme çabası olduğunu
söylemem yanlış olur. Ama bir politik durumun içine düşmüş olduğum doğru. Bir de
şöyle bir şey var: İşte, şu karşı çıktı, bu karşı çıktı. Eh, o adamlar bana 20
yıldır karşı çıkarlar. Saçma, doğru olmayan, ayıp, yok "Yahudi", yok "çok reklam
yaptı yoksa kötü bir yazar." Bu insanlar bu eleştirel laflarını 20 yıldır
söylüyorlar. Nobel'de ya da yarın gene bir başka şeyde söylemeye devam
edecekler. Ben de onlara her seferinde cevap yetiştirmek istemiyorum. Kampanya
yapıyorlar, gazetelere yalan haber yazıyorlar zaman zaman. Bunlara biraz daha
yukarıdan bakmak, onların da Türkiye'nin bir parçası olduğunu söyleyerek geçmek
istiyorum.
YARIN:
"Babamın bir bavulu vardı"
Orhan Pamuk, Nobel konuşmasında ne diyecek?
Ödülden sonra, Pamuk'a en sıcak ilgiyi kimler gösterdi?
Pamuk'a kalsa Nobel'i kimlere verirdi?
Yasemin Çongar - New York
Milliyet
26/11/2006