Sahiciliğini yitiren toplum
Tarih: 13.11.2006 Saat: 01:25
Konu: Güncel


Türkiye'de geçen, Türkiye'deki herhangi bir durumu, hikayeyi, olguyu anlatan bir film çekseydim; bizim toplumumuza ait gerçek hiçbir kareyi filmime koymazdım. Çünkü eğer koysaydım, film izleyenlere asla “sahici” gelmezdi, inandırıcı olmazdı. O kadar çatılmış kişiliklere, o kadar iğreti ilişkilere, o kadar kodlanmış bir hayat kültürüne sahibiz ki, insan bu hayatın içinde kendini gerçek hissetmiyor.



Son bir haftadır olan bitenlere lütfen dikkatle bakınız. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz hafta elli yılını siyasetle geçirmiş bir siyaset adamını kaybetti. Onun hayatıyla, siyasetçi kimliğiyle, tarihe tanıklığıyla, sanatçı tarafıyla ve aile hayatıyla ilgili bir haftadır bilmeniz gereken ya da gerekmeyen hemen her şeyi gazetelerde okudunuz, televizyonlarda izlediniz. Ben işin bu tarafıyla ve hatta o siyaset adamının şahsıyla ilgili bir şey yazmayacağım. Onun ölümü ve sonrasında yaşananların toplumumuz adına ortaya koyduğu sakilliklere, iğretiliklere değineceğim.

Türk toplumu, artık her şeyin abartılı törenselliklere, ucuz gösterilere, hamasi ayinlere dönüştürüldüğü, her şeyin rahatlıkla sömürülebildiği, istismar edilebildiği, anlamından arındırılabildiği kurmaca bir toplum haline geldi. Sanki “toplumsal” diyebileceğimiz bütün duygularımız, sevinçlerimiz, hüzünlerimiz, acılarımız, endişelerimiz ya da sevgilerimiz poşetlenmiş olarak süpermarket raflarında tüketicilerini bekliyor. Topluca dışa vurduğumuz her şeyde bir tek ortak nokta var, sahtelik...

Cenaze törenlerinde buluşuyor, herkesin satır satır önceden bildiği sözleri tekrar ediyor, alkışlıyor, çiçek atıyor, ölenin kalbimizde asla ölmeyeceğini söylüyoruz. Batı'daki gibi cenaze törenlerini düzenleme işi şirketlere verilmiş olsa, bu programı zenginleştirmek konusunda o şirket ciddi sıkıntılar çekerdi.

Ya yazar-yorumcu milletine ne diyeceksiniz, onlar aynı şeyi tekrar tekrar, söylenenin içinde tek bir anlam zerresi kalmayıncaya kadar tekrarlamaktan nasıl olup da hiç sıkılmıyorlar. Oysa bugüne kadar kendilerinden bile fena halde sıkılmaları gerekirdi. Ama onlar, hacıyatmaz ruhlara sahipler öyle ya... Yazarlık diye, yorumculuk diye, habercilik diye kutsadıkları şey biraz da budur. Şov devam etmeli, diye düşünen onlar. Ölmesi muhtemel herkes hakkında kitaplar yazar, belgeseller çeker, matbaada ve arşivde gününü bekletirler. Aynaya baksalar ayna utanır, onlar utanmazlar. İnsanlıklarından sıkılmazlar. Koskoca bir toplumu klişelere boğar, hayatı ucuz bir müsamereye çevirir, duyguları mide bulandırıcı noktaya kadar ucuzlatır, zerre kadar rahatsız olmazlar. Çünkü zaten kendileri de ucuz kahramanlardır.

Toplum diye, kendi ruhu olan bir şey yok mu peki? Elbette var! Ya da olmalı! Olmalıydı! Hızlı dönüşüm, fütursuz modernleşme, medyatik kirlenme mi diyelim? Yeter mi bu ruh seyreltici döngü her şeyi açıklamaya?

Ben biliyorum, yaşadım, toplum diye bir şey, ruhu olan bir şey vardı eskiden. Ölünün ve dirinin hakkını veren, yoksulluklarla dolu bir hayatı küçük küçük erdemlerle zenginleştiren, gözyaşının, sevginin ve hüznün çok yakıştığı sahici insanlar vardı.

Ruhları boşluğa savuran bu lanetli fırtına esmeden önce...



Yenişafak
13/11/2006







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=2005