Türkiye'de geçen, Türkiye'deki herhangi bir durumu, hikayeyi, olguyu anlatan
bir film çekseydim; bizim toplumumuza ait gerçek hiçbir kareyi filmime
koymazdım. Çünkü eğer koysaydım, film izleyenlere asla “sahici” gelmezdi,
inandırıcı olmazdı. O kadar çatılmış kişiliklere, o kadar iğreti ilişkilere, o
kadar kodlanmış bir hayat kültürüne sahibiz ki, insan bu hayatın içinde kendini
gerçek hissetmiyor.
Son bir haftadır olan bitenlere lütfen dikkatle bakınız. Bildiğiniz gibi
geçtiğimiz hafta elli yılını siyasetle geçirmiş bir siyaset adamını kaybetti.
Onun hayatıyla, siyasetçi kimliğiyle, tarihe tanıklığıyla, sanatçı tarafıyla ve
aile hayatıyla ilgili bir haftadır bilmeniz gereken ya da gerekmeyen hemen her
şeyi gazetelerde okudunuz, televizyonlarda izlediniz. Ben işin bu tarafıyla ve
hatta o siyaset adamının şahsıyla ilgili bir şey yazmayacağım. Onun ölümü ve
sonrasında yaşananların toplumumuz adına ortaya koyduğu sakilliklere,
iğretiliklere değineceğim.
Türk toplumu, artık her şeyin abartılı törenselliklere, ucuz gösterilere, hamasi
ayinlere dönüştürüldüğü, her şeyin rahatlıkla sömürülebildiği, istismar
edilebildiği, anlamından arındırılabildiği kurmaca bir toplum haline geldi.
Sanki “toplumsal” diyebileceğimiz bütün duygularımız, sevinçlerimiz,
hüzünlerimiz, acılarımız, endişelerimiz ya da sevgilerimiz poşetlenmiş olarak
süpermarket raflarında tüketicilerini bekliyor. Topluca dışa vurduğumuz her
şeyde bir tek ortak nokta var, sahtelik...
Cenaze törenlerinde buluşuyor, herkesin satır satır önceden bildiği sözleri
tekrar ediyor, alkışlıyor, çiçek atıyor, ölenin kalbimizde asla ölmeyeceğini
söylüyoruz. Batı'daki gibi cenaze törenlerini düzenleme işi şirketlere verilmiş
olsa, bu programı zenginleştirmek konusunda o şirket ciddi sıkıntılar çekerdi.
Ya yazar-yorumcu milletine ne diyeceksiniz, onlar aynı şeyi tekrar tekrar,
söylenenin içinde tek bir anlam zerresi kalmayıncaya kadar tekrarlamaktan nasıl
olup da hiç sıkılmıyorlar. Oysa bugüne kadar kendilerinden bile fena halde
sıkılmaları gerekirdi. Ama onlar, hacıyatmaz ruhlara sahipler öyle ya...
Yazarlık diye, yorumculuk diye, habercilik diye kutsadıkları şey biraz da budur.
Şov devam etmeli, diye düşünen onlar. Ölmesi muhtemel herkes hakkında kitaplar
yazar, belgeseller çeker, matbaada ve arşivde gününü bekletirler. Aynaya
baksalar ayna utanır, onlar utanmazlar. İnsanlıklarından sıkılmazlar. Koskoca
bir toplumu klişelere boğar, hayatı ucuz bir müsamereye çevirir, duyguları mide
bulandırıcı noktaya kadar ucuzlatır, zerre kadar rahatsız olmazlar. Çünkü zaten
kendileri de ucuz kahramanlardır.
Toplum diye, kendi ruhu olan bir şey yok mu peki? Elbette var! Ya da olmalı!
Olmalıydı! Hızlı dönüşüm, fütursuz modernleşme, medyatik kirlenme mi diyelim?
Yeter mi bu ruh seyreltici döngü her şeyi açıklamaya?
Ben biliyorum, yaşadım, toplum diye bir şey, ruhu olan bir şey vardı eskiden.
Ölünün ve dirinin hakkını veren, yoksulluklarla dolu bir hayatı küçük küçük
erdemlerle zenginleştiren, gözyaşının, sevginin ve hüznün çok yakıştığı sahici
insanlar vardı.
Ruhları boşluğa savuran bu lanetli fırtına esmeden önce...
Yenişafak
13/11/2006