Sinema, genellikle anlaşılması zor, yüksek bir yaratıcılık gerilimi içeren
bir özgün sanat biçimidir. Bu, ben anlaşılmak istemiyorum demek değil, ama
Spielberg gibi, örneğin genel kitle için bir film yapamam. Eğer yapabileceğimi
keşfetseydim acı duyardım.
Eğer genel bir izleyici kitlesine ulaşmak istiyorsanız, Star Wars ve Superman
gibi, sanatla hiç ilgisi olmayan filmler yapmalısınız. Bununla halkın aptal
olduğunu söylemek istemiyorum, ama onları memnun etmek için de kesinlikle böyle
bir ıstıraba katlanamam. Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık,
hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır.
* * *
İmge, hakikatin suretidir. Körlüğümüzden aman bulup ufacık bir parıltısını
yakalayabildiğimiz hakikatin sureti…
Zaman geri getirilemez derler, doğrudur. Şimdiki zamanın her an geçip giden bir
anın geçici olmayan gerçekliği bulunduğuna göre geçmiş ne demek oluyor ki?
Geçmiş bir bakıma içinde bulunulan "an"dan daha gerçektir, en azından daha çok
dayanıklı, çok daha süreklidir. Şimdiki zaman parmakların arasından kaybolur.
Şimdiki zamanın içinde, yakın gelecekte meydana gelecek, önüne geçilmez bir
felaketin bütün ön koşulları mevcuttur.
Düşüncelerin oluşumu ve gelişimi belli yasaları izler. Ve bunu ifade edebilmek
için de mantıklı ve spekülatif yapılardan farklılığını açıkça gösteren biçimler
gerekir. Kanımca, şiirsel mantık, hem düşünce geliştirmenin yasalarına hem de
genel olarak yaşamın yasalarına klasik dramatürjinin mantığından çok daha
yakındır. Fakat klasik dram, yıllardır, dramatik çatışmaları ifade edebilmenin
yegâne örneği olarak gösterilmiştir.
Karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun
fazla açık, herkesçe bilinen olgular çerçevesine sıkıştırılmamalıdır. Genelde
anılar çok değerlidir. Bu yüzden olsa gerek, insan her zaman onları şiirsel
renklerle süsler. Genelde, anıların somut kaynağıyla yeniden karşılaşma, bu
anıların şiirsel niteliğini zedeler. Ben, bundan son derece ilginç bir film için
oldukça orjinal bir ilke çıkartılabileceğine inanıyorum. Olayların mantığı,
kahramanın eylem ve davranış tarzı görünürde bozulur; sonra da bundan kahramanın
düşünceleri, anıları ve düşleriyle ilgili bir öykü çıkartılır. Kahramanın hiç,
daha doğrusu geleneksel dramatürjiden alışıldığı şekliyle ortaya çıkmadığı
durumlarda bile bu, olağanüstü bir etki yaratmamıza, oldukça özgün bir karakter
geliştirmemize, bu kahramanın iç dünyasını gözler önüne sermemize yarayabilir.
Kahramanın kendisi hiç ortalıkta görünmez. Ancak onun neyi nasıl düşündüğü
konusunda çok açık, sınırları belli bir fikir edinmemizi sağlar. Ayna işte bu
ilkeden hareket edecektir.
İnsan hayatının öyle yönleri vardır ki, bunlar ancak şiirsel araçların
yardımıyla oldukları gibi yansıtılabilir. Buna rağmen film yönetmenleri sık sık
şiirsel mantığın yerine kaba bir tutuculukla teknik yöntemleri kullanmakta ısrar
ediyorlar. Bu filmlerde rüyalar somut bir yaşam fenomeninden modası geçmiş film
hileleri karmaşasına dönüşüyor.
Güzel gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler. Sanatın anlamı ve varlık
nedeni hakkında düşünmeye yanaşmadan onu ele alıp değerlendirmeye kalkanların
ruhsuzluğu ne yazık ki, sık sık, kaba bir şekilde basite indirgenmiş birtakım
sözlere neden olur: “Bunu hiç beğenmedim!”, “Hiç de ilginç değil!” Bunlar çok
iddialı savlar, ama ne yazık ki gökkuşağını tanımlamaya çalışan doğuştan kör bir
adamın savlarından hiç farkı yok! Bu kör insan, bir sanatçının edindiği
deneyimlerden doğan gerçeği başkalarına açıklayabilmek uğruna çektiği acılara
karşı tamamen duyarsızdır.
Yaşam, varolmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için
insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan gelişimi
gerçekleştirmek zorundadır.
Perdeye yansıyan “rüyanın öyküsü” hayatın görünür, doğal biçimlerinden
oluşturulmalıdır. Ama bazen bu öykü şu şekilde de yansıtılabiliyor: Ağır çekim
ya da sis bulutu yardıma çağrılıyor, modası geçmiş yöntemlere başvurulabiliyor
ya da uygun bir gürültü yapılıyor. Ve bu konuda artık eğitilmiş seyirci de hemen
beklenen tepkiyi gösteriyor: “Evet, bak şimdi hatırlamaya başladı!” “Kadın bunu
rüyasında görüyor demek!” ne var ki bu tür esrarengiz görünüşlü betimlemelerle
rüyanın ya da anıların filmsel bir etkisini yaratmak mümkün değil.
Kurgu sinemasını ve ilkelerini reddetmemin nedeni, filmin beyaz perdenin
sınırlarını aşarak genişlemesine izin vermemesi, yani seyircinin perdede
gördüklerini kendi deneyimleriyle bağdaştırmasına olanak tanımamasıdır. Kurgu
sineması, seyircisini bulmacalarla karşı karşıya getirir, simgeler çözdürür ve
alegoriden zevk almasını bekler, seyircinin entelektüel deneyimine seslenir.
Ancak bu tür bulmacaların her birinin eksiksiz bir biçimde formüle edilmiş sözel
çözümleri vardır.
Bu nedenle benim mesleki görevim özgün, bireysel bir zaman akışı yaratmak,
içimde varolan dalgın, hayallere kapılmışlık ritminden taşan, coşan, hareket
ritimlerine kadar uzanan tüm özgün zaman duygumu yansıtmaktır.
İnsanlar Ayna’yı gördükten sonra onları bu filmin ardında başka hiçbir gizli,
şifrelenmiş bir gaye yatmadığına ikna etmek çok güç oldu. Filmin gerçeği
söylemekten başka bir amacı olmadığını açıklamaya çalıştığımda hep bir
güvensizlik ve hayal kırıklığı ile karşılaştım. Bazı seyirciler için bu
açıklamalarım gerçekten de pek tatmin edici olmadı. Gizler, simgeler, gayeler,
peşinde koştular durdular. Çünkü onlar filmsel, görüntüsel şiire alışık
değildirler ki bu da beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Dünya bulmacalarla
dolu olduğuna göre, onun görüntüsü de bulmacalarla doludur.
Sanıldığının aksine, sanatın işlevsel amacı, düşünmeyi teşvik etmek, bir düşünce
iletmek ya da bir örnek oluşturmak değildir. Hayır, sanatın amacı, daha çok,
insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli kösesinden vurmaktır.
Mühürlenmiş Zaman adlı kitabının kendisine yöneltilen şu suçlamalara cevabı
oldukça manidardır: “Bu ne zevksizlik, ne saçmalık! Ne iğrenç bir şey! Bence
filminiz tam bir fiyasko! Seyirciye biraz olsun yaklaşmıyor bile, oysa en önemli
unsur seyirci değil midir?”
Sinema, genellikle anlaşılması zor, yüksek bir yaratıcılık gerilimi içeren bir
özgün sanat biçimidir. Bu, ben anlaşılmak istemiyorum demek değil, ama Spielberg
gibi, örneğin genel kitle için bir film yapamam. Eğer yapabileceğimi
keşfetseydim acı duyardım. Eğer genel bir izleyici kitlesine ulaşmak
istiyorsanız, Star Wars ve Superman gibi, sanatla hiç ilgisi olmayan filmler
yapmalısınız. Bununla halkın aptal olduğunu söylemek istemiyorum, ama onları
memnun etmek için de kesinlikle böyle bir ıstıraba katlanamam. Sinema, insanlığa
hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin
yılda yeteri kadar ispatlamıştır.
(Mühürlenmiş Zaman)
Karakutu.com