Acı çimento gibidir. İnşaatların demir iskeletlerini birbirine bağlayan o
yeşil, esrarlı toz, insanların ruhunu birleştirmek için de “azap” formuna girer.
Acı da esrarlı, afyonludur zaten. Din kardeşliği, aynı acıları paylaşmak
gerçeğine dönüşmüştür günümüzde. Bu memleketin çimentosu da din değil, “acı
kardeşliği”dir.
Peki insanların -acıların “kimlik verdiği” bir çağda- sırf onları daha çok
kardeş yapıyor diye acı çekmeye devam etmeleri makul müdür? Elbette hayır. Ama
birileri, kardeşlik mamasıyla guruldayan karınlarını doyururken başka birileri,
üzerine ABD yapımı silahların namlularının gölgesinin vurduğu kara camlı
gözlüklerinden şehvetle izliyorlar horoz dövüşünü.
Horoz demişken... Esasında ben de bir kanatlıyım. Uçan kanatlılardan... Beyazım,
barışı simgelerim, bir melek gibiyimdir vs.
İnsanlar beni ağızlarına sakız ettiler. Yeri geldikçe de çeneleri yorulana dek
çiğniyorlar. Fakat birbirlerinin gözlerinin içine baka baka “rol yapmaya”
alıştıkları
ve kendilerini itibarsızlaştırdıkları için yapılan barış çağrılarına kimse kulak
asmıyor.
Ünlü şair, oyun yazarı, aktör, yönetmen, yapımcı ve stand up’çı, Kürt
modernleşmesinin lokomotifi, organize gişe şampiyonu olmakla iftihar eden,
mamafih ödül törenlerinde karpuz kabuğuna basıp düşmesiyle nam salmış münevverimiz
Yılmaz Erdoğan’ın isyan çığlığı da Sümbül Dağı’nda pek yankı bulmadı. Kuşkusuz
iyi
niyetli bir teşebbüs, barış yanlısı, samimi bir tavır ve kısmen edebi bir mektup
var ortada. “Kalleş mayın” teşhisini sevdim özellikle.
Gelgelelim bu işler maalesef, meleksi bir edayla güvercin kanatlarına sokulup
“beyazlaşmakla” olmuyor. Eğer aynı acıları çekmiyorsanız kimse kardeşlik
türkünüze inanmıyor. Ne kadar empatik yaklaşırsanız yaklaşın -kendi toplumunuz
nezdinde samimiyetinizi sorgulanır hale getirdiyseniz- sinemada afili
fragmanlarla insanları gişeye topladığınız gibi bir araya getiremiyorsunuz barış
yanlılarını.
Günümüzün tek gerçek yasası acı kardeşliğidir. Yılmaz Erdoğan, yöresinin
değerlerini tecim malzemesine dönüştürdüğü ve nemelazımcı bir mantıkla kültür
endüstrisinin bütün nimetlerinden faydalandığı için “beyazlaşmış”, kardeşlikten
ağabeyliğe terfi etmiştir.
Bir popüler kültür öznesi olan Erdoğan’ı, başından beri, Kürt modernleşmesine
katkıda bulunacak ve uyumsuz kitlelerin yüreğine çimento serpecek birleştirici
bir “endüstriyel münevver” olarak görenler yanılmışlardır. Çünkü, tam da
Adorno’nun dediği gibi, kültür endüstrisinin ideolojisi o kadar güçlüdür ki
bilincin yerini “uygitsincilik” alır. Hiç zahmetsiz ve salt tüketime dayanan bir
birlik (popüler kültür birliği) sanal bir kardeşliktir. Çünkü taraflar, inşa
(üretim) aşamasının hiçbir yerinde bir arada bulunmamışlardır. Endüstride
arz-talep ilişkisi söz konusudur ve böylesi bir ortamda her zaman “satış”
olacaktır.
Daha da tehlikelisi, kültür endüstrisinin, “yüksek” ve “düşük sanat” düzeylerini
bir araya gelmeye zorlamasıdır. Boşuna değildir Yılmaz Erdoğan’ın, Orhan
Pamuk’un romanlarından birinin filmini çekmeye heveslenmesi. Düşük sanat, yüksek
sanatı açıkça taciz etmektedir. Bırakın düşük sanatı, zaten sinema, edebiyatı
yeterince sömürmüştür bugüne kadar.
Yılmaz Erdoğan -daha önceki ürünleri göz önüne alınırsa- hangi Orhan Pamuk
romanını ya da karakterini hakkıyla filmine yansıtabilir. Çiçeği burnunda yerli
burjuva Cevdet Bey’i mi, onun konformist oğlu Osman’ı mı? Yoksa Frenklerin eski
deneylerini tekrar yapmak uğruna bütün servetini ve karısının saygısını yitiren
modern meczup Selahattin Darvinoğlu mu?
Celal Salik’i, (Kendisi Türkiye’nin en iyi köşe yazarıdır) Boğaz’ın suları
çekildikçe yağmacıların gecekondularla doldurduğu arazileri, zamanında
Cadillac’ıyla gezerken suların dibini boylayan Beyoğlu haydutuyla sevgilisinin
öpüşen iskeletlerini, Poe’nun söylediği gibi “kaybolan güzel kadınını arayan”
Galip’i, Salik’in delilikle dahilik sınırlarında gezinen o “şaheser okuru”nu bir
Yılmaz Erdoğan prodüksiyonuyla anlatmak mümkün müdür?
Hangi Orhan Pamuk karakterini ete kemiğe büründürecek Yılmaz Erdoğan? Sıla
hasretiyle yanıp tutuşan Venedikli tutsağı mı, “Yeni Hayat”ın, Canan’ın peşinden
yollara düşen maceraperest baş karakterini mi? Kafası karışık, gönlü bulanık dul
kadın Şeküre ve onun birbirini yiyen oğullarını mı?
Yoksa kimilerine göre İslamcıların Batı taklitçisi, iyimser liboş dediği türden
biri, kimilerine göreyse idealist ve yurtsever bir aydın olan porno film
müptelası şair Ka’yı mı? Kars’ın her sokağına hakim MİT’e rağmen kentte gizlice
örgütlenen imam hatipli
öğrencilerle, meşhur Yeşil’den ilham alan radikal İslamcı Lacivert’i mi?
(Esasında MİT, farzımuhal “Galatasaray İmam Hatip” adında bir lise olsaydı daha
çok oranın öğrencilerinin peşine düşerdi. Hayır fişlemek için değil, ilerde
teşkilata almak için...)
Gerçek sanat, bugüne dek popüler kültüre yeterince “şehit” vermiştir. Popüler
kültürün bizatihi kendisi de, her ne kadar çok rağbet görse de, kitleleri iyi
niyetlerle bir araya getirmeye muktedir değildir.
Popüler kültür, olsa olsa kardeş kitlelerin acılarını hafifleten bir morfindir
sadece.
Haftalık Dergisi
3-10 Ağustos 2006
funlu@gazetevatan.com