Endüstriyel münevverin kardeşlik türküsü
Tarih: 08.08.2006 Saat: 21:26
Konu: Deneme


Acı çimento gibidir. İnşaatların demir iskeletlerini birbirine bağlayan o yeşil, esrarlı toz, insanların ruhunu birleştirmek için de “azap” formuna girer. Acı da esrarlı, afyonludur zaten. Din kardeşliği, aynı acıları paylaşmak gerçeğine dönüşmüştür günümüzde. Bu memleketin çimentosu da din değil, “acı kardeşliği”dir.



Peki insanların -acıların “kimlik verdiği” bir çağda- sırf onları daha çok kardeş yapıyor diye acı çekmeye devam etmeleri makul müdür? Elbette hayır. Ama birileri, kardeşlik mamasıyla guruldayan karınlarını doyururken başka birileri, üzerine ABD yapımı silahların namlularının gölgesinin vurduğu kara camlı gözlüklerinden şehvetle izliyorlar horoz dövüşünü.
Horoz demişken... Esasında ben de bir kanatlıyım. Uçan kanatlılardan... Beyazım, barışı simgelerim, bir melek gibiyimdir vs.

İnsanlar beni ağızlarına sakız ettiler. Yeri geldikçe de çeneleri yorulana dek çiğniyorlar. Fakat birbirlerinin gözlerinin içine baka baka “rol yapmaya” alıştıkları ve kendilerini itibarsızlaştırdıkları için yapılan barış çağrılarına kimse kulak asmıyor.

Ünlü şair, oyun yazarı, aktör, yönetmen, yapımcı ve stand up’çı, Kürt modernleşmesinin lokomotifi, organize gişe şampiyonu olmakla iftihar eden, mamafih ödül törenlerinde karpuz kabuğuna basıp düşmesiyle nam salmış münevverimiz Yılmaz Erdoğan’ın isyan çığlığı da Sümbül Dağı’nda pek yankı bulmadı. Kuşkusuz iyi niyetli bir teşebbüs, barış yanlısı, samimi bir tavır ve kısmen edebi bir mektup var ortada. “Kalleş mayın” teşhisini sevdim özellikle.

Gelgelelim bu işler maalesef, meleksi bir edayla güvercin kanatlarına sokulup “beyazlaşmakla” olmuyor. Eğer aynı acıları çekmiyorsanız kimse kardeşlik türkünüze inanmıyor. Ne kadar empatik yaklaşırsanız yaklaşın -kendi toplumunuz nezdinde samimiyetinizi sorgulanır hale getirdiyseniz- sinemada afili fragmanlarla insanları gişeye topladığınız gibi bir araya getiremiyorsunuz barış yanlılarını.

Günümüzün tek gerçek yasası acı kardeşliğidir. Yılmaz Erdoğan, yöresinin değerlerini tecim malzemesine dönüştürdüğü ve nemelazımcı bir mantıkla kültür endüstrisinin bütün nimetlerinden faydalandığı için “beyazlaşmış”, kardeşlikten ağabeyliğe terfi etmiştir.

Bir popüler kültür öznesi olan Erdoğan’ı, başından beri, Kürt modernleşmesine katkıda bulunacak ve uyumsuz kitlelerin yüreğine çimento serpecek birleştirici bir “endüstriyel münevver” olarak görenler yanılmışlardır. Çünkü, tam da Adorno’nun dediği gibi, kültür endüstrisinin ideolojisi o kadar güçlüdür ki bilincin yerini “uygitsincilik” alır. Hiç zahmetsiz ve salt tüketime dayanan bir birlik (popüler kültür birliği) sanal bir kardeşliktir. Çünkü taraflar, inşa (üretim) aşamasının hiçbir yerinde bir arada bulunmamışlardır. Endüstride arz-talep ilişkisi söz konusudur ve böylesi bir ortamda her zaman “satış” olacaktır.

Daha da tehlikelisi, kültür endüstrisinin, “yüksek” ve “düşük sanat” düzeylerini bir araya gelmeye zorlamasıdır. Boşuna değildir Yılmaz Erdoğan’ın, Orhan Pamuk’un romanlarından birinin filmini çekmeye heveslenmesi. Düşük sanat, yüksek sanatı açıkça taciz etmektedir. Bırakın düşük sanatı, zaten sinema, edebiyatı yeterince sömürmüştür bugüne kadar.

Yılmaz Erdoğan -daha önceki ürünleri göz önüne alınırsa- hangi Orhan Pamuk romanını ya da karakterini hakkıyla filmine yansıtabilir. Çiçeği burnunda yerli burjuva Cevdet Bey’i mi, onun konformist oğlu Osman’ı mı? Yoksa Frenklerin eski deneylerini tekrar yapmak uğruna bütün servetini ve karısının saygısını yitiren modern meczup Selahattin Darvinoğlu mu? Celal Salik’i, (Kendisi Türkiye’nin en iyi köşe yazarıdır) Boğaz’ın suları çekildikçe yağmacıların gecekondularla doldurduğu arazileri, zamanında Cadillac’ıyla gezerken suların dibini boylayan Beyoğlu haydutuyla sevgilisinin öpüşen iskeletlerini, Poe’nun söylediği gibi “kaybolan güzel kadınını arayan” Galip’i, Salik’in delilikle dahilik sınırlarında gezinen o “şaheser okuru”nu bir Yılmaz Erdoğan prodüksiyonuyla anlatmak mümkün müdür?

Hangi Orhan Pamuk karakterini ete kemiğe büründürecek Yılmaz Erdoğan? Sıla hasretiyle yanıp tutuşan Venedikli tutsağı mı, “Yeni Hayat”ın, Canan’ın peşinden yollara düşen maceraperest baş karakterini mi? Kafası karışık, gönlü bulanık dul kadın Şeküre ve onun birbirini yiyen oğullarını mı?

Yoksa kimilerine göre İslamcıların Batı taklitçisi, iyimser liboş dediği türden biri, kimilerine göreyse idealist ve yurtsever bir aydın olan porno film müptelası şair Ka’yı mı? Kars’ın her sokağına hakim MİT’e rağmen kentte gizlice örgütlenen imam hatipli öğrencilerle, meşhur Yeşil’den ilham alan radikal İslamcı Lacivert’i mi? (Esasında MİT, farzımuhal “Galatasaray İmam Hatip” adında bir lise olsaydı daha çok oranın öğrencilerinin peşine düşerdi. Hayır fişlemek için değil, ilerde teşkilata almak için...)

Gerçek sanat, bugüne dek popüler kültüre yeterince “şehit” vermiştir. Popüler kültürün bizatihi kendisi de, her ne kadar çok rağbet görse de, kitleleri iyi niyetlerle bir araya getirmeye muktedir değildir.
Popüler kültür, olsa olsa kardeş kitlelerin acılarını hafifleten bir morfindir sadece.

 

Haftalık Dergisi
3-10 Ağustos 2006

funlu@gazetevatan.com


 







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1852