Ben bir asker postalıyım. ABD, İsrail, Rusya, Türkiye ve İran gibi savaşmayı
seven, kudretli memleketlerin fabrikalarında üretilir, ordulara servis edilirim.
Kimimiz Amerikan askerlerinin çöl sıcağında ceset gibi kokan iri ayaklarına
geçirilir, Felluce'de, Bağdat sokaklarında ev basıp çoluk çocuğu ve kadınları
tekmeleriz. (Tabii bu arada askerlerin çorap kokusundan âdeta ciğerimiz
delinir.)
Kimimiz Sümerbank'ta imal edilip, çiğ köftesiyle meşhur Urfa'nın, fındığı ile
meşhur Ordu'nun ve horozuyla meşhur Denizli'nin kara yağız oğlanlarının ayağına
geçirilip darbe günlerinde sokakları rap rap döverek geçit yapar ve nümayişleri,
suikastları önleyip nizamı tesis ederiz.
Kimimiz, üç yıllık bir operasyonu yöneten Mossad casusuyla Arap çöllerinde it
ayağı yemiş gibi gezer, sonra sahibimizin karısının o sırada başka bir Mossad
ajanıyla ilişkiye girdiğini öğrenince kahroluruz. (Kadın dışarıdan biriyle
ilişkiye girip bilgi sızdırmasın diye yine Mossad tarafından kuşatılmıştır!)
Kimimiz de, bugün olduğu gibi, pire için yorgan yakıp Doğu'nun talihsiz
limanlarını bombalayan Yahudi askerlerinin ciplerinde gaz pedalını kökleyip
cepheye gider ve iskeleti çıkmış binalarla kaplı Beyrut'a durmadan füze
göndeririz.
Ne çok ölüm, ne çok katliam, ne çok hayal kırıklığına şahit oluruz, bir
bilseniz. Acemi birliğinde "Tanrımıza hamdolsun, milletimiz varolsun" duasını
müteakip taze fasulye, pilav ve hoşaftan müteşekkil yemeklerini yiyip demir
bardaklarda su içen ve usta birliğinde Tunceli'nin, Diyarbakır'ın, Hakkâri'nin
dağlarında konserveyle beslenen "Mehmetçik"e aylarca eşlik ederiz.
Hülya Avşar'ın mayolu, Rambo'nun kasaturalı ve İbrahim Tatlıses'in mikrofonlu
fotoğraflarıyla dolu, kalp ve çiçek desenleriyle bezeli defterlerine estetikten
yoksun, "şiirimsi"lerle, "şafak 114" ya da "doğan güneş" yazan bu körpe, cahil
çocuklar dağlarda şehit olunca yüreğimiz parçalanır.
Ekseriya kamuflajlarının ceplerinde, üzerinde "Made in USA" yazan vukuat
düdükleri olur bu vatan evlatlarının. Ve ölmeden önce, "Ulan şu düdüğü bile
Amerikalılar'dan mı alıyoruz?" diye sorup kederle gülümserler.
Şimdi Lübnan'daki kardeşleri de benzer soruları soruyorlar birbirlerine.
Dağlarda serin yellerin estiği ıslak yaz gecelerinde birbirlerine sokulup, "Niye
böyle oldu kardeşim. Biz neden geri kaldık" diyor ve her defasında yüreklerini
daha çok acıtan bu soruyla içleniyorlar.
Kendinizi onların yerine koyun. Ve deyin ki;
Ey insanlık! Bir bilsen ne kadar ezildiğimi, aşağılandığımı… Ereksiyon halindeki
birer penisi andıran o delici füzeler gökyüzünden hiç durmamacasına tepeme
inerken dönüp dolaşıp aynı soruyu soruyorum kendime:
"Ah kardeşim, vah kardeşim, canım kardeşim. Biz neden geri kaldık?"
Doğu'nun makus talihi işte, lanet olsun.
"Şark oturup beklemenin yeridir, biraz sabırla her şey ayağına gelir" demişti
üstad. Gelmiyor be anacığım, maatteessüf gelmiyor. (Mümtaz sabırsızlanmağa
başlamıştı!) Beckett'ın Godot'yu geliyor, Atay'ın korkusu geliyor en sonunda. Ve
sonsuzluk kendine dönüştürüyor onu sonunda!
Neyi bekliyoruz? Batı'yı mı? Sürekli Doğu'ya giden İskender'i mi? Şimdi Batı'dan
Doğu'ya gelenler Azrail gibi geliyorlar ama.
Bu şartlarda Şark'ta, Ortadoğu'da bir askerin ayağındaki postal olmaktansa Orta
Batı'da, Kıta Avrupası'nda seksi bir Fransız karısının parmak arası terliği
olmayı yeğlersiniz, eminim.
Zira Fransızların "Doğu'nun Limanları" dediği yerler bombalanıyor. Maalesef Amin
Maalouf! Senin limanların bombalanıyor. Hayat, edebiyat kadar mert, ilahi ve
anlamlı değil.
Bir görsen, Beyrut bir yangın yeri kardeşim, Beyrut bir şömine... Öyle ya,
şömineye "fireplace" demezler mi zaten. Papyonlu, ensesi kalın efendiler uzak,
güvenli bir diyarda şöminelerinin başında viskilerini yudumlayarak izliyorlar
savaşı.
Şu insanoğlunu anlamak öyle zor ki... Bir arada yaşamayı bir türlü öğrenemedi ve
öğrenemeyecek. Ali Kemal Erdem'in dediği gibi "Kardeşlik koca bir yalandan
ibaret".
Ancak postallar kardeş olabilir, onların milliyeti yoktur çünkü. İnsanlarsa
birbirlerinden nefret ediyor ve "uygarlaştıkça" daha şeytan oluyorlar. Sanayi
devrimleriyle şaha kalktıktan sonra -yirminci yüzyılın ilk yarısında- oluk oluk
kan akıtmaları tesadüf müydü?
Baksanıza, soykırıma kadar felsefe, sanat, bilim ve ticaretten başka bir şey
bilmeyen Yahudiler altı milyon kayıp verince "asker millet" oluverdiler birden.
Marks, Freud, Kafka, Adorno, Marcuse ve zamanında İsrail'in cumhurbaşkanlığı
teklifini reddeden Einstein gitti, yerine Golda Meir'ler, Şimon Peres'ler, Rafi
Eitan'lar, Ariel Şaronlar, Ehud Olmert'ler geldi.
Teknoloji devrimleri durmaksızın devam ediyor. Öyleyse daha çokkk kan akacak.
Daha fazla kan akıtmak için daha çok asker postalına ihtiyaç var.
Cephelerden önce cenazeler, sonra kartpostallar gelmeye devam edecek. Dünya,
"cehennemi" bir şömineye dönecek. Herkes oturup Azrail'i bekleyecek. Ve biraz
sabredersek, elinde tırpanıyla, o da ayağımıza gelecek.
28 Temmuz-3 Ağustos 2006
Haftalık Dergisi
funlu@gazetevatan.com