ONUNCU BÖLÜM
Kürek mahkûmlarını kurtarış
Ertesi gün kahramanlarımız yeni bir macera ile karşılaştılar. Yolda uslu uslu
hayvanlarını sürüyorlardı. Sanço Panza'da gelecek günler için tekrar bir parça
ümit başlamıştı. Efendisi ile, yakında valisi olacağı adayı konuşuyor, Don Kişot
onu ballandıra ballandıra tasvir ediyordu.
Birdenbire gözlerini kaldırınca bir insan kalabalığının kendilerine doğru
gelmekte bulunduğunu gördüler. ikisi ata binmişti; bir çokları kılıçlar ve
kargılarla silahlanmış olarak yaya yürüyorlardı. Aralarında bir teşbihin
taneleri gibi, boyunlarından uzun bir zincirle birbirlerine bağlanmış on kadar
insan gitmekte idi.
Onları ilk gören Sanço oldu ve kim olduklarını çabucak anladı:
— Bu bir kürek mahkûmları kervanıdır. Kalyonlarda kirala hizmet etmeğe
götürülüyorlar.
Don Kişot bağırdı:
— Ne dedin ne dedin? Kürek mahkûmları mı? Kral insanlara böyle muamele eder mi?
Sanço hararetle devam etti:
— Senyör Şövalye, heyecana kapılmayın. Bu adamlar kalyonlarda suçlarının
cezasını çekmeğe mahkûm edilmiş canilerdir.
— Yani ne çıkar bundan? Bir suç işlediler diye bu adamları bedbaht saymayacak
mıyız? Bunlar kendi arzulan ile mi kalyonlarda kirala hizmet etmeğe gidiyorlar?
— Değil elbette Senyör, fakat...
— Bedbahtları savunmak, zulme uğrayanların imdadına koşmak gezici şövalyelerin
vazifesi değil midir?
— Senyör Şövalye; bu adamlar sefil oluyorlarsa kendi kabahatleridir. Namuslu
adamlar gibi hareket etmiş olsaydılar kral adlarını sanlarını bilmeyecek,
mahkemeler onlarla uğraşmayacaklardı. inanın bana Senyör, çabuk geçelim ve
yüzlerine pek bakmayalım. Başımıza fena bir şey gelirse kara kara yanarız.
— Kes sesini Sanço, işime karışma. Söyleyeceklerini biliyorum, inan bana. Senin
aklın ermez.
İki kahraman böylece konuşurlarken kalabalık onların yanına gelmişti. Don Kişot
muhafızlara bu adamları niçin götürdüklerini sordu. Atlılardan biri:
— Senyör Şövalye, bu adamlar bir takım canilerdir. Her halde korkunç cinayetler
işlemiş olacaklardır. Doğrusu ben de pek bilmiyorum neler yaptıklarım. Sanırım
ki bu mesele hakkında benden fazla bir şey bilmek sizin de pek işinize
yaramayacaktır.
Don Kişot:
— Böyle bir felâketin sebebini kendilerinden öğrenmeme müsaade ederseniz
minnettar olurum, dedi.
Öteki atlı cevap verdi:
— Mahkeme kararı suretleri yanımızdadır Senyör. Fakat yüklerimizi çözmeğe
vaktimiz yok. Merak ediyorsanız bu adamların her birine ne yaptığını sormaktan
çekinmeyin. Ne isterlerse söylerler ve kendi işleri için diledikleri tafsilâtı
vermekten geri durmazlar. Çok konuşkan adamlardır.
Nezaketin bu derecesi Don Kişot'un pek hoşuna gitmişti. Mahkûmlardan birine
yaklaştı, bu hale gelmek için ne suç işlediğini sordu.
Mahkûm gülerek:
— Aşık oldum da ondan, dedi. Don Kişot bağırdı:
— O nasıl iş öyle. Aşıkları kürek cezasına mı mahkûm ederler? Böyle olsaydı
benim işim gücüm kürek çekme olurdu.
Öteki mahkûm cevap verdi:
— Bildiğiniz gibi değil Senyör. Ben bir kıza değil, içi en iyi cins ipek
çamaşırlarla dolu bir sepete aşık oldum. Onu kalbime bastırıyordum, jandarmanın
biri elimden almamış olsaydı hâlâ orada olacaktı.
— Demek siz bir hırsızsınız?
— Hırsız demek pek insafsızca olur. Fakat belki de hakkınız var. Mahkemenin
kanaati de bu oldu ve beni yüz kamçı ile üç yıl kürek cezasına mahkûm etti. Suç
üstünde yakalandığım için yaptığımı inkâr edemedim.
Don Kişot ikinci mahkûma geçti, fakat cevap alamadı. Son derece kederli bir
delikanlı idi. Muhafızlardan birine sordu:
— Dilsiz mi bu adam? O gülerek cevap verdi:
— Hayır. Kendisini burada görmenizin sebebi, çok fazla şarkı söylemiş olmasıdır.
Şövalye hayret etti:
— Şarkı mı söyledi? Şarkı söyleyenleri ne zamandan beri zincire vuruyorlar?
Benim bilmediğim yeni bir kanun mu çıktı yoksa?
— Öyle bir kanun yok; fakat size sual sorarlarken şarkı söylemek her zaman
tehlikelidir.
— Yani ne demek istiyorsunuz?
— Sual sorarlarken şarkı söylemek demek işkence ederlerken suçunu itiraf etmek
demektir.
Don Kişot ağır bir tavırla:
— Anlıyorum, dedi, peki suçu ne imiş bu adamın?
— O bir hayvan hırsızıdır, iki yüz kamçıya ve altı yıl kürek cezasına mahkûm
oldu. Kendisini bugün kederli görmenizin sebebi felâket arkadaşlarının onunla
alay etmiş olmalarıdır; çünkü hürriyetini kurtarmak için acıya tahammül
göstermeğe cesaret edememiştir, işkence esnasında dişini sıkıp suçunu inkâra
devam etmiş olsaydı mutlaka onu bırakacaklardı. Oysa ki şimdi kiralın hizmetine
gitmiştir.
Don Kişot üçüncü mahkûma geçerek:
—Ya siz ne yaptınız? Siz de mi şarkı söylediniz yoksa?
O hemen cevap verdi:
— Ben mi Mösyö? Ne münasebet! Keşke suçumu itiraf için bana da sual sorsalardı.
Yazık ki beni suç üstünde yakaladılar. Bir para kesesine çok fazla gönül
bağlamış olduğum için beş yıl küreğe mahkûm ettiler. On dukam olaydı bu işin
içinden sıyrılacaktım.
Don Kişot:
— Ben hoşnutlukla yirmi veririm, dedi, seni serbest bıraksınlar.
Mahkûm:
— Şimdi artık çok geç, dedi. Bu on duka sorgu esnasında elimde olaydı kâtibin
eline tutuşturur, yahut sorgu yargıcını imana getirirdim.
Dördüncü adam uzun ak sakallı bir ihtiyardı. Niçin suçlular arasında bulunduğu
kendisine sorulunca ağlamağa başlamıştı. Don Kişot bu adamdan başka cevap
alamadığı için onun yerine arkadaşı konuştu.
— Mösyö, bu adam dört yıl küreği hak etmiştir. Büyücülük yapmağa kalktı.
Hoşlanmadığı insanlara büyü yaptı. Adaletin elinden ucuz kurtulduğu için
talihine bir yesin de bin şükretsin.
Don Kişot:
— Ben de öyle düşünüyorum, dedi. Sonra beşinciye döndü:
— Ne yaptın da buralara düştün dostum? Yüzün pek fena bir adam yüzüne
benzemiyor. Sende bir kürek cezalısından ziyade, mektep medrese görmüş bir adam
hali var. Başına geleni anlatır mısın bana?
Adam cevap verdi:
— Uzun bir hikâyedir bu?
Pek meraklı olmakla beraber bütün tafsilâtını anlatamam. Şu kadarını
bilmelisiniz ki bir komşunun bana borcu vardı. Suçun bende olduğu sabit oldu. Oh
olsun bana!
Mesele şu ki ben onun borcunu ödemeğe zorlamak için gömleklerini aldım. Borcu
gömlek değil para olduğu için bana hırsız dedi ve mahkemeye baş vurdu. Sayın
yargıç kendisine söylenen şeylere inandığı için beni mahkûm etti. işte Senyör,
bunun için altı yıl kadırgalarda kürek çekeceğim.
Altıncı hırsız da iyi yüzlü bir adamdı. Gurur ile önüne bakıyor ve Don Kişot'a
pek aldırış etmiyor görünüyordu. O pek azılı bir cani olmalı idi; çünkü ötekiler
gibi bağlanmış değildi. Bir çeşit demir halka onu boynunu dik tutmağa zorluyor
ve elleri sımsıkı kelepçelenmiş bulunuyordu. Bunlardan başka ayaklarına da
kocaman bir zincir takılmıştı.
Don Kişot bu adama niçin bu kadar sert muamele edildiğini sordu.
Atlı muhafızlardan biri:
— Onu neyle suçlandırdıklarını, cezasının ne olduğunu size söyleyemeyeceğim,
dedi, fakat bana öyle geliyor ki öteki beş adamın işlediği suçların hepsini
birden bir terazi gözüne koyarsanız bu adamınki kadar ağır çekmez. Bu sebeple
bize ayrıca emir verdiler; galiba çok atak ve tehlikeli bir kimseymiş. Onun için
elimizden kaçmasından korkuyoruz.
Don Kişot mahkûma:
— Suçunun ne olduğunu sen kendin söylemez misin? diye sordu.
Adam Don Kişot’u küçümsüyor gibi bir bakışla tepeden tırnağa süzerek cevap
verdi.
— Senyör Şövalye, benim yaptığımdan size ne? Bizim için elinizden ne gelir? Bana
yükletilen suçlan bir bir anlatmağa kalkacak olsam yarın bu saatte yine burada
oluruz? Benim adım Ginesse de Passamont'dur; birisi çıkıp da onları yazmak
zahmetine katlansa koca bir cilt olur. Fakat merakınız canımı sıkıyor; onun için
size hiçbir şey söylememeyi tercih ederim.
Haydudun küstahlığı o kadar büyüktü ki muhafızlardan biri onu uzun bir sopa ile
cezalandırmak istedi. Bereket versin Don Kişot aralarına girdi ve muhafızdan
bunu yapmamasını rica etti.
Adam:
— Nasıl isterseniz öyle olsun, dedi, fakat size hak veremeyeceğim, çünkü bu
serserinin bir paralık değeri yoktur.
Don Kişot ağır bir tavırla cevap verdi:
— Değerleri ne olursa olsun bu gibi kimselerin suçlarının kefaretini ödemelerine
ve yola gelmelerine yardım etmek hakkımızdır. Adaleti sopa ile sevdirecek
değiliz onlara. Bunun için ben bunları kürek cezasına çarptıran yargıçlarla
beraber değilim. Bana göre insanları arzu ve iradelerine karşı hareket etmeğe
zorlamaktan daha çirkin bir şey olamaz. Öyle sanıyorum ki bu insanlar bir kaç
yıl krala bu şekilde hizmet ettikten sonra ondan nefret edeceklerdir. Bunlar
yolunu şaşırmış biçarelerdir. Bunun için benim onlarla meşgul olmam lazımdır.
Şövalyelik mesleğimin kaidelerini ve bizim bedbahtlara yardım etmek, onların
ıstıraplarını hafifletmek, onları esirlik boyunduruğundan kurtarmak vazifemizi
hiç şüphesiz biliyorsunuz. Muhafız efendiler dünyanın en kutsal düsturları olan
bu düsturlar adına bu mahkûmları serbest bırakmanızı ve evlerine dönmelerine
izin vermenizi sizden istiyorum. Onlar kendi iradeleri ile suçlarının kefaretini
verecekler ve faziletli adamlar olacaklardır.
Bu sözler üzerine muhafızlar gülmeğe başladılar ve başları olduğu anlaşılan
biri:
— Senyör Şövalye, sanırım siz şakadan hoşlanıyorsunuz, dedi.
Don Kişot kaşlarını çatarak:
— Neden? diye sordu, dediğimi yapmak istemiyor musunuz yoksa?
— Arzunuzu yerine getirmeye hakkımız yok Senyör Şövalye. Bize kralın bir emrini
gösterin; bu sefilleri serbest bırakalım.
Şövalye sordu:
— Beni onları zorla kurtarmağa mecbur edecek misiniz?
Muhafız:
— Lâtife fazla uzadı Mösyö, dedi, rica ederim yolunuza gidin, bizim işimize
karışmayın. Hem de şu leğeni başınızdan çıkarsanız iyi olur.
— Siz edepsizin birisiniz. Bana ettiğiniz hakaretin cezasını derhal
çekeceksiniz.
Don Kişot bunu söyler söylemez muhafıza saldırdı ve mızrağı ile muhafıza öyle
bir vuruş vurdu ki adamcağızı yere düşürdü. Muhafızlar bunu görünce şövalyenin
üzerine atılmak istediler. Kimisi kılıcını, kimisi kargılarım sallıyordu. Kürek
mahkûmları o arada kargaşadan faydalanarak zincirlerini koparmış olmasaydılar
kahramanımızın hali pek fena olacaktı. Muhafızlar nereye saldıracaklarını
bilemiyorlardı. Kâh birbiri ardınca kendilerini zincirden kurtaran mahkûmlara
koşuşuyorlar, kâh Don Kişot’a dönerek onu atından düşürmeğe çalışıyorlardı.
O esnada Sanço da Gines de Passamont'un demir halkalarından ve kelepçelerinden
kurtulmasına yardım etmekteydi. Serseri kurtulur kurtulmaz zincirini bir lobut
gibi kullanmağa başladı ve ona havada korkunç çemberler çevirterek kalabalığın
ortasına atıldı. Muhafızlar dayanmanın faydasız olduğunu gördüler ve kaçışmağa
başladılar.
Duruma hâkim olan Don Kişot:
— Hali görüyor musun Sanço dostum, diye bağırdı, nasıl iş gördük ha! Bu macerayı
ümitlerimize göre sona erdirmedik mi?
Sanço pek keyifli görünmüyordu. Yüzünü buruşturup:
— Belki, dedi, bu zaferden memnun musunuz Senyör Don Kişot? Bana kalırsa bizim
tabanları yağlamamızın tam zamanıdır. Muhafızların yardımcı kuvvetler çağırmağa
gitmiş olmalarından korkulur. Geri dönerlerse keyfimiz bozulacağa benzer.
Don Kişot:
— Hadi işine korkak, dedi, sen efendinden daha mı iyi bileceksin? Bir daha
söylüyorum sana. Bana inan ve titremekten vazgeç.
— Şu var ki Senyör!..
Şövalye onu daha fazla dinlemedi. Mahkûmlara yaklaşarak tatlı bir sesle:
— Ey temiz yürekli adamlar? dedi, yüzlerinizde okuduğum minnet ve şükran beni
pek memnun etti. Nankörlük kötü huyların en iğrencidir. Sizlerde böyle bir şey
bulunmadığını görüyorum. Sizin için ne yaptığımı gördünüz. Bu sebeple ben de
sizden bir şey istemekte tereddüt etmeyeceğim.
Gines de Passamont:
— Çok iyi konuştunuz Senyör şövalye, dedi, bize güvenmekte haklısınız. Ne
istiyorsanız söyleyin. Emirlerinizi yerine getireceğiz.
Kahramanımız heyecanla:
— Sizin nankör olmadığınızı biliyordum, dedi, onun için ben de cömertlik
göstereceğim, sizden çok küçük bir şey isteyeceğim. Yalnız zincirlerinizi
yeniden takacaksınız ve sizi ilk gördüğüm halde Toboso şehrine gideceksiniz.
Madam Dulcinee'nin huzuruna çıkacaksınız. Sizi Mahzun Yüzlü Şövalyenin
gönderdiğini söyleyeceksiniz. Onun şerefine sizin için yaptığım şeyleri
anlatacaksınız. Böylece bana olan borcunuzu ödemiş olacaksınız. Sizi
dilediğinizi yapmakta serbest bırakacağım.
Gines ağır bir eda ile cevap verdi:
— Senyör şövalye; bu emrinizi yerine getiremeyeceğimize çok üzülürüz. Bu
kıyafette söylediğiniz yere gitmemize imkân yoktur; çünkü bizi tanırlar;
yakaladıkları gibi yeniden kalyonlarda soluğu alırız. Biz birbirimizden
ayrılmalı ve kıyafetlerimizi değiştirmeliyiz ki bir daha adaletin pençesine
düşmeyelim. Madam Dulcinee de Toboso'nuza saygılarımızı sunmağa gidemeyeceğimize
çok üzülürüz. Bizi anlamalısınız. Fakat minnet altında kalmayı da
istemediğimizden bize başka bir şey emrediniz, isterseniz Madam Dulcinee için
emredeceğiniz bütün duaları okumağa hazırız.
Fakat dualar ne kadar çok olursa olsun Don Kişot’un işine gelmiyordu. Onun
istediği şey Dulcinee de Toboso'ya haberciler göndermekti. Bu sebeple Gines'in
cevabı onu öfkelendirdi. Atını ona doğru sürerek:
— Seni şeytan oğlu şeytan seni, dedi. Bak ben istediğimi nasıl yaptırıyorum
size. Hep bir arada Madam Dulcinee'ye gidemezmişsiniz öyle mi? Öyleyse sen tek
başına gideceksin ve arkadaşlarının zincirlerini sana takacağız.
Haydut gülmeğe başladı ve arkadaşlarına işaret ettikten sonra yerden taşlar
alarak Don Kişot'a atmağa başladı. Ötekiler de onun yaptığını yaptılar ve
şövalye birdenbire bir taş yağmuru içinde kaldı.
Don Kişot, atım onların üzerine sürmeğe uğraşarak:
— Reziller, haydutlar, bu size pahalıya mal olacak, diye haykırıyordu.
Fakat mahkûmlar alay ediyorlar, küfürler savuruyorlar ve onu taşlamağa devam
ediyorlardı. Bir kaç okkalı kaya parçası Rossinante'ı yere yıktı, Don Kişot,
yara bere içinde, toprakların üzerine serildi.
Sanço eşeğinin arkasına saklanmıştı, fakat haydutlar efendisinin işini
bitirdikten sonra uşağa çullandılar, sırtındakileri soyarak onu hemen hemen
çıplak bıraktılar.
Sonra birbirlerinden ayrılarak Don Kişot ile Sanço'yu kendi hallerine bıraktılar
ve her biri kendi yollarına gittiler.
* * *
ON BİRİNCİ BÖLÜM
Don Kişot Kara Dağ'da
Sanço Panza burada fazla durmak istemiyordu. Muhafızların Sainte Hermandad
polisi ile beraber geri gelmekte gecikmeyeceklerine şüphesi yoktu. Onun için
efendisini ve kendini bu hale getiren haydutlar savuşur savuşmaz Don Kişot'un
yanına koştu ve ona bir an evvel buradan gitmelerini rica etti.
Şövalye cevap verdi:
— Sanço dostum, seni dinleyerek bu melun heriflerle uğraşmasam iyi olacakmış.
Kötülere iyilik etmek kum üstüne yazı yazmak gibidir. Ne çare ki olan olmuştur.
Bu dersin kulağımıza küpe olmasını dileyelim.
Sanço derin derin içini çekti:
— Bizim aklımız kolay kolay gelmez başımıza, Senyör, dedi, fakat haklı olduğumu
söylemekle bana şeref verdiniz. Bunun için beni dinleyiniz de başımız daha büyük
bir belâya girmesin. Sainte Hermandad polisi, okçuları ile beraber gelirse sizin
Şövalye sıfatınız para etmez. Okların başımızda ıslık çaldıklarını şimdiden
işitiyor gibiyim.
— Sanço dostum, sen pek cesur değilsin; fakat boş yere inat etmeyeceğim. Bu
sefer sözünü tutuyorum; söylediğin oklu polisleri beklemeden yola çıkabiliriz.
— Senyör Don Kişot, beni dinlediğinize çok memnunum... Bu herifler gerçekten
belâlı şeylerdir.
— Yalnız sana şunu haber vereyim ki ben dünyanın hiçbir polisinden korkmam.
Onlar benim kılımı bile kıpırdatamazlar. Keşke hep bir olup karşıma çıksalar da
tehditlerini iki paraya almadığımı göstersem sana. Ben onların topunu birden
yere sererim, topunu birden...
Sanço acele acele:
— inanırım size senyör, inanırım, dedi.
— Gerçekten inanıyor musun? Burada kalmayı, Sainte Hermandad polisinden
korkmadığımı sana ispat etmeyi canım pek istiyor.
— Aman Allah! Korkmadığımızı biliyorum Senyör; fakat kaçsak daha iyi ederiz.
— Sanço dostum, beni bir korkak, bir tabansız mı sanıyorsunuz?
— Hiç öyle şey olur mu Senyör!
— Sana onu haber vereyim ki ne zaman benim Sainte Hermandad'dan korktuğumu
söylersen kuyruklu bir yalan atmış olacaksın.
— Senyör, senyör...
Sanço korkudan ölmekte idi. Bu nutuklar onlara vakit kaybettiriyordu. Okçular
dakikadan dakikaya yolun köşesinden çıkabilirlerdi. Şövalyeyi kaçmağa razı etmek
için ne yapmalı?
— Bu yerden çekilmek isteyenin ben olduğumu ne zaman söylersem yalan söylemiş
olacaksın.
— Etmeyin Senyör şövalye. Olacak şey mi bu?
— Öyleyse hadi gidelim. Burada yapılacak işimiz kalmadı artık.
Sanço sevincinden bayılacaktı. Şövalyenin yattığı yerden kalkmasına yardım etti
ve Rossinante'ı dört ayak üstünde durdurdu. Sonra eşeğini aldı ve dördü birden
ufukta görünen Kara dağın yolunu tuttular.
Kahramanlarımız Kara dağın ortasına geldikleri zaman gece olmuştu. Sanço, oklu
polisleri şaşırtmak için bir kaç gün burada kalmanın iyi olacağını sanıyordu.
iki arkadaş, meşe ağaçlarının altında karargâhlarını kurdular. Kendilerini her
hangi bir baskın tehlikesine karşı emin bir yerde sanıyorlardı. Ne yazık ki
ertesi sabah uyandıkları zaman bu ümitlerinde aldanmış olduklarım gördüler. Aksi
gibi Gines de Passamont da bu taraflara doğru kaçmış ve onlara pek yakın bir
yerde gecelemişti. Haydut ilk gün ışığı ile gözlerini açınca komşularını gördü.
Onun için ne umulmaz bir şanstı bu! Kahramanlarımızın uykuda olmalarından
faydalanarak at ile eşeğe yanaştı ve dişleri arasından mırıldandı:
— Çok iyi oldu bu iş... iki binek hayvanı birden... Beğen beğendiğini al.
ilk önce Rossinante'a baktı ve dudak büktü:
— Bu uyuz atı çalmak zahmete değmez. Eşek daha dinç görünüyor bana. Her halde
iyi gidiyor olmalı.
Haydut daha fazla nazlanmadan Sanço Panza'nın eşeğine bindi ve uzaklaştı.
Seyis ancak bir saat sonra uykudan gözlerini açıyordu. Eşeğinin yerinde yeller
estiğini görünce:
— Ah nerelerdesin sen ciğerparem, diye inledi, sen ki kucağımda doğdun; yıllarca
ocağımı, çoluk çocuğumu şenlendirdin; karım seni dünyanın bütün hayvanlarından
fazla seviyordu. Ey bana bütün işlerimde yardım eden ve komşularımı hasetten
çatlatan sevgili sadık eşeğim sen nerelerdesin?
Don Kişot gözlerini açtı ve bu yeni şekildeki mersiyeyi işitti.
Sanço'nun başına gelen şeyi anlamakta gecikmiyor ve seyisini, dili döndüğü kadar
teselli ediyordu. Fakat hiçbir söz Sanço'nun yanaklarındaki akan gözyaşı
sellerini dindiremezdi.
Don Kişot'un nihayet sabrı taştı:
— Ne oluyorsun, dedi, eşek nihayet eşektir, o gittiyse bir tane daha alırsın.
— iyi ama para nerede şövalyem?
Don Kişot cevap vermeden bir an düşündü:
— Dinle beni Sanço dostum; sen bir eşek kaybettin; ben sana üç tane vereceğim
onun yerine; memnunsun ya?
Köylü hayretle:
— Uç eşek mi, dedi, üç sahici eşek mi? Nerede onlar! Ben bir şey göremiyorum.
— Nerede olacak şatomda! Benim beş sıpam var. Üçünü sana vereceğime yemin
ediyorum.
Bu fikir seyisin acısını bir parça yatıştırır gibi oldu.
— Hem de sen koca bir adanın valisi olduktan sonra eşeği ne yapacakmışsın?
— Orası öyle Senyör şövalye... Fakat siz üç sıpa için verdiğiniz sözde
duracaksınız değil mi?
Don Kişot üzüntü ile:
— Vay benden şüphe etmeğe mi kalkıyorsun? dedi, fakat çok konuştuk. Bir parça
bir şey yiyelim de yola çıkalım; çünkü bu dağın ortasında kendimi pek neşeli
hissediyorum.
Seyisin heybesinde bir parça yiyecek kalmıştı, iki arkadaş onun birazını iştahla
yediler; birazını da ertesi güne sakladılar. Sonra Don Kişot atına bindi. Sanço
sırtında yüklerle arkasından yürüyor; ara sıra da eşeğinin idaresine kendini
bırakarak yapılan yolculuğun ne hoş bir şey olduğunu düşünüyor ve derin derin
içini çekiyordu.
Fakat sabah o kadar güzel ve Kara dağ o kadar hoş manzaralı idi ki, Sanço'nun
eski keyfi çabucak yerine geldi.
Vakit öğleyi geçmişti ki şövalye birden bire atını durdurdu. Sabah saatlerinde
çok düşünmüş, bir çok şövalye romanlarını zihninden geçirerek kendi durumuna
benzer bir vaka aramıştı.
— Sanço dostum, diye bağırdı, beni iyi dinle. Kulaklarını aç ve sana
söyleyeceğim şeyi anlamaya çalış.
Sanço, efendisinin bu ateşli coşkunluğu karşısında bir parça endişeye düşerek
cevap verdi:
— Dinliyorum sizi, Senyör şövalye.
— Bu dağda, bütün dünyaya karşı bana büyük bir şan ve zafer sağlayacak ve bütün
gezici şövalyelerin şöhretini gölgede bırakacak bir iş yapmayı kafama koydum.
Köylü içini çekerek:
— Aman Senyör! Sakın pek tehlikeli bir iş olmasın? dedi.
Şövalye:
— Hayır, dedi, yüreğin rahat etsin; bu işte senin için hiçbir tehlike yok. Zaten
ben onu tek başıma yapacağım.
— Artık beni istemiyor musunuz Senyör Şövalye?
— Sanço dostum; böyle saçma sapan lâkırdılar söyleme. Seni nazik bir vazife ile
bir yere göndereceğim, anlatacağım işin neticesi senin bu vazifeyi yapmakta
göstereceğin beceriklilik ve açık gözlüğe bağlı olacak. Dinle Sanço dostum,
kafamda olan şeyleri öğrenmen lâzım. Sihirbaz Freston melunu kitaplarımı
çalmadan önce kitaplığımda bulunan güzel şövalye hikâyelerini okumuş olsaydın
dünya şövalyelerinin en mükemmeli olan büyük Amadis de Gaules'ü tanımış
bulunacaktın. Bunun aksini iddia edecek olanlar utanıp arlanmaz yalancılardır,
kafaları kesilmeğe lâyıktır, anlıyor musun?
— Evet Senyör Şövalye, Amadis de Gaules şövalyelerin en mükemmeli olmuştur.
Sözünüze inanıyorum.
— Bunu senin ağzından işittiğime memnunum. Pek kafasız bir adam değilsin sen.
Fakat sana şimdi bu Amadis'in, kendisine büyük bir akıllı usluluk şöhreti
sağlayan bir hareketini anlatacağım. O da benim gibi, bir zaman, fakir kaya
tepesine çekildi ve orada birbirinden acayip delilikler yaparak çile çıkardı.
Bunları sana anlatmak uzun olur. Ben onun yaptıklarını taklitten daha iyi bir iş
tasavvur edemiyorum. Değil mi ki bu dağa çekilmiş bulunuyorum, ben de onun gibi
çile çıkaracağım ve Dulcinee de Toboso'nun şerefine bin türlü ümitsiz delilikler
yapmaya koyulacağım.
Sanço Panza gözlerini fal taşı gibi açıyordu.
— Bin türlü delilikler mi Senyör?
— Evet Sanço dostum. Amadis de Gaules'ün tövbe ve çilesini taklit etmek devleri
tepelemekten, ejderleri öldürmekten ve ordularla savaşmaktan daha kolay değil
midir? Değil mi ki Amadis bu vasıta ile bunca zaferler kazandı; ben de onun gibi
yapacağım.
— Belki hakkınız vardır Senyör, fakat bana öyle geliyor ki bu mükemmel
şövalyenin çileleri, tövbeleri ve delilikleri için bir takım sebepleri vardı;
oysaki siz...
— Don Kişot onun sözünü bitirmesine meydan bırakmadı:
— Ne diyorsun dostum? Ben de sevgili Dulcinee'yi yüz üstü bıraktığım için
ümitsizliğe düşmüş değil miyim? Her halde ona bir mektup yazacağım, sen de onu
kendisine götüreceksin. Onun aşkı için ettiğim tövbeleri, çektiğim çileleri ve
yaptığım delilikleri kendisine anlatabileceksin. Hiç şüphe yok ki felâketim onun
yüreğine dokunacak. Sen vakit geçirmeden onun cevabını getirirsen ve ben
Dulcinee'yi sadakatime lâyık görürsem hemen deliliklerime son veririm. Bu
olmazsa onlara devam ederim.
Don Kişot sözlerini bitirir bitirmez öteki kayalardan ayrılmış, etrafı
sarmaşıklarla örtülü bir kayanın dibine geldi, ötede bir ırmak akıyordu.
Gerçekten çok güzel ve hoş bir yerdi burası. Don Kişot yapacağı büyük işler için
burasını seçti ve hemen atından indi.
— Sanço dostum, senin dönüşünü burada bekleyeceğim. Tövbeler, çileler ve
deliliklere çok uygun gelecek olan bu tazelik ve güzellik dolu yerde mektubumu
yazacağım. Sen yalnız yollarda pek fazla zaman kaybetmemeğe çalışacaksın.
— Senyör şövalye, yaya gideceksem, haber vereyim ki, ayağım pek tez değildir.
Bana atınıza binmek lütfunu bağışlayabilir misiniz?
— Nasıl istersen öyle yap. Ben de zaten tek başıma kalmak istiyordum.
Rorssinante'i başımdan aldığına isabet edersin. Böylece yalnızlığım daha tam
olur, hiçbir şey onu bozamaz. Fakat sen yola çıkmadan önce ben bir takım
delilikler yapmalıyım ki, sen onları gözünle gördüğünü Dulcinee'ye
anlatabilesin.
Sanço:
— Buna pek lüzum var mı Senyör? diye içini çekti.
— Mutlaka lâzım dostum. Gözünün önünde silâhlarımı kırmalıyım; elbiselerimi
param parça etmeliyim. Kendimi tepe aşağı bu kayadan atmalıyım. Sonra da...
Köylü dehşet içinde bağırdı:
— Senyör, bunları yapmak faydasız. Ben sizin sözünüze inanıyorum. En büyük
delilikleri yaptığınızı gözümle gördüğümü, kime olsa anlatmağa hazırım. Kayadan
atlarken dikkat edin Mösyö, belki bir yeriniz yaralanır.
— Yaraların ne ehemmiyeti var Sanço dostum!
— Aman Efendimiz, Fierbras ilâcını kaybettiğimizi ve pek az sargımız kaldığını
unutmayın...
— Hakkın var dostum. Nasihatini unutmayacağım. Şimdi Madam Dulcinee'ye
götüreceğin mektubu yazmak istiyorum.
Şövalye hemen yerine oturdu ve cep defterini istedi:
— Yaklaş yanıma sadık seyisim, bana rahle vazifesi göreceksin.
Sanço efendisinin önünde yere oturdu ve Don Kişot defterini onun sırtı üstüne
yerleştirdi.
Mektup böyle yazıldı. Sanço son derece rahatsız oluyor ve derin derin içini
çekiyordu.
— Senyör bu kadar uzun bir mektuba hacet var mı?
— Kes sesini dostum; zihnimi dağıtıyorsun. Şövalye işini bitirdiği zaman mektubu
yüksek sesle okudu:
Madam,
Hayatta bana göstermiş olduğunuz ilgisizlikten daha korkunç bir hakarete uğramış
değilim. Ey hiçbir zaman unutamayacağım sevgili nankörüm! Aşkımı kabul
etmediğiniz için bu dünyanın en vahşî bir köşesine çekilmek ve orada bin türlü
ümitsiz delilikleri göze almak zorunda kalıyorum. Sadık seyisim bunlardan bir
kısmını size anlatacaktır, fakat onlardan çok daha ağır olanlarını o da gözü ile
görmüş değildir.
Heyhat! Çok sevgili prensesim, böyle bir zulmü daha uzun zaman bana reva görecek
misiniz? Sükûtunuzun sonu gelmeyecek mi?
Şövalyenize karşı pek ufak bir sevginiz varsa bana yardım ediniz; lütuflarınızı
benden esirgemeyiniz. Acele etmelisiniz; çünkü aşk uğruna nefsime reva gördüğüm
cefalar az zamanda beni öldüreceklerdir.
İçinde bulunduğum zalim kararsızlığa rağmen ölünceye kadar esiriniz kalmak
isteyen kulunuz.
Mahzun yüzlü şövalye...
Sanço:
— Bu ne mükemmel mektup, diye bağırdı, ben ömrümde bundan daha iyisini dinlemiş
değilim. Ne güzel, ne iyi yazılmış, ne kadar tatlı!
Don Kişot sordu:
— Yolda onu kaybetmeyeceksin ya? Bu mektubu kaybedersen ne olacağını sorarım
sana.
— Olur mu öyle şey Senyör Don Kişot? Bana güvenebilirsiniz. Fakat şatodaki
sıpalar için de yeğeninize bir kelime ilâve edemez misiniz?
— Hakkın var dostum.
Don Kişot üç sıpayı seyisine teslim etmesi için yeğenine de bir kaç kelime
yazdı.
Köylü sevincinden uçarak:
— Çok güzel oldu mösyö, dedi, ben hemen gidiyorum; çok geçmeden dönerim.
Şövalye:
— Olmaz, dedi, deliliklerimden bir ikisini mutlaka görmelisin. Çünkü onları
gözünle gördüğüne yemin edeceksin.
— Mutlaka lâzım mı Senyör Don Kişot? Çabuk olun bari de geç kalmayım.
— Üç gün daha benimle kalmanı isterdim.
— Senyör! düşünün ki ne kadar erken gidersem o kadar erken dönerim.
— Bunda da hakkın var dostum. Şu halde deliliklerimden bir ikisini sana hemen
göstereyim. Dulcinee de Toboso'ya neler yaptığımı söyleyebilirsin. Don Kişot
elbiselerinin bir kısmını çıkardı; topuklan ile kuyruk sokumunu döverek bir kaç
defa havaya sıçradı; bir takla attı; bağıra bağıra sevgilisinin adını söylerken,
az kaldı boynunu kırıyordu. Bunları o kadar çabuk yapmıştı ki Sanço'nun ağzı
hayretten açık kaldı.
— Aman Senyör durun. Gördüğüm şeyler yeter de artar bile. Hiç korkmayın,
yapmadığınız delilik kalmadığını ve Amadis de Gaules'e yüz kere taş
çıkarttığınızı söyleyeceğim. Hoşunuza giderse daha başka yalanlar da
uyduracağım.
— Çok güzel Sanço dostum. Hiç olmazsa sen bana sadakat gösteriyorsun. Sana
güvendiğimi bilirsin. Git ve çabuk gel.
Köylü bu emri tekrar ettirmeden Rossinante'a atladı ve onu süratle ovaya doğru
sürdü.
Devamı Haftaya