Don Kişot - Don Quijote 8. ve 9. Bölüm
Tarih: 02.07.2006 Saat: 15:37
Konu: Öykü - Roman


SEKİZİNCİ BÖLÜM
Don Kişot'un handa başına gelenler

Hancı kahramanlarımızın bu halde içeri girdiklerim görünce gözlerini iri iri açtı:
— Bu ne hal böyle? Ne geldi başınıza zavallı adamlar?
Sanço Panza katırcılardan dayak yediklerini söylemek istemiyordu. Onun için hayalinden bir sebep uydurdu.



— Eşeğimin sırtında gördüğünüz asil Şövalye Don Kişot bir dağdan düşerek kemiklerini kırdı. Ona çok ihtimam göstermenizi isterim.
Hancının karısı, kızı ve üç ayak boyunda miniminicik bir Avusturyalı hizmetçi koşup gelmişti. Don Kişot'u görünce acıdı ve yaralarını kendi eliyle sarmak istediğini söyledi.
Uç kadın şövalyeyi pek fena bir yatağa yatırdılar ve vücudunu tepeden tırnağa muşamba sargılara sardılar.
Hancı kadın:
— Çok garip şey, diyordu, bu yaralar düşme yarasından ziyade dayak yarasına benziyor, insanın öyle diyeceği geliyor ki...
Sanço onun sözünü keserek:
— Yok, yok, dedi, size söyleyeyim ki, efendimin, üstünden yuvarlandığı kayanın sivri sivri yerleri vardı; her biri vücudunda ayrı bir iz bıraktı.
Sonra kendi kasıklarını uğuşturarak ilâve etti:
— Bir parça sargı bezi alıkoyar mısınız madam. Onları da ben kullanacağım.
Kadın hayret etti:
— Nasıl, siz de mi düştünüz?
Sanço Panza cevap verdi:
— Hayır madam. Yalnız efendimin düştüğünü görünce öyle korktum ki, vücuduma yüz sopa vurmuşlar gibi bir hal oldu.

Kadın:
— Çok garip şey bu, diye mırıldandı, fakat değil mi ki öyle oldu, size de bir kaç iyi parça saklarım.
O esnada küçük hizmetçi:
— Efendiniz ne iş yapar, diye sordu. Sanço Panza azametli bir tavırla:
— Gezici şövalye, dedi.
— Öyle mi? Peki gezici şövalye nedir? Seyis hayret etti:
— Nasıl? Yaşınız pek küçük ki, gezici şövalyenin ne olduğunu bilmiyorsunuz? O öyle bir adamdır ki, her zaman olağanüstü maceralarla karşılaşır... Dayak yemek olsun, krallık ülkeleri ve adalar fethedip sonradan seyisine hediye etmek olsun...
Don Kişot bu konuşmayı memnun memnun dinlemişti. Kendi düşüncesini söylemek zamanının gelmiş olduğunu gördü ve nazik bir tavırla hancı kadının elini tutarak:
— Benim güzel ve asil hanımım, dedi, beni şatonuza kabul etmenizin, sizin için nasıl bir bahtiyarlık olduğunu tasavvur edemezsiniz. Kendimi daha fazla övmek istemem; çünkü böyle bir şey yakışık almaz; fakat benim kim olduğumu size sadık seyisim anlatsın. Yalnız şu kadarını söylemeliyim ki yüz yıl yaşasam benim için yaptıklarınızı ve felâket günümde bana nasıl yardım ettiğinizi unutmayacağım. Gönlümü dünyanın en büyük andlan ile çok yüksek bir kadının aşkına bağlamış bulunmasaydım, yemin ederim ki hürriyetimi sizin kızınızın güzelliklerine, gönül hoşnutluğu ile feda ederdim.
Don Kişot bu sözleri söylerken otelcinin kızına bakmakta idi, çünkü o çok sevimli ve son derece şefkatli görünüyordu. Fakat pek kolay anlaşılır ki, ne hancı kadın, ne kızı, ne hatta hizmetçi Maritorne bu nutkun tek kelimesini anlamamışlardı. Onlar için şövalye adeta Çince konuşuyor gibi bir şeydi. Kadınlar bu sözlerin bir takım iltifat kelimeleri olacağını düşündüler ve kahramanımıza candan teşekkür ederek dışarı çıktılar.
Sanço Panza'yı çok sevimli buluyor görünen Maritorne, biçare seyisin yaralarını özene bezene sardı ve bu işi öyle ustalıkla yaptı ki adamcağız felâketi içinde epeyce rahatlık duydu.
Ertesi sabah erkenden Sanço han sahibini görmeğe gitti:
— Mösyö, dedi, lütfen bana biber, şarap, tuz ve zeytinyağı verin. Sayın efendim istiyor.
Hancı hayretle gözlerini açarak:
— Bunlarla ne yapacaksınız, dedi.
— Bunlarla öyle bir içki yapacağız ki, bir kaç damlası bütün acı ve ağrılarımızı dindirmeğe yetecek.
Hancı gülmeğe başladı. Böyle bir ilâcın hassasına asla inanmıyordu; fakat kendinden istenen şeyleri arayıp buldu ve Sanço'ya teslim etti.
Don Kişot bu maddelerin hemen bir kap içinde kaynatılmasını emretti, ilaç kaynayıp biraz soğuttuktan sonra hemen içmek istedi. Bir büyük bardak dolusu ilacı ağzına dikip içti. Fakat ilaç midesine iner inmez kusmağa başladı; öyle ki, içinde hiç bir şey kalmadı. Aradan epeyce zaman geçtiği halde o kadar öğürüyordu ki, ölmek üzere olduğu sanılabilirdi. Sonra ağır bir uykuya daldı. Uyandığı zaman kendisini, hiç bir şey olmamış gibi iyi hissettiğini söyledi.
Sanço Panza bu iyileşmeyi bir mucize gibi gördü ve ilaçtan kendisinin de bir parça içmesine izin vermesini Don Kişot'tan, büyük bir hulûs ile rica etti; çünkü vücudunun her tarafı hâlâ ağrılar, sızılar içindeydi.
Don Kişot:

— İç sadık dostum dedi, inşallah bu ilâç benim gibi sana da iyi gelir. Bak ne kadar rahat edeceksin.
Köylü bu tavsiyeyi ikinci defa tekrar ettirmedi. Hemen kabı yakaladı ve ilacın geri kalan kısmını bir solukta içti.
Don Kişot:
— İyi oldu, dedi, fakat yüzünü o kadar buruşturmamalısın. Nasıl kendini daha iyi hissediyor musun?
Sanço cevap vermedi. Midesi her halde efendisininkinden daha kuvvetli idi, çünkü bir damlasını çıkarmadı. Ondan yalnız şiddetli bir ter boşandı ve öleceğini zannettiren sıkıntılar duymağa başladı, içini çekerek:
— Allah’ım, ben zehirlendim, diyordu, ne halt etmeğe içtim bu ilacı! Ah benim sevgili Jeanne Cutiene'im, beni artık görmeyeceksin. Hiç olmazsa çıkarabileydim.
Sanço kusmak için kendini şiddetle zorluyordu. Sonunda buna muvaffak oldu, fakat kendini daha iyi hissetmedi. Karnının içinde ateşler yanıyor, kendini hangi evliyaya emanet edeceğini bilemiyordu.
— Ah uğursuz ilaç, beni tatlı canımdan edeceksin. Bunu kim icat ettiyse ettiğini bulsun.
Efendisi ona sordu:
— Kim zorladı seni! Bahse girerim ki bu ilaç şövalyelere iyi gelir. Senin gibi seyis bozuntularına değil!
— Öyleyse ne diye içirdiniz bana Senyör? Bunu bana sonradan haber vermeniz kaç para eder; ölüyorum ben. Ah, ah, ah. hâlâ ölmedim mi acaba!
O esnada öyle kusmalar geldi ki, yanında bulunanlar onu can veriyor sandılar. Bununla beraber bir zaman sonra kendine gelir gibi oldu ve bir kaç saat geçince o da hiç bir şey hissetmedi. Fakat öyle kırılıp dökülmüş bir haldeydi ki, bir adım atamıyordu.
Yeniden canlanmış ve neşesi yerine gelmiş olan Don Kişot:
— Haydi bir gayret, dedi, iyi oldu bu iş. Hemen yola çıkmalıyız. Cesaret Sanço dostum. Adanı düşün.
— Düşünüyorum Senyör. Aklım fikrim onda; bir ayak önce varmak isterim o adaya. Fakat bugün peşinizden gelmeme imkân yok.
Don Kişot:
— Gelirsin gelirsin dedi, korkma.
Don Kişot Rossinante'i kendi eyerlediği gibi eşeğin semerini de sırtına vurdu. Sonra seyisini eşeğe bindirdi, kendi de atma binerek hanın avlusuna çıktı.

Hancı:
— Ne Mösyö, dedi, yolculuk mu var? Don Kişot cevap verdi:
— Senyör, gösterdiğiniz misafirperverliğe ve ilginize teşekkür ederim. Ne bahtiyarlık ki, yaralarım iyileşti. Bunu size borçluyum. Hiç unutmayacağıma emin olun.
— Ona ne şüphe Mösyö, fakat...
Şövalye azametli bir eda ile hancının sözünü kesti:
— Ben bir nankör olmak istemem Senyör. Onun için düşmanlarının isimlerini bana söyleyin. Onlara meydan okumak ve hepsini yere sermek suretiyle size yapmış oldukları hakaret ve kötülüklerin öcünü alacak ve sizi minnettar bırakacağım.
Adamcağız hayretle:
— Ne söylüyorsunuz, dedi. Benim öç aldırmağa ihtiyacım yok. Biri bir münasebetsizlik yapıp canımı sıktı mı ben onun hakkından gelmesini bilirim, emin olun. Hesabınızı ve hayvanlarınızın yediği arpanın parasını verirseniz alacağımız vereceğimiz kalmaz.
Asilzade hayretle:
— Size para vermek mi? dedi, neden? Şato sahipleri ne zamandan beri misafirlerinin masraflarını ödetiyorlar? Ben bunu kitaplarımın hiç birinde okumadım.
— Belki okumamışsınızdır. O benim umurumda değil. Sonra ben şato sahibi değilim Senyör Şövalye. Burası handır.
— Han mı?
— Ne sandınız ya! Hem de dünyanın en iyi hanı.
— Nasıl bir hayale kapılmışım! Gerçekten ben sizin bir şato sahibi olduğunuza kanaat getirmiştim. Fakat değil mi ki hata ettim; bilesiniz ki, beni affetmek lazım, indikleri hanlara para vermek gezici şövalyelerin adeti değildir. Maceralar aramak, yerine ve mevsimine göre açlık veya susuzluktan, soğuk veya sıcaktan ölmek suretiyle dünyaya yaptıkları büyük iyiliklerin mükâfatı olarak onları her yerde cabadan yedirip içirirler.
— Lâtife yeter mösyö. Hemen borcunuzu ödeyin. Bu masallara karnımız tok.
Don Kişot:
— Siz haddini bilmeyen bayağı herifin birisiniz, dedi.
Kimsenin kendisini önlemesine vakit bırakmadan atını mahmuzladı ve Sanço'ya peşinden gelmesini söyleyerek handan çıktı.
Seyise efendisine itaat etmekten başka yapılacak iş kalmıyordu. Fakat hancı ileriye atılmış ve avlunun kapısını kapamıştı. Öyle ki biçare Sanço buraya hapsedilmiş bulunuyordu.

Hancı:
— Değil mi ki efendin gitti, öyleyse paralan sen vereceksin, dedi.
Sanço kalkınmağa uğraşarak:
— Ben mi vereceğim, dedi. Asil bir şövalyenin seyisi olarak benim de efendim gibi imtiyazlarım vardır.
Hancı boş yere öfkeleniyor, tehditler ve küfürler savuruyordu. Hiç biri para etmedi. Sonra da Sanço'nun cebinde bir liyar bile yoktu. Bu aksi herifin istediği parayı vermek için ne yapabilirdi?
Avluda Segovili kumaş tüccarları ve barsakçılar vardı. Hancının öfkesini görerek yanına yaklaştılar, içlerinden biri:
— Sanırım ki uşaktan para almak zor olacak, dedi, herif parası olan bir adama benzemiyor.
Bir başkası:
— Bırakın da biz bakalım bu işin bir çaresine, dedi, bu adam bir cezaya çanak tuttu ona hiç unutmayacağı bir ders verelim.
Hancı öfke ile:
— Onu size bırakıyorum, dedi, adamakıllı cezasını verin.
Kumaşçılardan biri bir battaniye getirip yere serdi. Sonra Sanço Panza'ya yaklaştılar ve onu ite kaka eşeğinden indirdiler. Kendini kurtarmak için çarpınıp çırpınmalarına ve haykırmalarına bakmayarak köylüyü battaniyenin ortasına yatırdılar. Her biri bir ucundan yakalayıp kaldırarak adamcağızı havada, on iki on beş ayağa kadar zıplatmağa başladılar.
Biçarenin nasıl bağırdığını anlatmağa hacet yoktur. Bir gün evvel başına gelenlerden sonra bir de bu zıplamalar kemiklerini birbirine geçiriyordu. Fakat o ne kadar bağırırsa herifler o kadar keyifleniyorlar ve Sanço'yu o kadar yükseklere atıp tutuyorlardı.
Epeyce uzaklaşmış olan Don Kişot bu haykırışları işiterek dört nala geri dönmüştü. Biçare seyisinin durmadan havaya çıkıp indiğini avlu duvarının üstünden görüyor ve buna pek şaşıyordu. Manzara o kadar tuhaftı ki, kafası kızmış olmasa buna mutlaka gülerdi. Uşağının yardımına koşmağa çalıştı. Ne yazık ki kapı içinden sürgülenmişti. Boş yere duvarın üstünden aşmağa uğraştı, fakat muvaffak olamadı. Mahmuzları üstünde ayağa kalkmış kılıcını sallıyor, Sanço'ya bu kötü muameleyi yapan sefillere küfürler savuruyordu:
— Edepsizler, eşkıyalar. Benim sadık seyisime yaptığınız muamelenin acısını çıkaracağım sizden. Bu yaptığınız bütün şövalyeliğe hakarettir. Size pahalıya ödeteceğim bunu, yemin ederim.

Hancı gülerek:
— Gel, gel de seni de oynatalım, diye gülüyordu.
En sonra kumaşçılar bu oyundan yoruldular ve Sanço'yu tekrar eşeğine bindirdiler. Yufka yürekli Maritorne, elinde bir soğuk su testisi ile ona yaklaştı. Biçare adam suyu kana kana içmeğe hazırlanmıştı ki Don Kişot ona bağırdı:
— Bu adamların suyunu içmekten sakın evladım. Senin için bende bu sabah tatmış olduğun içkiden var.
Sanço ona hiddetle verdi:
— Senyör siz içkinizi kendinize saklayın. Benim şövalye olmadığımı biliyorsunuz.
Âdi su daha işime gelir.
— Bak ne diyorum sana...

Sanço, onu daha fazla dinlemek istemedi ve testiyi boşaltmağa koyuldu. Bunun saf su olduğunu görünce adamcağızın yüzü korkunç surette bozulmuştu; çünkü şarabı çok severdi. Fakat efendisinin içkisinden o kadar gözü yılmıştı ki, suyu içmeyi ve Maritorne'un testisini tamamıyla boşaltmayı tercih etti.
Sonra handaki adamlar Sanço'yu bıraktılar ve seyisinin sapa sağlam geri geldiğim görmek sevinci Don Kişot'a tehditlerini unutturdu.


DOKUZUNCU KISIM
Kahraman Mambrin'in miğferi

Handan uzaklaştıkları sırada Don Kişot, Sanço Panza'yı bir parça teselliye çalıştı:
— Zavallı dostum, görüyorsun ki talih, gezici şövalyelere her zaman yâr olmuyor. Bu konu üzerine bir çok hikâyeler okuduğumu hatırlıyorum, fakat müsterih ol. En sonunda talih kahramanlara güler yüz gösterir.
Biçâre seyis efendisine inanmak istiyor, fakat bir şey söyleyemiyordu. Yalnız yüreğinin içinden gelir gibi derin göğüs geçirmelerle yetindi.
Don Kişot devam etti:

— Don Galaor'un da başına böyle bir şey geldi. Bütün maceralarda işleri o kadar ters gidiyordu ki, bu asîl derebeyi, sonunda kendine “Nasipsiz Şövalye” diye ad koydu. Sanço dostum, onu taklit etmekten daha iyi bir şey yapamayız. Onun için bundan sonra kendime “Mahzun Yüzlü Şövalye” diyeceğim. Göreceksin ki, böylelikle talih bize yâr olacak.
Sözünü henüz bitirmişti ki, karşıdan bir atlının geldiğini gördü. Başının üstünde som altından yapılmış gibi bir şey taşıyordu. Don Kişot birdenbire titredi ve bağırdı:
— Sanço dostum; talihin cilvelerine hayran ol. Biraz önce o bize asık bir yüz gösteriyordu. Şimdi ise en güzel çehresi ile gülümsüyor. Karşıdan gelen şu atlıya bak. Başındaki şey, sanırım ki, Mambrin'in meşhur sihirli miğferidir. Bu adam bir şövalye olacaktır. Ben onu yeneceğim, elimize geçecek ganimetle zengin olacağız.
Sanço derin bir göğüs geçirerek:
— Senyör Don Kişot, dedi, söylediğiniz ve daha ziyade de yapacağınız şeye dikkat edin. Şimdiye kadar başımızdan geçenler pek parlak olmadı. Doğrusu bunun da hakkımızda hayırlı olmasından şüphe ediyorum. Don Kişot hayret ediyor:
— Ben nasıl aldanmış olabilirim, diyordu, bakla kırı bir at üstünde bize doğru gelen şövalyeyi sen de görmüyor musun? Başında parıl parıl yanan altın miğferi gözün görmüyor mu?
— Benim görebildiğim şey benimkine benzeyen bir eşeğe binmiş bir adamdır. Başındakine gelince doğrusu onun ne olduğunu söyleyemem.
— Öyleyse Mambrin'in miğferi dediğime inan.
— Size inanmak isterim Senyör Don Kişot; fakat yine de ihtiyatlı olmanızı isterim, çünkü...
Kahramanımız Sanço'nun sözünü kesti:

— Sen bir kaç adım uzaklaş benden, neler olacağını, bu dik başlı şövalyeyi nasıl dize getireceğimi ve tarihteki meşhur miğferi nasıl alacağımı seyret.
Atlı adam evine dönmekte olan kendi halinde bir köy berberi idi. Onu bir hastadan kan aldırmak için komşu köylerden birine çağırmışlardı. Kahramanımızın bir altın miğfer sandığı şey onun bakır leğeni idi. Yolda yağmur yağmış olduğu için adamcağız şapkasını korumak için onu başına geçirmekten başka çare bulamamıştı. Altındaki hayvan da gerçekten Sanço'nunkine benzeyen küçük bir kır eşekti; fakat Don Kişot'un gözleri onu bambaşka görmüştü.
Kahramanımız yolun ortasında durmuştu; berber yaklaşınca:
— Kendini müdafaa et sefil, dedi, çünkü seni, gözünün yaşına bakmadan tepeleyeceğim. Malını bana ver, yahut kanının son damlasına kadar kendini müdafaa et.
Don Kişot'un bu sözlerine ve meydan okuyucu hareketlerine hayret eden berber de eşeğini durdurarak Don Kişot'u biraz alargadan dikiz etmeğe başladı. Adamın bu hareketi Şövalyenin hoşuna gitmedi; birdenbire atını mahmuzlayarak, elinde mızrağı ile biçareye saldırdı.
Bu acayip kıyafetli adamın kendisine doğru geldiğini görünce berberin ödü patlamıştı. Başının adamakıllı derde gireceğine şüphesi yoktu. Canını kurtarmak için tabanları yağlamaktan başka selâmet yolu görmedi: Kendini eşeğinden aşağı atarak ve leğenini başından düşürerek bacaklarının var kuvvetiyle koştu. Aynı zamanda da avaz avaz:
— İmdat, eşkıya var, diye haykırıyordu.

Don Kişot savaşın bu kadar çabuk bitmesine pek şaştı. Mambrin'in miğferi sandığı tasın düştüğünü görmemiş olaydı belki de berberi kovalardı.
— Görüyor musun Sanço dostum! İşte talihin bizim tarafa döndüğünü gösteren bir macera. Sefil herif kaçtı. Varsın derdine yansın. Nasıl olsa kolayca tepeleyecektim onu. Her halde biz savaşı kazanmış durumdayız. Mambrin'in meşhur miğferinin sahibi artık benim.
Sanço gözlerini açıyor ve meşhur miğfere tereddütle bakıyordu.
— Bu bir traş leğeni değilse ben ne olayım, dedi, fakat halis bakırdan; ne olsa bir ekü eder.
— Bu kıymetli hazineye neden öyle bakıyorsun? Ver de başıma koyayım.
— Senyör şövalye, bilmem yanılmıyor musunuz?
— Haydi canım, sen anlamazsın.
Don Kişot leğeni seyisinin elinden alarak basına koydu, fakat çok uğraştığı halde pek yerine oturtamadı; gülerek:
— Bu miğferi başında taşıyan lüpçü pek koca kafa bir adammış, dedi.
Seyis de gülüyordu; fakat onun gülmesi basını bir berber leğeni ile taçlandıran efendisinin acayip manzarası içindi.

Don Kişot:
— Ne gülüyorsun? diye sordu.
— Talihin bizden yana dönmesine kim gülmez monsenyör, dedi.
— Doğru söyledin Sanço.
— Mambrin'in miğferi size, at sandığınız bu küçük eşek de bana!
Şövalye hararetle:
— Yok yok, dedi, at olsun eşek olsun, bir kahraman yendiği kimsenin binek hayvanını alamaz. Şövalyelikte usulden değildir. Bu adamın bir yere saklanarak bizi gözetlemekte olduğuna şüphe etme. Biz uzaklaşır uzaklaşmaz hayvanını almağa gelir.
Sanco Panza artık gülmedi.

— Hakkınız var Senyör, dedi, fakat hiç olmazsa semerleri değiştiremez miyim! Onunki benim eşeğinkinden daha iyice...
— Böyle bir şey hiçbir şövalye kitabında yazılı değildi. Gerçekten ihtiyacın varsa alabilirsin.
— Bana pek lâzım Senyör.
Sanço hemencecik semerleri değiştirdi ve kendi eşeği, bu kıyafette ona çok daha güzel göründü.
Kahramanlarımız bundan sonra tekrar yola düştüler. Seçtikleri yolda çok geçmeden yeni bir maceraya rastlayacaklarından ve biraz evvelki gibi büyük zaferler ve servetlere kavuşacaklarından emin bulunuyorlardı.
 

 

Devamı Haftaya







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1711