Günler hırpani çuvallara girerken, gökyüzü lacivert kadifeden elbisesini
giyerken, akşam alacalarında kuş gölgeleri yiterken, anlar sonsuz girdaplarda
dönerken, terkedilmiş çocuklar için için çağlarken, gizli gizli ağlarken,
avuç içlerindeki çizgiler yılışık sarmaşıklar gibi uzayıp giderken, hiç iç
geçirilmeyen, hiç gülümsenmeyen, hiç düşünülmeyen, hiç kaybolunmayan saatler
ellerini kollarını sallayarak önümüzden gelip geçerken,
şöyle bir dinlenmeden, öfkelenmeden, kale burçlarından kağıt uçaklar uçurmadan,
peşlerine takılıp gitmeden, titremeden, sigara dumanlarının ardına gizlenmeden,
hiçbir şey değişmeden, hiçbir ağırlık yerinden kıpırdamadan, gözler seğirmeden,
kalpler seğirmeden ölüp gidecek miyiz?
* * *
Güneşin üstümüze düşürdüğü ışıklı notalardan derdimize deva olacak ilahi bir
beste üretmeye çalışıyoruz. O eşsiz musikinin ipuçlarını bir araya getirmek
muradımız. Kıpırtısız ağaç dallarındaki teslimiyeti, sulardaki tarifsiz sükûneti
örtüştürebildiğimiz anlarda, derin, uzak ve ahenkli bir orkestranın ilk
selamları geliyor kulağımıza.
Gözümüzden ruhumuzun derinliklerine doğru düşen manidar seğirmeyi avuçlarımızın
içinde korumaya alıyoruz. Evrenin en uzak noktalarına yöneltiyoruz cüretini
bilediğimiz bakışlarımızı.
Ve o sonsuz genişliğin bir benzerini arıyoruz kararaduran içimizde.
...
Günlerin ortasında dolanıp duruyorken; küçük iğneciklerini tatlı tatlı batırarak
uyarıyor tenimizi güneş. Eksik kalan bütün şeylerin aslında tamamlandığını,
tamam görünen her şeyin bir parça eksik kaldığını ve zamana yayılan
tereddütlerin gerçekte en keskin cevaplar olduğunu fısıldayarak kulağımıza...
Yapacak hiçbir şey bulamadığımızdan durup dinliyoruz bu ışıltılı söylevi.
Hayatın tamamlanmış bir eksiklik duygusu olmaktan öte bir tad bırakmayacağını
kavrayıveriyoruz en sonunda.
...
Küçüktüm hatırlıyorum, homurtulu bir kamyonun kasasına bir mahalle insan doluşup
gittiğimiz kır gezmelerinin dönüşünde, bütün gün çılgınca koşuşturmaktan yorulan
bedenimi kendi haline bırakır, güneşi kaybolmuş lacivert gökyüzüne dikerdim
gözlerimi. Yaz gecelerinin başka hiçbir şeye benzemeyen bir bambaşkalığı vardır.
Uzaklardan cırcır böceklerinin ya da başka kim bilir nelerin sesi varlığını
havaya çiziktirir. Tatlı bir serinlik zamanın kol saatini kollayarak yavaş yavaş
örter gündüzün kavurduğu hayatı.
Herkesin bir parçası evinin dışındadır. İç avlularda, teraslarda, demirli
balkonlarda, asmaların, söğütlerin, at kestanelerinin, mis gibi akasyaların ve
ıhlamurların altındadır. Herkesin, her şeyin, her anın bir parçası...
Hele bir kamyonun kasasında kırdan eve dönen bir çocuğun içinden, sallana
kımıldaya gökyüzüne bakarken ve yıldızlarla birlikte sonsuzluğa doğru kayıp
giderken... Buna benzeyen hiçbir başka derinlik bilmiyorum. Böylesine bir
genişlik duygusuyla başka hiçbir yerde göz göze gelmedim. Başka hiçbir anında
yaşamanın, böylesine masum bir hafifliğe bürünmedim.
Ama sonra geçti hepsi.
...
Günler hırpani çuvallara girerken, gökyüzü lacivert kadifeden elbisesini
giyerken, akşam alacalarında kuş gölgeleri yiterken, anlar sonsuz girdaplarda
dönerken, terkedilmiş çocuklar için için çağlarken, gizli gizli ağlarken, avuç
içlerindeki çizgiler yılışık sarmaşıklar gibi uzayıp giderken, hiç iç
geçirilmeyen, hiç gülümsenmeyen, hiç düşünülmeyen, hiç kaybolunmayan saatler
ellerini kollarını sallayarak önümüzden gelip geçerken, şöyle bir dinlenmeden,
öfkelenmeden, kale burçlarından kağıt uçaklar uçurmadan, peşlerine takılıp
gitmeden, titremeden, sigara dumanlarının ardına gizlenmeden, hiçbir şey
değişmeden, hiçbir ağırlık yerinden kıpırdamadan, gözler seğirmeden, kalpler
seğirmeden ölüp gidecek miyiz?
Yenişafak
29/06/2006