-Sovyetler'de Lenin, Türkiye'de Mustafa Kemal, yeni ve bağımsız bir
cumhuriyet kurarken, eskiyi tasfiye etmek için yetişmiş ve birikimli kadroları
ve sınıfları da tasfiye ettiler... Bunların yerine yenilerinin oluşması en az
iki kuşak alacağından, iki cumhuriyet de hayata elli yıl gecikmeli
başlayacaktır!
* * *
Sevgili ağabeyim Mehmet Barlas (ın ın ın ın, Ardıç-Barlas polemiği sıcak yaz
günlerinde hızla ilerliyor sayın okuyucular!), Hintli önder Nehru'nun, günün
birinde İndira Gandhi sanıyla bağımsız ülkesinin başbakanı olacak kızına
1930'larda yazdığı bir mektupta şöyle dediğini hatırlatmış:
-Sovyetler'de Lenin, Türkiye'de Mustafa Kemal, yeni ve bağımsız bir cumhuriyet
kurarken, eskiyi tasfiye etmek için yetişmiş ve birikimli kadroları ve sınıfları
da tasfiye ettiler... Bunların yerine yenilerinin oluşması en az iki kuşak
alacağından, iki cumhuriyet de hayata elli yıl gecikmeli başlayacaktır!
Rusya yetmiş beş yıllık bir 'arafta' kaldı, biz de başladık mı başlamadık mı
hala pek emin değilim...
Nehru hem haklı, hem haksız.
Çünkü bir oraya bir bize bakmış, 'yahu bunlar devrim olduklarına göre her
ikisinde de olsa olsa böyle olmuştur' diye düşünmüş.
Lenin bunu yaptı ama biz yapamadık.
Yazıyı değiştirdik, giyim kuşamı değiştirdik, hukuk düzenini değiştirdik ama
tasfiye edebildiğimiz tek sınıf 'saraylılar' oldu, onlar da bir sınıf
değillerdi, küçük bir zümreydi alt tarafı, Osmanoğlu ailesi ve hizmetçileri.
Osmanlı bürokrasisi, İstanbul'dan kalktı gitti Ankara'ya lök gibi oturdu. Çünkü
adam yoktu, 'kaht-ı rical' gibilerden 'kaht-ı bürokrat' çekiliyordu yeni
başkentte.
Sonuçta yeni 'hariciye mensubini' bildiğimiz Osmanlı memurları oldular (hemen
hepsi Galatasaray'dan ağabeylerim sayılır!), subaylar da eski Osmanlı
subayları.
Yeni bir öğretmen zümresi yetiştirdik ama onların da önündeki model bir Osmanlı
'muallimesiydi', Çalıkuşu Feride... Bu eğitici tipi, İttihat ve Terakki
döneminde doğmuş, cumhuriyet idaresinde tek partinin militanı olarak
geliştirilmişti. (Onun için bugün bile ilkokul öğretmenleri kendilerini 'intelligentsiyadan'
sayarlar ve ülkeyi kurtaracaklarına içtenlikle inanırlar. Aç gezdikleri için bir
ara sosyalist olmayı da denemişler, büsbütün hüsrana uğramışlardır.)
Bildiğiniz gibi, Yakup Kadri bu gelişmelerden acı acı yakınır. Hatta, cumhuriyet
rejiminin çuvallamasını eski kadroların tasfiyesine değil, tam tersine, bir
türlü tasfiye edilememesine bağlar. Eğer Nehru haklıysa Yakup Kadri haksızdır,
eğer o haklıysa Nehru haksız.
Tövbe, yokedemediğimiz ama epeyce kötülettiğimiz, gerilettiğimiz bir sınıf var
tabii: Gayrımüslim burjuvazi.
Bir yandan onu tırpanlayıp bir yandan Türk burjuvası yetiştirmeye çalıştık ama
yetiştirebildiğimiz yalnızca Türk zengini oldu.
Bütün bunlar 'geçiş sancılarıydı' ama Nehru'nun sandığı gibi hiçbir şey yokolup
sonra da yenisi gökten zembille inmemişti ki...
Bu ülkede herşeyin 28 Ekim 1923 gecesi saat on ikide bıçakla kesildiğini,
dedenizin ya da babanızın ertesi sabah yepyeni ve bambaşka bir ülkede uyandığını
sanırsanız, çok yanılırsınız.
Sevgili Mehmet Barlas da, bir yandan 'Gazali, İbn-i Haldun, Aquina'lı Thomas,
Maimonides ve Bacon'u burjuva kültürü içinde mütalaa etmek' gibi bilim ve tarih
dünyasını altüst edecek, devrim niteliğinde müthiş iddialar ortaya atıyor, bir
yandan da tıpkı Nehru gibi, benim 'imparatorluktan devralınmış taş gibi
bürokrasi' dediğim zümreyi çok hafife alıyor...
Çünkü eline fırsat geçtiği anda 'Boğaz'a bakan yalısında oturup elinde viski
kadehiyle yorum yapanları kabak gibi oymaya' pek meraklıdır, Mehmet ağabey bunu
iyi hatırlar.
Allah korusun. Ben Mehmet Barlas'a yürekten teşekkür ediyorum, sağolsun beni it
kopukla hırlaşmayı bırakıp 'hem düzeyli, hem bilgi kırıntılı, hem yorumlu, adam
gibi bir polemik' yapmaya yöneltti; ne yazık ki her zaman olamıyor, çünkü Barlas
gibi 'kendi küfvümüzde' adam çıkmıyor.
Akşam
28/06/2006