‘Ayberk vak’ası, İslâmî yayıncılık piyasasının en büyük utancıdır’
“Film eleştirmenliği”
mesleğine getirdiği farklı bakış açısıyla, sayıları gitgide artan sadık bir
okuyucu kitlesine sahip olan Yeni Şafak sinema editörü Ali Murat Güven’in,
dikkatli takipçileri tarafından yakından bilinen bir diğer özelliği de yıllardan
bu yana dinî içerikli yalan haberlere karşı ödünsüz bir mücadele yürütmekte
oluşu…
Bugüne kadar pek çok
medyatik hurafenin iç yüzünü sağlam kanıtlarla gün ışığına çıkartan Güven,
geçtiğimiz hafta ülke gündemine damgasını vuran “Sahte Profesör Hans Von Aiberg”
vak’asında da gerçekte bundan uzun yıllar önce ilk “uyanan” ve dindar kitleleri
de elinden geldiğince “uyandırmaya çalışan” gazeteci olmuştu.
İslâmî camiada “Prof. Dr.
Hans Muhammed Von Aiberg” nâmıyla ünlenen bu şarlatanın gerçek adının “Bülent
Ayberk” olduğunu 1990’ların başlarında ilk kez ortaya çıkartan ve durumu malûm
kişiye ait resmî nüfus kayıtlarıyla da belgeleyen Ali Murat Güven, o tarihten
beri sahte âlimin “kara liste”sinde bulunuyordu.
Ayberk’in hayatta en
nefret ettiği insan olan Güven’e ulaşıp, önce “Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi”
adını taşıyan bir dizi sansasyonel kitapla, ardından da internette kurduğu
propaganda siteleri aracılığıyla son yirmi yıldır onbinlerce insanı etkisi
altına alan bu sahte bilgine karşı verdiği mücadelenin öyküsünü etraflıca
anlatmasını istedik. Yazarın bize aktardığı trajik-komik olaylar, gerçekte kendi
kişisel öyküsü olmaktan çok, Türkiye Müslümanlarının (en azından bir bölümünün)
eleştirel bir bakış açısından bütünüyle kopuk, önüne her konulana kolaylıkla
inanan ve her an dolduruşa gelmeye müsait kişilik yapılarının da acıklı bir
yansımasıydı aslında…
Bu uzun ama dopdolu
söyleşimizi, Türkiye Müslümanlarının yakın tarihine kayıt düşecek nitelikte
ibretlerle dolu bir belge olarak ilgiyle okuyacağınıza inanıyoruz.
SÖYLEŞİ: YAŞAR İLİKSİZ /
WWW. HABER 7. COM
(www.haber7.com
için özel olarak yapılan ve 15 Haziran 2006 Perşembe günü sözkonusu haber
sitesinde yayımlanan bu söyleşi, görüşmeyi gerçekleştiren site editörü Yaşar
İliksiz ve gazeteci-yazar Ali Murat Güven’in yazılı izinleriyle, tam metin
olarak ve fotoğraflarıyla birlikte Karakutu’da da iktibas edilmektedir.
Aşağıda okuyacağınız
yazının her türlü yayın hakkı saklıdır. Yayıncı ve konuğunun ortak mütâbakatıyla,
Haber 7 ve
www.Karakutu.Com ’dan başka hiç bir yayın organında kısmen ya da tamamen
alıntılanamaz.)
* * *
-
İnternette yıllar boyunca “insanlar tarafından çekilmiş ilk gerçek cin
görüntüsü” diye dolaşan ve görenlere korku salan bir fotoğrafın, aslında
İngiltere’deki turistik bir mağaraya dekor amaçlı konulmuş plastik bir canavar
maketi olduğunu ortaya çıkartmanız… Londra-British Museum’da yer alan ve pek
çokları tarafından “Kızıldeniz’de boğulmadan önce Allah’a secde eden firavun”
olarak kabul edilen ünlü cesedin, aslında bambaşka bir çağda yaşamış Mısırlı bir
köylüye ait alelâde bir mumya olduğunu çağdaş arkeolojinin verileri ışığında
kanıtlamanız… Bunların dışında, “cehennemden gelen çığlıklar” olduğu ileri
sürülen ve bir dönem dindar kesimde -bütün mantıksızlığına rağmen- epeyce rağbet
gören o gizemli ses kaydının gerçekte Danimarkalı bir ses uzmanı tarafından
yapılmış ürkütücü bir özel efekt hilesi olduğunu belgeleyen araştırmanız…
Kur’an okuyan annesine karşı saygısızca davrandığı için bir anda fareye dönüşen
Ürdünlü genç kızın fotoğrafının, Avustralyalı bir heykeltraşın yaptığı
silikondan bir heykele ait olduğunu açıklamanız… Ya da, önceki yıl İslâm âlemini
birbirine katan “Hz. Âdem’in dev iskeleti” fotoğrafının Kanadalı bir grafik
tasarımcının yaptığı photoshop numarasından ibaret olduğunu gözler önüne
sermeniz… Ve şu anda aklıma gelmeyen daha niceleri...
Bizler sizi sinema yazarlığınızdan da önce
gizemli olaylara yönelik araştırmacı kişiliğinizle tanıdık ve bu yöndeki
haberlerinizden pek çoğunu geçmişte sitemizde de yayımladık. Hattâ, bunlar
yayımlandıklarında öylesine ilgi gördüler ki “2005 yılının en çok okunan on
haberi” arasında sizin bu yöndeki üç araştırmanız da yer alıyor.
Gizemli olaylar ve kişiler üzerine
hatırlayabildiğimiz en eski araştırma haberiniz ise geçtiğimiz haftanın
gündemine damgasını vuran ilginç bir kişilik, “Prof. Dr. Hans Muhammed Von
Aiberg” takma adlı Bülent Ayberk üzerineydi. İnternette bu şahıs hakkında arama
yaptığımızda, pek çok yerde sizin adınız da onunkiyle birlikte ve Ayberk’in
kadim bir muhalifi olarak geçiyor.
Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg efsanesiyle
yolunuz ilk kez ne zaman ve nasıl kesişti?
-
Sizden, sorularınıza cevap vermeye başlamadan önce çok özel bir ricam olacak…
Lütfen ne siz ne de ben, bu kişinin adını, söyleşimize ait yazılı metnin hiç bir
yerinde “Aiberg” biçiminde anmayalım. Çünkü yeryüzünde bu adı taşıyan
Müslüman bir bilim adamı asla var olmadı. Burada sözünü ettiğimiz kişi, doğduğu
günden beri öz be öz Türk olan Elazığlı Bülent Ayberk’tir. O nedenle,
anılan şahsın adının geçtiği her yerde onu ya “Bülent Ayberk” ya da
“Ayberk” olarak anmanızı rica ediyorum. Çünkü ben yıllardır hep böyle
yapıyorum.
- Madem öyle, bunu biz de memnuniyetle yaparız.
-
O halde başlayalım… Bu, geride bıraktığımız yirmi yıla yayılmış olan çok uzun ve
karmaşık bir öykü. Ancak, ayrıntılarının bilinmesinde ciddi bir kamu yararı
olduğuna inandığımdan dolayı, yine de olabildiğince derinlemesine aktarmaya
çalışacağım.
“Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg”
adını, ilk kez 1980’li yılların ortalarında, İstanbul Üniversitesi İletişim
Fakültesi’nde öğrenciyken duydum. Bazı dindar üniversite arkadaşlarımın
ellerinde bu adamın imzasını taşıyan cep kitapları peydahlanmıştı. Merak edip
kitaplardan bazılarını ben de edindim. Küçüklüğümden itibaren astronomiye
meraklı biri olduğumdan, şahsın yazdıkları ilk anda ister istemez dikkatimi
çekti. “Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi” adını taşıyan ve sonradan bir
seriye dönüşen bu kitaplarda, kendince yeni bir din ve bilim kavrayışı
oluşturmaya çalışıyordu. İşin en ilginç yanı ise kitabın editörlerinin, yazarı
önsözde takdim ederken kaleme aldıkları iddialı biyografiydi. Danimarkalı oluşu,
yıllarca bir Hıristiyan olarak yaşayışı, NASA’da uzun süre astro-fizikçi olarak
görev yapışı, iki önemli Avrupa üniversitesinden mezunu oluşu, vaktiyle bir sürü
ödüllere aday gösterilişi, sonradan Türkiye’ye gelip Müslüman ve “Türk”
olmaya karar verişi falan filan…
O
günlerde gencecik ve alabildiğine saf bir Müslümandım; duygusal bir arayış
içindeydim. Sistem içinde yaşadığımız izolasyon ve kültürel itilmişlik
karşısında, yolundan gidebileceğim bir tür “model insan” arıyordum
kendime. Doğal olarak, eserlerini yeni tanıdığım bu adamın ışıltılı kariyeri
bende derin bir saygı uyandırdı ve okuduklarımı ilk anda hiç tereddütsüz
kabullendim. O zamanlar pek çok dindar kişi gibi bende de İslâmî çizgide eserler
basan yayınevlerinin asla yalan mâlûmat vermeyeceklerine dair bir ön kabul
vardı. “Besmele” ile başlayan bir kitap dizisinde de yalan bulunma
ihtimali -bana göre- “sıfır”dı.
Sonuç itibarıyla bu kitapları defalarca okudum, ardından da yüzlerce kişiye
hararetle tavsiye ettim. Fakat, o toyluk günlerimde bile, “önüme konulan
bilgiyi beynime kabul etmeden önce analiz etme” konusunda o kadar da boş
biri sayılmazdım. İnternet yoktu, ama benim bir kütüphane dolusu kitabım vardı.
Zaman geçtikçe, bu adamın adına yeryüzündeki hiç bir bilimsel kaynakta tek
kelimeyle bile yer verilmediğini fark ettim. O zaman da ilk tepkim şu oldu:
“Tabiî ki böyle birinin adına asla yer vermezler! Çünkü, o bir Müslüman bilgin
ve dünyayı yöneten Masonlar onu bu yüzden cezalandırdılar!”
Ancak bu naif tepki, kitaplarında ardarda yakaladığım diğer saçmalıkları örtbas
etmeye ise yetmedi. Bir kere adam, iki önemli üniversiteyi bitirmiş biri olarak,
bilimsel bir disiplin altında yazma yeteneğinden tamamen yoksundu. Bir konuya
ciddi ciddi başlıyor, sonra onu pat diye yarıda bırakıp kendisini eleştirenlere
sayfalar boyunca kocakarı gibi laf yetiştiriyordu. Sonra tekrar konuya
döndüğünde ise bu kez de başka bir telden çalıyordu. Hatta, bundan yıllar önce,
şimdi mutfaklarımızda yaygın biçimde kullandığımız teflon tavaları bile
kendisinin icat ettiğini, ama NASA yöneticilerinin bu icadını bazı bürokratik
hilelerle elinden aldıklarını iddia ediyordu kahramanımız…
Kitapların bilimsel ciddiyet yoksunluğu bir yana, Türkçeleri de tam bir
felaketti. Gayet avamî bir dil kullanmasının yanısıra, en sıradan Türkçe
deyimleri bile, yanlarına mutlaka parantez içindeki İngilizce karşılıklarını
koyarak daha “havalı” bir görünüme sokmaya çalışıyordu yazar. Böylelikle,
batı kültürü karşısında kompleksleri olan kimi genç dindarları çok daha rahat
tavlayabileceğini düşünüyor olmalıydı sanırım.
İslâm ile pozitif bilimleri yakınlaştırma iddiasıyla yola çıkan ve ilk aşamada
yıllarca örselenmiş Müslüman gururumu alabildiğine okşayan bu seri, giderek
canımı acıtmaya başlamıştı. Hele de kitaplar üniversitedeki Marksistlerin diline
düşünce kendimi daha bir kötü hissettim. Solcu gençler ellerinde Ayberk’in
kitapları bulunanlarla alay ediyor ve “Sizin aranızdan çıkartacağınız
profesör de bu kadar olur, üçkâğıtçının birini hiç utanmadan bize örnek diye
gösteriyorsunuz” şeklinde sataşmalarda bulunuyorlardı. Bu arada, söylentiler
ayyuka çıkınca, dönemin önde gelen haber dergilerinden Nokta bu adamın
geçmişini mercek altına yatıran bir araştırma yayımladı ve onun kariyerine
1980’lerin başlarında popüler bir magazin gazetesinde “yıldız falcısı”
olarak başladığını belirledi. Daha öncesinde, yani 1970’lerde ise Yeşilköy
Havalimanı’ndaki bir mühendislik bürosunda ozalit çekimi yapan bir ofis-boy
olduğu ortaya çıkacaktı.
Onu geçmişte tanımış olan herkes, son derece garip tavırlı ve hayâl aleminde
yüzen biri olduğu konusunda hemfikirdi. Bu arada dergi, Ayberk’in mezun olduğunu
ileri sürdüğü iki üniversiteye de yazılı başvuruda bulunmuş, ancak bu kurumlar
geçmişte böyle bir mezun vermediklerini bildirmişlerdi.
Bu arada, şahsın etnik kökenleri de son derece şaibeliydi. Yani, bırakın dünya
çapında bir bilim insanı olmayı, hayatı boyunca yurt dışına bir kez olsun
çıktığı bile son derece kuşkuluydu.
Buna karşılık, ilk kıvılcımı çakan Nokta dergisi, ardı ardına uzayıp giden
soruların hepsinin birden cevaplarına ulaşamamış ve akademik kariyeriyle ilgili
bazı yalanları ortaya koymakla birlikte, adamın gerçek kimliğini bir türlü açığa
çıkartmamıştı. Çünkü bir insanın nüfus kayıtlarının izini sürebilmeniz için,
öncelikle onun toplumsal etkinliklerle içiçe, “normal” bir hayat sürmesi
gerekir. Yani en azından bir ehliyeti, pasaportu, sigorta kartı ya da bazı sivil
toplum örgütlerinde üyeliği falan olmalı… Bu kişi ise İstanbul’da yıllardır
oradan oraya savrulan bir berduş olduğu için, tıpkı yönetmen Hal Ashby’nin
“Being There” (Merhaba Dünya) filmindeki “Chancey Gardener”
karakteri gibi âdeta bir anda yoktan varolmuştu. Hiç kimse ev adresine dahi
ulaşamıyordu.
Kısa bir süre sonra, giriştiğim araştırmaların ardından Nokta’nın eksik
bıraktıklarını ben tamamladım ve bulmacanın son boşluklarını da doldurdum.
Oldukça kısa süren bir “körü körüne hayranlık” döneminin ardından, gerek
anılan şahsın yazdığı tutarsız bilimsel iddialar, gerek kitapların içeriğiyle
ilgili kuşkularımı izale etmek amacıyla ziyarete gittiğim yayınevinde
yetkililerin sergilediği terbiyesizce tutum ve gerekse hakkında piyasada
anlatılan onca karanlık öyküden sonra bu adama da söylediklerine de artık hiç
bir inancım kalmamıştı. 1990 yılında, o dönemin popüler İslâmî dergilerinden
Yörünge’de muhabirken, uzun süredir aradığım fırsat elime geçti ve bu
kişinin evine rahatlıkla girip çıkabilen çok yakın dostlarından biriyle temas
kurdum. O kişi, beslediğim bütün kuşkuların doğru olduğunu belirterek, bana,
“câmiaya hizmet” adına bu adamın gerçek nüfus kayıtlarını getirebileceğini
belirtti. Bir kaç gün sonra da sahtekârın nüfus cüzdanının fotokopileri masamın
üzerinde duruyordu. Tam da tahmin ettiğim gibi, annesinden doğduğu günden bu
yana öz be öz Türk’tü. Gerçek adı Bülent Ayberk’ti ve 29 Nisan
1947-Elazığ doğumluydu. Annesinin adı Müfide, babasının adı ise
Mehmet Rifat’tı.
“O, ağır bir şizofrendir”
Bu değerli belgeler sayesinde elde ettiğim istihbaratı sonraki günlerde daha da
ileri bir noktaya taşıdım ve kendisinin -aslında Kopenhag Üniversitesi’nde
fizik okuyor olması gereken yıllarda- Sivas Temeltepe Kışlası’nda
er olarak askerlik hizmetini ifâ ettiğini öğrendim. Ayrıca, Ayberk’in bütün
kitaplarında “mezun olduğu saygın okullar” şeklinde adları geçen her iki
Avrupa üniversitesiyle de yazılı temas kurdum ve kendisinin hiç bir biçimde
oralarda okumadığını bir kez daha teyid ettim. Gerçekleri öğrendikçe öfkemle
birlikte cesaretim de artıyordu. Derken NASA’ya bir mektup yazdım, oradan
da olumsuz cevap geldi. Oysa aynı NASA’da, Mısırlı Prof. Dr. Faruk El-Baz
gibi, İslâm dünyasının yüz akı bir bilgin, adıyla, sanıyla, diniyle ve
milliyetiyle yıllarca en üst düzey görevlerde çalışmıştı. Şu anda bile daha bu
tür kuruluşların tamamında Müslüman bilginlere rastlamak mümkündü. Çünkü,
batının bilim ve eğitim kurumlarında, o ülkelere yararlı olup hizmet edebilecek
üstün zekâlı kişilerin istihdamının salt ırkçı ya da dinsel bir önyargıyla
reddedilmesi, yirminci yüzyıl boyunca neredeyse hiç görülmüş bir durum değildi.
Avrupalı ve Amerikalılar böylesine donanımlı bir insanın bırakın görev
yaptıkları döneme ilişkin kayıtlarını silmeyi, onu ellerinden kaçırmamak için
önünde taklalar atarlar.
Aslına bakarsanız, yabancılarla yaptığım onca yazışma, doğma büyüme Türkiyeli
olduğunu yasal belgelerle çoktan ortaya çıkardığım, Temeltepe’de 24 ay er olarak
askerlik yapmış biri için lüzumundan fazla ciddi bir tahkikattı. Çünkü adam
zaten Türkiye içinde bile herhangi bir akademik eğitim almamıştı ve o güne kadar
da hiç pasaport başvurusu yapmamıştı. Ortaöğrenim mezunu olup hayatı boyunca
bir kez bile yurtdışına çıkmamış birinden NASA’da çalışmasını nasıl
bekleyebilirsiniz ki?
Velhasıl, Ayberk olayı zaman içinde kafamda en küçük bir kuşku kırıntısı bile
kalmamacasına çözüldü. 1980 sonrası Türkiye’sinin en egzantrik kişiliklerinden
biriyle, hayatı muhteşem bir film senaryosuna kaynaklık edebilecek son derece
sıradışı bir şizofrenle karşı karşıyaydık. Kendisine -düşünecek bol bol vakti
olduğu gençlik yıllarında- sıfırdan bir geçmiş inşâ etmiş ve ona bütün kalbiyle
inanmış çok tehlikeli bir akıl hastası, Türk toplumuna kendi sanal geçmişi
üzerinden İslâm ve bilim arasındaki yitik ilişkileri anlatmaya başlamıştı. Hem
de üzerinde bir sürü süslü sıfat bulunan cilt cilt kitaplar yazarak…
Ron Howard’ın
“A Beautiful Mind” (Akıl Oyunları) filmini izlemiş olan ve ünlü
matematikçi John Nash’in öyküsünü de bilen okurlarımız, şizofreninin bu
tür insanlarda nasıl güçlü bir gerçeklik algısı yarattığını hemen
hatırlayacaklardır.
Sonraki zaman diliminde, gazetecilikte gitgide kıdem kazandıkça, bütün bunlardan
çok daha vahim bilgiler gelmeye başladı önüme. Hadi diyelim, adamın akademik
kariyeri çok da önemli değildi. Önemli olan yazıp çizdikleri ve insanlara
saçtığı pozitif enerjiydi. Biraz zorlama olan bu iyi niyetli yaklaşımım da
Ayberk’i ve yaşama biçimini tanıdıkça çöktü. Çünkü, bu adamla bir biçimde
yolları kesişmiş olan bütün insanlar, kendisinin nasıl da iflah olmaz bir
üçkâğıtçı olduğunu, onun etkileyici konuşmalarına aldanıp kendisine defalarca
nasıl borç para verdiklerini ancak asla geri alamadıklarını, bu arada gündelik
hayatında namazla-niyazla uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan, fırsatını
buldukça da kafayı çeken tam bir keş olarak yaşadığını söylüyorlardı. Öyle ki
Cağaloğlu yayıncılık piyasasından, onunla ileri derecede yakınlaşmış bazı
arkadaşları, yeterince para bulabildiğinde esrar da kullandığını anlattılar.
Ayberk üzerine çalıştığım câmiada duyuldukça gelen istihbarat da çoğalıyordu. Bu
süreçte bana ulaşan bilgilerden bir diğeri de en az iki-üç kez evlenip boşandığı
yönündeydi. Bu arada karşıma çıkan bazı bayanlar, onun üniversiteli gençliğin
takıldığı kafeteryalarda bazen “yabancı akademisyen” bazen de
“metafizik olaylar araştırmacısı” pozlarında dolaşıp pek çok kez kendilerine
sarktığını, bazı kızların bu adamdaki inanılmaz çenebazlığın etkisine girip
kendilerini ona teslim ettiklerini söylediler.
Yıllar içinde elimde toplanan belge ve bilgilerden sonra tek kelimeyle midem
ağzıma gelmişti. Çünkü Ayberk, bilimsel kariyer açısından mutlak bir sıfır
olduğu gibi, insanî hasletler açısından da bomboş biriydi.
Dediğim gibi, öykü çok uzun ve karmaşık… Ancak size şunu söyleyebilirim ki,
elime ilk kez bir kitabını aldığım 1987 yılından bu yana, yani tam 19 yıldır ben
bu adama ilişkin sorulması gereken ne kadar soru var ise kendi kendime sordum ve
cevaplarına da ulaştım. Bu bilgilerin ışığında, Türk yayıncılık tarihinde eşi ve
benzeri görülmemiş bir vak’ayla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla
söyleyebilirim. Hiç kuşkusuz ki bunun bütün vebâli de zamanında kendisinin önünü
açıp piyasaya sürenlerindir.
Mesela, 1980’lerde onu genel yayın yönetmenliğini yaptığı “Bilinmeyen”
adlı haftalık dergide çalıştıran ve cinler, UFO’lar, telepati, telekinezi, antik
uygarlıklar gibi uçtu-kaçtı konularda iyice pişmesini sağlayan astrolog Ata
Nirun ve ona oksijenle sarartılmış bir peruk ayarlayıp kendisini “Alman
Profesörü” kılığına sokarak yönettiği magazinel gazetelerde fal köşeleri
hazırlatan gazeteci Tevfik Yener (ki her ikisi de bu konudaki
sorumluluklarını geçmişteki yazılarında itiraf etmişlerdir) bu vebâli taşıyan
kişilerden yalnızca ikisidir. Diğerlerini ise -ki bence “Müslüman kimlik”
açısından en ağır vebal altında olanlar bunlardır- söz oraya geldiğinde
anacağım.
“İki kez yüz yüze görüştük”
- Bu 19 yıllık mücadeleniz boyunca Bülent Ayberk
ile hiç yüzyüze görüştünüz mü?
-
İki kez… Bunlardan ilkinde, onun kitaplarını basan İslâmî çizgideki yayınevine
muhabir olarak gittim ve Ayberk’i en kısa zamanda, çalışmakta olduğum Yörünge
Dergisi’ne beklediğimizi, gelmediği takdirde o haftaki kapak konumuzun
kendisi olacağını bildirdim. Nasıl olduysa, söylediklerimden azıcık da olsa
işkillendiler (çünkü o gün orada tanıştığım kişiler, normalde böyle bir
tehditten asla rahatsız olacak yapıda tipler değillerdi) ve beyefendiyi hemen
aynı gün dergimizin Çemberlitaş’taki yönetim merkezine gönderdiler. Henüz
yayınevinden döneli bir kaç saat olmuştu ki baktım Hazret ansızın içeri girdi.
Tarihi de üç aşağı beş yukarı hatırlıyorum, 1990 yılının Mayıs ayıydı. Ayberk
Efendi o zamanlar henüz 43 yaşındaydı ve şimdilerde medyaya yansıyan
görüntülerindeki gibi çökük bir hâlde değildi (Gerçi, çöküşü de pek normaldir;
çünkü evinde ele geçirilen bu kadar çocuk pornosu, bu kadar içki ve sigara,
ayrıca bilgisayar başında yıllardır geçirilen bu kadar uykusuz gece kimi olsa
çökertir!).
“Beni Ali Murat diye biri arıyormuş, işte
geldim!” diyerek lobide belirdi.
Gitgide yükselen şöhretin de etkisiyle, son derece pervasız görünüyordu.
Kendisini buyur ettik, çay kahve falan söyledik. O gün Ayberk ile yaptığımız bu
konuşmaya dergideki yarım düzine kadar insan da tanık oldu. Onu yaklaşık iki
saat boyunca her yönden sıkıştırmama karşın, masanın üzerine ne bir tek belge,
ne de dişe kovuğa gelir bir tek bilgi koymadı. Hiç abartmadan söylüyorum;
hayatım boyunca gördüğüm en demogog, en palavracı adamdı. Âdeta makineli tüfek
gibi yalan söylüyor, beş dakika önce verdiği bir bilgi on dakika sonra
söyledikleriyle temelinden çelişiyordu. Öyle ki bana sohbetimize başlarken ilk
önce “Burada sizinle ancak yarım saat kalabileceğim, çünkü Sayın Turgut
Özal’ın bilim danışmanıyım ve tahmin edemeyeceğiniz kadar da yoğunum. Kendileri
beni birazdan özel bir araçla aldırıp, uçakla Ankara’ya gönderecekler” dedi.
Bu konuşmadan kısa bir süre sonra da ilk söylediğini unutarak, bizimle iki saat
boyunca yaklaşık bir paket sigara tüketerek tartıştı. Kalkarken de Özal’ın
göndereceği makam aracını falan unutarak, “En yakındaki taksi durağı nerede?”
diye sordu. Nereden tutsanız elinizde kalan bir tanışmaydı bu. Sonlara doğru
karşılıklı olarak epeyce gerildik, ama buna karşılık ortada hâlâ konuğumuzun
gerçek adı sânı, bilimsel kimliği ve kariyerine ilişkin tek bir somut belge ya
da kanıt yoktu. Baktı ki bu tartışmada ne ben onu ne de o beni devirebilecek,
âni bir kararla ayağa kalktı ve “Belki henüz senin beynini fethedemedim, ama
şunu bil ki çocukların şimdiden benim ellerimde!” tarzında, son derece afili
bir söz sarfetti. Yani, sizin anlayacağınız, söyledikleri o günün algı düzeyini
öylesine aşan, öylesine hikmetli sözlerdi ki benim gibi cahil ve gafillerden
ziyade bir sonraki kuşağa yatırım yapmayı yeğliyordu.
Asgarî bir nezaketi elden bırakmadan kendisiyle tokalaştım ve kapıya kadar yolcu
ettim. Bu olay, onu ilk görüşümdür. Bir diğer karşılaşmamız da Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın İstanbul-Sultanahmet’te düzenlediği Dinî Yayınlar Fuarı’nda,
kitaplarını basan yayınevinin standında oldu. Hatırladıkça acı acı güldüğüm
inanılmaz bir gündü o. Bir tarafta stand ve orada bıyıkları henüz yeni yeni
terleyen genç hayranlarının kafalarını alabildiğine karıştıran Ayberk, en fazla
yüz metre ötede de bir başka stand ve orada ise 1979 yılı Nobel Fizik Ödülü
sahibi ünlü Pakistanlı bilgin Prof. Dr. Abdüssamed… Rahmetli Abdüssamed
Hoca o günlerde Türkiye’ye bazı bilim kurumlarının davetlisi olarak gelmişti ve
kendisinin eserlerini yayımlayan şirketin standında, çevresindeki öğrencilerle
son derece düzeyli bir sohbet gerçekleştiriyordu. Onun bu olayla yegâne ilişkisi
ise adının sık sık bizim adamın kitaplarında geçmesiydi. Ayberk, onunla can
ciğer kuzu sarması iki eski dost olduklarını ve hattâ yıllar boyunca NASA’da
“karadelikler” üzerine birlikte araştırmalar yaptıklarını ileri sürüyordu. O
gün Abdüssamed Hoca’ya durumu olduğu gibi anlattık, dahası kitaplarda adının
geçtiği yerleri gösterdik ve “Hocam, geçmişteki bilimsel çalışmalarınız
sırasında, hiç bu adı taşıyan bir mesai arkadaşınız oldu mu?” dedik.
Rahmetlinin, dinlediği bu garip öykü karşısında şaşkınlıktan gözleri fal taşı
gibi açıldı ve “Hayatım boyunca böyle bir kişiyi hiç tanımadım. Madem öyle,
kendisini standımıza davet edin de bu vesileyle tanışalım bakalım, meselenin
aslını öğrenelim” dedi. Bunun üzerine bir kez daha diğer standa, “karadelikler”,
“ak delikler”, “sur borusu”, “esir dinamiği” falan gibi
süslü laflarla çevresindeki gençleri kafalamakla meşgûl olan Ayberk’e gittik ve
“Eski dostunuz Prof. Dr. Abdüsselam yüz metre ötedeki standda ve mutlaka sizi
görmek istiyor” dedik. Bu davetimiz üzerine tek kelimeyle çılgına döndü,
“Sizler beni provoke etmek istiyorsunuz, ama ben buna asla izin vermeyeceğim”
falan gibi bir şeyler zırvalayıp derhal standdan ayrıldı ve kalabalıklara
karışarak ortamdan sıvıştı. Bu benim zaten en baştan beklediğim bir durumdu;
ancak İslâm dünyasının en büyük fizik bilginlerinden biri olan Prof. Dr.
Abdüsselam’ın, eline tutuşturduğumuz o cilt cilt kitaplarda gördüğü böylesine
kuyruklu bir yalan karşısında yüzünün aldığı şekli o günden beri hiç unutmadım.
Velhasıl, daha sonraki yıllarda, önce Millî Gazete’de, ardından da
Yörünge Dergisi’nde yazdığım iki ayrı yazıyla, Türk basınında ilk defa bu
kişinin gerçek kimliğini deşifre etmiş oldum. Bu yayınlar üzerine Ayberk bir kez
daha çılgına dönüp beni baş düşmanı ilan etti ve müritlerine benden her ne
surette olursa olsun uzak durmalarını öğütledi. O gün bugündür de kendisinin
“kara liste”sinde bulunuyorum. Bir chat dökümünde “Bu herif ne pahasına
olursa olsun durdurulmalı” şeklinde bir ifadesi vardır ki onu çok ciddi bir
“saldırıya azmettirme” kanıtı olarak arşivimde saklamaktayım.
Dileyenler, Ayberk’in gerçek kimliğini kitlelere ilk kez deşifre eden ve
zamanında epeyce gürültü kopartmış olan iki bölümlük yazımı şu linklerden
okuyabilirler.
http://www.geocities.com/sahtekar_aiberg/belgeler.html
http://www.geocities.com/sahtekar_aiberg/belgeler/belge1.gif
http://www.geocities.com/sahtekar_aiberg/belgeler/belge2.gif
Söz konusu yazı, 1996 yılı Nisan ayında Millî Gazete’de iki bölüm olarak
yayımlanmıştı. Sonradan bu araştırmanın çok daha geniş bir versiyonunu da
Yörünge Dergisi’nde yayımladım. Ama sanılmasın ki bu yayınlar öyle zahmetsizce
gerçekleşti. O dönemde İslâmî medyada böylesine “bozguncu” (!) yazılar
yayımlamak hiç de kolay olmuyordu. Çünkü câmianın ağır ağabeylerinin ve kanaat
önderlerinin yaydıkları temel davranış biçimi şuydu: “Kol kırılır, yen içinde
kalır.”
O
yüzdendir ki Millî Gazete ve Yörünge, bazı idare-i maslahatçı basın-yayın
organlarının tam aksine, Türkiye Müslümanları olarak bu hasta ruhlu şarlatanı
kamuoyu nezdindeki güvenilirliğimize zarar verecek habis bir ur, bir tür veba
olarak görüp kesin bir dille reddetmeleri (en azından bana bunu gerçekleştirme
fırsatı sunmaları) nedeniyle, bugün de fazlasıyla hak edilmiş bir onuru taşıyan
iki önemli mevkutedir. Onlar, daha yıllar öncesinde Ayberk vak’asında bu denli
net bir tavır takındıkları içindir ki şimdilerde onun yakalanışından söz eden
hiç bir basın-yayın organı olayı Türkiye’deki İslâmî cemaatlerin üzerine toptan
boca edemedi. İstisnasız bütün televizyonlar, dergiler, gazeteler ve internet
siteleri Ayberk ve yandaşlarından, “Türkiye’deki geleneksel İslâmî düşünceden
tamamen kopuk ve marjinalleşmiş, kendine özgü sapkın bir hareket” olarak söz
ettiler. Geçen pazartesi akşamı bu olaya yer veren Uğur Dündar’ın
“Arena” programı bile, normalde böyle olayları genellemeye pek bir meraklı
olmasına karşın, görüntülere eşlik eden haber metninde Ayberk’in öyküsünü
başından sonuna dek “sıradışı bir dinî cemaatin sahtekârlığı” vurgusuyla
sundu. Gerçi, Ayberk’in “dindarlığı” da her açıdan tartışmaya açık ya,
her neyse…
“Arena”nın
yapım ekibinden bir meslektaş, bazı belge ve bilgilere ulaşmak için programdan
bir kaç gün önce beni de aradı. Ona altını çize çize şunları söyledim:
“Aman ha sevgili arkadaşım, bizler, yani
Türkiye’deki muhafazakâr çevrelerin yüzde 99’u, bu adamı ve yaymaya çalıştığı
sapkın fikirleri hiç bir zaman onaylamadık, desteklemedik. Eğer ki
izleyicilerinize onun yolsuzluklarını ve ahlâksızlıklarını Türkiye’deki İslâmî
cemaatlerin ortak bir zaafı olarak sunarsanız, hem ayıp, hem de yazık etmiş
olursunuz. Uğur Dündar, böyle bir adam yüzünden mütedeyyin izleyicilerinin
güvenini yitirmemeli.”
Muhatabım ise bu dostça uyarım üzerine bana aynen şu cevabı verdi:
“Hiç üzülmeyin, olayı en ince ayrıntısına kadar
biliyoruz. Bu adam asla Türkiye Müslümanlığını temsil etmiyor. Bizim haberimiz
de sizin vurguladığınız doğrultuda olacak.”
Dedikleri gibi de temiz bir yayın yaptılar ve kendisini “Hanif Müslüman”
diye tanımlayan sapkın bir tarikat şeyhi yüzünden ülkemizdeki İslâmî düşüncenin
topyekün yara alması belki de yıllardır ilk kez engellendi. Tekrar ediyorum ki
bizler bugün bu adamın polisçe ortaya çıkartılan rezilliklerinden, evdeki o
çocuk pornolarından, banka hesaplarındaki yüz binlerce dolardan, kaşarlanmış
kocasıyla birlikte hiç utanmadan dolandırıcılık yapan devlet memuresi bayan
Mesude Ayberk’in karıştırdığı haltlardan lekelenmediysek, bunun temelinde
Ayberk’i daha yıllar önce çok kesin bir dille yadsıyıp deşifre etmiş olan bir
kaç İslâmî basın organının vizyonu vardır. Bu nedenle, eski yuvam Millî
Gazete’yi buradan bir kez daha sevgiyle selamlıyorum. Onların bu cesur
yaklaşımları olmasaydı, ben ne on yıl önce ne de şimdi, sözünü ettiğim
yazılarımı hiç bir yerde yayımlayamazdım.
Devamı için tıklayın