13 Haziran 1987: Cemil Meriç merhumun vefat tarihi... Demek ki 13 Haziran 2006
da 19. vefat yıldönümü...
Acaba Meriç'i ne kadar tanıyoruz? Tanımak için ne kadar çaba sarfediyoruz?
Sanki hangi değerimizi tanımak için çaba sarfettik ki!
Şöyle soralım bari:
- Sizce Cemil Meriç bir ilim adamı mıdır?
Aniden böyle bir soruyla karşılaşacak olan mâlumatlı bir okur, muhtemelen bu
soruya olumlu bir cevap veremeyecektir; hatta önce tereddüde düşecek ve sonra,
muhatabının "ilim adamı" tabiriyle ne kasdettiğini öğrenmek isteyecektir.
Öyle ya, hangi anlamda bir ilim adamı?
Şayet 'bilimadamı' anlamındaysa, bu soru pek acemice sorulmuş olmalı; zira Meriç
ne fizikçiydi, ne de kimyacı..
'Akademisyen' anlamındaysa, hiç kuşkusuz lecteur'lük (okutmanlık) yapmış
olmasına rağmen, o, ünvanı olan bir 'akademisyen' değildi.
Yok eğer 'âlim' anlamındaysa, elbette kendisi klasik mânâsıyla bir âlim de
değildi; zira medrese eğitimi almadığı gibi, medrese ilimleriyle de meşgul
olmamıştı.
- Modern mânâda bir bilimadamı değildi. Klasik mânâda bir âlim de değildi.
Belirli bir branşın akademisyeni ise hiç değildi. Peki o halde, gerçekte neydi
Cemil Meriç?
Bu soruya verilecek cevap, hiç değilse en başta, hakikat'in ve dahî hakikat
ehlinin kendisine tesamuh ve tahammül gösterebileceği bir sadakat seviyesiyle
mütenasib olmalıdır:
- O bir fikir adamıydı.
Fikir hayatını ve fikir adamlarını ciddiye alan her namuslu kalem bu ölçüye
riayet etmekle mükellef ise de böylesi mütevazi cevaplardan tatmin
olmayan/olamayan kimseler -şayet sıradan bir hayran makamında yıllarca
pineklemiş ekâbir arasında yer alıyorlarsa- biraz da kaçınılmaz olarak,
övgülerinden memnun ve mesud bir hâlde, eh biraz da Meriç'in kendisiyle ilgili
etkileyici birkaç tavsifinden istifadeyle şöyle cevaplar vermeyi tercih
edeceklerdir:
- Cemil Meriç mi? Haa, bakınız o benim entelektüel babamdı... aynı zamanda
bulutları delen bir kartaldı... üstelik mütecessis ve münzevî bir fikir
işçisiydi... hem de kendi semâsında tek yıldızdı... ufukların muhasibi idi...
yanısıra âraftaki kâhindi... kim ne derse desin, çuvala sığmayan mızraktı...
ayrıca düşüncenin gökkuşağı idi... bir yandan kavramlar cangılının bilgesiydi...
öte yandan mağara içerisindeki tecessüstü... o sadece tefekkürün hasbî kalemi
değil; aynı zamanda sözün sultanıydı... kelime avcısıydı... 'avcı' da neymiş, o
bir kelime imparatoruydu... niye saklayalım, henüz öğrenmiş bulunuyoruz: o bir
mâbed bekçisiydi... vs.
Ne hoş değil mi?
Lâkin hepsi bu kadar işte... sadece 'hoş'.
Vefatının üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmiş olan bir Cumhuriyet aydını
hakkında sıklıkla tekrarlanan bu süslü tanımların tesirini sanırım kimse
zayıflatmak istemeyecek, kimse bezirgân mânilerinin parlaklığına gereksiz yere
gölge düşürmeye yeltenmeyecektir. Muayyen sınırları korumanın "taassub",
duygularda seyyaliyet yerine düşüncelerde ciddiyet aramanın "lüzumsuz bir
gayretkeşlik" addedildiği günümüzde, kim, düşünceden çok duyguların konusu olan
bir aydının faziletlerinin yanısıra gerçek zaaflarına da işaret etmenin
sevimsizliğini üstlenebilir? Sanırım, hiç kimse!
- O bir fikir adamıydı.
Böylesine mütevazi ölçülerde tasarlanmış müphem bir çerçeveden tatmin olmayı
beceremeyenler arasına bu satırların yazarı da dahil edilmelidir; zira uzun bir
süre, hem de nazarına çarptığı andan itibaren, şu soru, kendisine, cevabı bir
çırpıda verilemeyecek denli basit ve sade görünmüştür:
- Nasıl ve ne düzeyde bir fikir adamı?
Bu basit ve sade soruya bir çırpıda cevap veremeyecek kadar kendini Meriç'in
dünyasına uzak hisseden birinin, çaresiz elinde ne varsa, ne kadarlık bir
malzemeye ulaştıysa, ulaşabildiyse hepsini de tek tek çırpmaktan başka bir yol
bulamayacağı takdir edilmelidir.
Bir marifetmiş gibi sunulan bu çırpma işlemi, gerçekte bir tahsil-i hâsıl
sayılmaz mı? Şimdikilerin tabiriyle bu, Amerika'yı yeniden keşfetmek değil
midir?
Biraz kulak kabartacak olurlarsa, küçümen tepelerin yârânı, tevazu kuyusunun
diplerinden gelen şu tek kelimelik itiraz çığlığını duymakta hiç de
zorlanmayacaklardır:
Hayır.
Evet, ne yazık ki hayır.
Yenişafak
10/06/2006