Les Miserables-Sefiller 3.Bölüm
Tarih: 06.06.2006 Saat: 06:23
Konu: Öykü - Roman


II

Günün birinde Madlen Baba kentin bozuk bir yolundan geçerken, bir kalabalığın toplandığını görerek, oraya doğru koştu. Foşlövan adındaki bir ihtiyar arabasının altına düşmüştü.
Foşlövan, Madlen Baba'yı hiç sevmezdi. Nedeni çok saçma sayılırdı.



Bir rastlantı sonucu, Madlen'in kasabaya geldiğinde, Foşlövan'ın işleri bozulmaya başlamıştı. Yabancı endüstriyi geliştire dursun, ihtiyar köylünün, işleri daha da kötüleşmişti, bundan böyle kendisi sefalete sürüklenirken, durmadan kazanan bu yabancıya derin bir kin beslemeye koyulmuştu. Daha sonra, tamamıyla iflâs eden Foşlövan elinde avucundakiyle bir eski araba ve ihtiyar bir at satın almış ve ekmek parası için arabacılığa başlamıştı.

Atın kalçası kırılmıştı, yerinden kıpırdayamıyordu. İhtiyar adam tekerleklerin arasına sıkışmıştı. Öylesine berbat bir düşüş yapmıştı ki araba tüm yüküyle onun göğsünü eziyordu. Araba çok yüklüydü. Zavallı Foşlövan Baba, yürekler paralayıcı çığlıklarla halktan imdat istiyordu.

Yanlış bir hareket, beceriksiz bir jest, arabayı daha da sıkıştırarak onun ölümüne sebep olurdu. Ancak araba kaldırılarak onu kurtarmak mümkündü.
Kaza esnasında oraya gelen Javer, acele bir kriko getirtmek için adamlarını yollamıştı.
Mösyö Madlen geldiğinde, kalabalık saygıyla yarıldı, ihtiyar Foşlövan haykırıyordu:

— İmdat! İhtiyarı kurtaracak kimse kalmadı mı? M. Madlen seyircilere döndü:
— Bir kriko yok mu? Köylülerden biri cevap verdi:
— Getirmeye gittiler.
— Ne zaman gelir?
— Vallahi bilinmez. Nalbanta gidildi, en azından yine bir on beş dakika çeker.
Madlen Baba, haykırdı:
— Bir çeyrek mi?
Bir gün önce yağmur yağmıştı, yerler çamurlu idi. Araba ıslak toprağa saplandıkça ihtiyarın göğsüne batıyordu, beş dakikaya kalmaz kaburgaları kırılacaktı. M. Madlen kendisine bakan köylülere:
— Bakın, dedi bir çeyrek bekleyemeyiz, adam ölüyor. Arabanın altında bir kişilik yer var, birisi arabanın altına girsin ve sırtı ile kaldırsın, bizler de zavallı adamı çeker, çıkarırız. Burada sırtının kuvvetine güvenen biri yok mu? Onu kurtarana, beş altın var.

Kimse kıpırdamadı. Madlen Baba, haykırdı:
— On altın…
Oradakiler gözlerini yere indiriyorlardı, içlerinden biri mırıldandı.
— Bunun için çok güçlü olmak gerekir, bir de üstelik ezilmek var hesapta.
Madlen Baba üsteledi:
— Haydi gayret yirmi altın.
Yine sessizlik.
Birden bir ses, duyuldu:
— Onlarda eksik olan cesaret değil, dedi.
Madlen başını çevirdi Javer'i gördü, polis sözlerine devam etti:
— Bunun için üstün bir güce sahip olmak gerekir. Böyle bir yükü sırtıyla kaldırmak her yiğidin harcı değil.
Daha sonra gözlerini M. Madlen'in gözlerine dikerek, kelimelerin üzerine basa basa devam etti:
— Mösyö Madlen, sizin istediğinizi yapacak tek bir adam tanıdım ben...

Madlen ürperdi.
Javer ilgisiz bir sesle, fakat gözlerini Madlen'in yüzünden ayırmadan devam etti.
— Bu bir kürek mahkûmu idi.
— Ya öyle mi? diye sordu Madlen Baba.
— Evet, Tulon cezaevinde tutuklu idi. Madlen ölü gibi sarardı.
Bu arada arabanın tekerlekleri daha da batıyordu çamura. Foşlövan Baba hırlıyordu:
— Boğuluyorum, nefes alamıyorum, kaburgalarım eziliyor bir kriko, bir şey yapın.
Madlen etrafına bakındı:
— Yirmi altın kazanmak ve şu zavallıyı kurtarmak isteyen kimse yok mu?

Kimse ses vermedi. Javer:
— Bunu ancak bir tek kişi yapabilirdi, o bir krikonun yerini tutardı, o kürek mahkûmu...
İhtiyar haykırdı:
— Ölüyorum.
Madlen başını kaldırdı, Javer'in üzerine diktiği gözlerini gördü hareketsiz bekleyen köylülere baktı ve acı acı gülümsedi, sonra tek bir söz söylemeden yere diz çöktü, kalabalığın haykırmasına, itiraz etmesine aldırmadan, arabanın altına girmişti.
Korkunç bir bekleme anı başladı.
Bu öldürücü yükün altında sürünen Madlen'in boş yere iki kez dirseklerini sıkarak dirseklerini dizlerine birleştirmek istediğini gördüler ona haykırdılar:
— Çekilin oradan Madlen Baba, ezileceksiniz. Hatta Foşlövan'ın kendisi bile haykırdı:
— Yapmayın Mösyö Madlen, benim gibi bir ihtiyar için hayatınızı tehlikeye atmayın, ne yapalım kaderde ölmek de varmış.

Madlen cevap vermedi.
Seyirciler nefes bile almıyorlardı, tekerlekler daha da çamura saplanmıştı. Madlen'in oradan sağ çıkması imkânsız görünüyordu.
Birden kocaman kitlenin kıpırdandığını gördüler, araba ağır ağır kalkıyordu, boğuk bir ses duyuldu:
— Haydi çabuk olun, gayret!

Bu, artık son çabasını yapan M. Madlen'in haykırışı idi.
Hep birden koşuştular. Bir kişinin fedakârlığını hepsini güçlendirmişti. Yirmi kol birden uzandı, araba havaya kaldırıldı, ihtiyar Foşlövan kurtulmuştu.
Madlen yerinden kalktı. Yüzünde bir damla kan kalmamıştı, alnından terler süzülüyordu. Giysileri yırtılmış üstü başı çamurlara bulanmıştı. Hepsi ağlıyorlardı, ihtiyar adam, kurtarıcının dizlerini öpüyor, ona "Tanrım" diye sesleniyordu. Madlen'in yüzünde tanrısal bir ıstırap ifadesi mutlu bir anlam belirmişti. Kendisini dikkatle izleyen Javer'e, sakin bakışlarını dikti.
Bu düşüşte dizi çıkan Foşlövan'ın iyice tedavi edilmesi gerekiyordu. Madlen Baba, onu hastaneye kaldırdı. Ertesi sabah, ihtiyar adam yastığın altında bir pusula ve bin frank buluyordu. Madlen Baba, ona kendi eliyle şu kelimeleri yazmıştı: "Atınızı ve arabanızı satın alıyorum."

Araba paramparça olmuş, at da ölmüştü. Foşlövan iyileşti, fakat dizi hiçbir zaman tamamıyla iyileşmeyecekti. Başkanın, tavsiyesi üzerine onu Paris'te Sent-Antuvan rahibe manastırına bahçıvan olarak aldılar.
Bu olaydan az sonra Madlen Baba, kente Vali olarak atanıyordu. Javer onu önce otoritesinin simgesi olan mavi beyaz kırmızı atkıyla görünce birden ürperdi. Kılık değiştirmiş bir köpek gibi homurdandı.

O günden sonra yeni validen hep uzak durdu.
Montrey sür Mer'in kalkınması, halkı da az çok refaha kavuşturmuştu. İş çok olunca, halk vergilerini de sızlanmadan veriyordu.
Fantin geri döndüğünde, ülkenin durumu bu haldeydi. Kimse artık onu hatırlamıyordu. Ne var ki M. Madlen'in fabrikasının kapısı genç kadına bir dost gibi açılmıştı. Derhal müracaat etti ve kadınlar atölyesine alındı.

Meslek genç kadın için yeni bir işti, bunun acemisi idi çalışma gününden fazla bir kâr edemiyordu, fakat hiç değilse bu ona yetiyordu.
Sorun halledilmişti, hayatını kazanıyordu.

Fantin ekmek parasını çıkarabildiğini görünce birden kendisini büyük bir sevince kaptırdı. El emeğiyle dürüst bir şekilde yaşayabilmek, ne nimetti...
Çalışma hevesine tutuldu. Kendisine bir ayna satın aldı, gençliğini, güzelliğini altın saçlarını, beyaz dişlerini seyretmekten zevk duydu.
Birçok kederlerini unutmuştu, bundan böyle tek gayesi, Kozet'yi yanına alabilmekti. Hemen, hemen mutlu idi. Küçük bir oda kiraladı ve ilerideki kazançlarına güvenerek, borç parayla eşya satın aldı. İşte bunda yanılmıştı.

Evli olduğunu söyleyemezdi, bundan böyle kızından da kimseye bahsetmedi.
İlk aylarda Tenardiye'lere düzenli para yolluyordu. İmzadan başka yazı bilmediğinden, mektuplarını bir genel yazıcıya yazdırıyordu.
Durmadan mektup yazması çevresindekilerin merakını uyandırmıştı. Atölyede kadınlar Fantin'in mektuplar yazmasından kendisini beğenmesinden kuşkulanmalardı.
Bazı kimseler, sırf kötülük etmek için başkalarına zarar vermekten zevk alırlar. Fantin'yi göz hapsine almışlardı. Aslında onun gençliğini güzelliğini, gür saçlarını, inci dişlerini kıskanıyorlardı.
Atölyede çalışırken, arada bir yanaklarına süzülen bir yaşı silmesi dikkati çekti. O anlar, zavallı ananın evlâdını özlediği anlardı.
Kim bilir belki de arada bir, sevmiş olduğu erkeği arıyordu. Geçmişin tüm bağlarını koparmak pek kolay olmaz. Ayda iki kez, hep aynı adrese yazdığını biliyorlardı. Adresi elde ettiler: Mösyö Tenardiye, Montferney'de Hancı."

Meyhanede genel yazıcıya içki içirerek ağzını aradılar. Nihayet Fantin'in bir çocuğu, bir küçük kızı olduğunu öğrendiler. Bu meraklılar içinde bir kadın ta Montferney'ya kadar giderek, Tenardiye'leri konuşturmuştu. Kadın, kasabaya döndüğünde:

— Oh helâl olsun, dedi. Vallahi otuz beş frankıma acımıyorum, hiç değilse çocuğu gördüm.
Aslında bu mahalle karısı, Madam Viktürniyen adında kötü kalpli bir cadalozdu. Gençliğinde bu cadı, manastırdan kurtulmuş bir rahip kaçağı ile nikâhlanmıştı. Madam Viktürniyen sıska, kemikli, ekşi suratlı bir yaratıktı.
Kendisini dul bırakan kocasını andıkça, ondan yemiş olduğu dayaklan da hatırlardı. Restorasyon devrinde işi sofuluğa dökmüştü. Öyle ki rahipler onun bir zamanlar, bir manastır kaçkını papaz ile evlenmiş olmasını bile bağışlamışlardı.

Bütün bunlar olalı, hayli zaman geçmişti. Fantin bir yıldan beri fabrikada çalışmaktaydı. Bir sabah atölye şefi kadın, onu yanına çağırtmış ve kendisine bir elli frank uzatarak, bundan böyle M. Madlen'in onu işten kovduğunu da bildirmişti. Hatta Vali bey, onu ülkeyi terketmesini rica ettiğini de eklemişti.
Tam o ay Tenardiye'ler on iki franklık aylığı on beş franka çıkartmışlardı.
Fantin beyninden vurulmuşa döndü, ne yapabilirdi? Kirasını ve eşyalarının bedelini tamamen ödememişti. Elli frank bu borçları temizlemesine yetmezdi.
Yalvardı, yakardı boş yere. Aslında Fantin çok becerikli bir işçi olmadığından, müdüre hanım, ona derhal atölyeden çıkmasını emretti. Zor duruma düşen genç kadın başı önünde odasına döndü. Demek hatasını artık herkes öğrenmişti.

Bundan böyle, tek kelime söyleyecek gücü kalmamıştı. Kendisine Vali beyi görmesini tavsiye ettiler, fakat Fantin buna cesaret edemedi. M. Madlen, iyi kalpli olduğundan kendisine elli frank veriyor, fakat doğru adam olduğundan işinden atıyordu. Genç kadın, bu yargıya boyun eğdi.
Kaçak rahibin karısı yapacağını yapmıştı.

Aslında M. Madlen'in bütün bunlardan haberi bile yoktu. Vali'nin atölyelerine girmek adeti değildi. Kadınlar atölyesine baş olarak ihtiyar bir kızı memur etmişti. Papazın önerdiği bu yaşlı hanım, aslında fena kadın değildi, ne var ki bağışlamasını bilmeyen bir yaradılışta olduğu gibi, kendi işlemediği hataları anlayamazdı. M. Madlen ona tam yetki vermiş, onun işlerine asla karışmazdı. Bu yetkiye güvenen gözlemci kendiliğinden Fantin'e elli frank vermiş ve onu işinden atmıştı. Hatta o, bu parayı M. Madlen'in yoksullara ayırdığı paradan vermişti.
Fantin hizmetçilik etmek için kapı kapı dolaştı, Kimse onu evine istemedi. Borçlan yüzünden kasabadan uzaklaşamıyordu. Eşyalarını aldığı dükkâncı kendisine:
— Kenti bırakırsan seni hırsız gibi yakalatırım, demişti. Ev sahibi kendisine:
— Genç ve güzelsin, ödeyebilirsin, dedi.

Kadıncağız elli frangını ev sahibi ile döşemeci arasında paylaştı. Eşyalarının bir kısmını adama geri verdi ve yalnızca yatağını alıkoydu. Bu arada beş parasız ve işsiz kalması da caba, bir de üstelik yüz frank borcu vardı.
Kışladaki askerler için kaba saba gömlekler dikme işini aldı. Bunun için kendisine günde on iki metelik verirlerdi, oysa Kozet için her gün on metelik ayırması gerekirdi, işte o günlerde Tenardiye'lere de aylıklarını aksatmaya başladı.

Akşamları odasına girerken, kendisine mum tutan ihtiyar bir komşu kadını ona sefaletle geçinmenin hünerini öğretti. Azla yetinmek hiçle yaşamaya bitişiktir. Birisi loş oda, ötekisi karanlık odadır.
Fantin kışın ateş yakmadan yaşamasını iki günde bir meteliklik yem yiyen kuşundan vazgeçmesini, etekliğinden yorgan, yorganından eteklik yapmasını, akşam karanlığında komşunun ışığından faydalanarak ekmek yemesini öğrendi.
Namuslu kalmış ve yoksulluk çekmiş bir kimsenin tek bir metelikle neler alabileceğini çok iyi öğrenmişti. Bu da bir sanattır. Fantin de bu hüneri öğrenince azıcık yüreklendi.
Komşusuna şöyle diyordu:

— Geceleri beş saat uyur, günün geri kalan kısmında dikişlerimi dikerek ekmeğimi nasıl olsa çıkartırım. Hem de üzgünken, insanın iştahı da olmaz.
Bir yandan acılarım, üzüntüm, bir yandan birkaç lokma ekmek beni bol bol besler. Çorbanın gereği yok.
Bu karanlık günlerinde kızının yanında olması kendisine güç verirdi. Bir ara kızını yanına getirmeyi düşündü, daha sonra onu da sefalete sürüklemekten vazgeçti. Hem de Tenardiye'lere borçlanmıştı, hem de parasız o kadar uzaklara nasıl giderdi?

Kendisine tutumlu olmanın yollarını gösteren ihtiyar kadın, gerçekten Tanrı'sını bilen iyi kalpli bir kadındı. İmzasını atmasından başka bilgisi olmayan bu komşunun adı Margerit idi. Merhametli iyi yürekli bir kadındı.

Bu ölümlü dünyada böylesine iyi kalpli ve merhametli kişilerden, bir hayli bulunur günün birinde onları Tanrı Cennetinde toplayacaktır. Çünkü bu hayatın bir yarını olduğuna inanıyoruz.
Önce, Fantin fabrikadan kovulduğuna öylesine utanmıştı ki sokağa bile çıkmaya cesareti yoktu. Yolda herkesin kendisine bakmasından korkuyordu.
Küçük kentlerde daima bir zavallıyı alaya almak, ona eziyet etmek bir gelenek haline gelmiştir. Paris'te olsa, utancını ve hatasını kalabalıkta gizlerdi, kimse ona aldırmazdı.
Sefalete alıştığı gibi, hor görülmeye de alışmasını öğrendi. Bir zaman sonra, kararını verdi iki üç ay geçtikten sonra, utancından sıyrıldı ve sanki bir şeycikler olmamış gibi başı dik çıkmaya başladı. "Bana vız gelir," diyordu.

Yüzünde acı bir gülümseyişle gezip dolaşmasına başladı.
Madam Viktürniyen penceresinden arada bir Fantin'in üzgün üzgün yürüdüğünü görür ve şu yaratığa iyi bir ders verdiğini düşünerek, için için sevinirdi. Hain kalplerin mutlulukları da karanlık olur.
Aşırı çalışmalar ve gıdasızlık Fantin'i yormuştu. Kuru öksürüğü daha da arttı. Arada bir komşusu Madam Margerit'e:
— Ellerimi tutun, bakın ne kadar sıcak, derdi.
Ne var ki sabahları aynanın önünde güzel saçlarını taradığında, geçici bir mutluluk duyuyordu.
Kış sonlarına işine nihayet verilmişti; yaz geçti, kış yine geri geldi. Günler kısalmış işler kıtlaşmıştı. Kışın havalar soğur insan da daha fazla acıkır. Günler hemen geceye bitişiktir. Sabah akşama, hemencecik kavuşur.

Sisli puslu loş karanlık günler, sabah oldu derken birden akşam oluverir.
Gökler kapalı, günler zindanda geçer gibi sıkıntılıdır. Kış göklerin suyunu dondurur, insanların kalplerini taşa çevirir. Fantin'i alacaklıları rahatsız ediyordu.
Genç kadın, çok az kazanıyordu. Bu arada borçları da artmıştı. Parasını vaktinde alamayan Tenardiye mektuplarıyla zavallı anayı tehdit ediyordu. Günün birinde, ona küçük Kozet'in elbisesiz kaldığını üşüdüğünü yazdılar. Kıza, yünlü bir jüpon gerekirdi, bunun için anasından on frank istediler. Kadıncağız bütün gün mektubu ellerinde buruşturdu durdu. Akşama doğru, bir berbere girdi tarağını çekerek saçlarını döktü. Dizlerine kadar iniyordu altın saçları, berber haykırdı:
— Oh, ne güzel saçlar.
— Kaç para verirsin?
— On Frank.
— Haydi kes.

Yünden örme bir eteklik alarak Tenardiye'lere yolladı. Bu jüponu gören karı koca, ifrit kesildiler, onların derdi giysi değil para idi. Etekliği kendi kızları Eponine'ye giydirdiler. Zavallı "tarla kuşu" titredi durdu.
Oysa Fantin mutlu idi, şöyle düşünüyordu: Artık kızım üşümüyor, onu saçlarımla giydirdim.
Başına minik başlıklar giyiyor, bu da ona daha da yakışıyordu.
Fantin'in ruhunda acayip bir değişim başlamıştı. Sabahları ayna karşısında saçlarını tarayamayınca, birden çevresindekilerin hepsine bir nefret duydu. Uzun zaman, bütün kasabalılar gibi, Madlen Baba'yı sevmiş ve saymıştı.
Fakat birden kafasında bir şimşek çaktı, kendisini fabrikasından kovduran, ekmeksiz bırakan, bu taş yürekli adamdı. Bundan böyle fabrika önünden geçerken, arsız arsız gülmeye, şarkı söylemeye başladı.
Kızını çok özlemişti, onu taparcasına seviyordu.
Fantin sefalete gömüldükçe, ahlâkça düştükçe çevresindeki karanlıkları delen bir nur vardı, bu da melek gibi yavrusu Kozet kendi kendisine hep şöyle söyleniyordu: "Günün birinde, param olacak, kızımı yanıma alacağım."
Öksürüğü hiç dinmiyordu, geceleri ateşleniyor, buz gibi terler döküyordu.
Günün birinde Tenardiye ailesinden şöyle bir mektup aldı: "Kozet ateşlendi, bu kasabayı kırıp geçiren bir bulaşıcı hastalık. Çok pahalı ilâçlar gerekiyor, dolaylarda birkaç ölü oldu. Bir haftaya kadar bize kırk frank yollamazsanız, kızınızın ölüm haberini alırsınız."

Fantin çılgına dönmüştü, kahkahalarla gülmeye başladı. İhtiyar komşusuna dert yandı:
— Olur şey değil, bunlar galiba kaçırmış, kırk frank yani iki altın eder ben bu serveti nereden bulurum.
Fakat merdiven başındaki pencere önüne giderek, mektubu tekrar tekrar okudu.
Daha sonra merdivenlerden koşarak indi, durmadan gülüyordu.
Hatta yolda rastladığı birisi, kendisine sordu:
— Neden böylesine neşelisiniz? Sizi sevindiren, ne var ki? Fantin cevap verdi:
— Ne olacak köylülerin bana yazdıkları bir şaka, benden kırk frank isterler budala köylüler.
Kasabanın meydanından geçerken bir sürü halkın birikmiş olduğunu gördü. Acayip şekilli bir arabanın etrafını halk sarmıştı, arabanın içinde kırmızılar giyinmiş bir adam vaaz verir gibi, bağırarak konuşuyordu. Bu turneye çıkmış gezici bir dişçi olacaktı. Ahaliye takma dişler, dişi beyazlatacak ilâçlar teklif ediyordu.
Fantin kalabalığa karıştı ve diğerleri gibi adamın saçmalarını gülerek dinledi. Birden dişçi, güzel kızı fark etti ve ona dikkatle bakarak:
— Hey şurada gülen kız, dişlerin pek güzel, diye haykırdı. Şu öndeki iki dişini sat bana, iki altın alırsın.

Fantin:
— Olur şey değil, diye haykırdı.
Dişsiz bir koca karı, bu konuşmayı duymuştu:
— İki altın, tam kırk frank eder, dedi. Ne mutlu karılar var, şu dar dünyada.
Fantin oradan sıvıştı, adamın arkasından seslenmesini duymamak için elleriyle kulaklarını tıkadı. Adam haykırıyordu:
— İyi düşün güzel kız, iki altın az para değil. Gönlün olursa akşama bana gel. "Gümüş Saban" hanında kalıyorum.
Fantin hırsla odasına döndü, olayı komşusu iyi kalpli Madam Margerit'e anlattı:
— Düşünün sersemin biri, ön dişlerimi satın almaya kalktı. Olur şey değil, kim bilir ne kadar çirkin olurum, saç haydi, yine neyse yeniden uzar fakat dişlerimi hiç verir miyim? Onları çektirmektense kendimi beşinci kattan kaldırıma atayım, daha iyi.
Margerit sordu:
— Sana kaç para önermişti?
— İki altın.
— Tam da kırk frank eder.
— Evet, diye tekrarladı Fantin, kırk frank eder. Düşünceli düşünceli dikişinin başına oturdu. Bir çeyrek saat sonra başını kaldırarak yanında örgü ören komşusuna sordu:
— Bulaşıcı hastalıktan insan ölür mü dersin?
— Olabilir.
— İlâcın faydası olur mu?
— Elbette, baksana ilâçların sayesinde artık hastalar eskisi gibi ölmüyor.

Fantin, odasından çıktı, merdiven başında pencereye başını yaklaştırarak cebinden çıkardığı mektuba boş gözlerle baktı.
Akşamleyin başını örterek evinden çıktı. Onun hanların bulunduğu Paris Caddesine doğru ilerlediğini gördüler.
Madam Margerit ve Fantin tek bir mum yakmak için, daima beraber çalışırlardı. Ertesi sabah, gün doğmadan kızın odasına giren ihtiyar kadın Fantin'yi yatağının üzerine giyimli olarak oturur buldu. Başından başlığı, yere düşmüştü bütün gece yanmış mumu, tükenmişti.
Margerit odanın düzensizliğine şaşarak, eşikte durdu:
— Tanrı aşkına söyle, ne oldu? diye haykırdı. Mum sonuna kadar yanmış daha sonra saçsız başını kendisine çeviren Fantin'e baktı.
Fantin bir gecede sanki on yıl yaşlanmıştı:
— Neyiniz var Fantin, ne oldunuz? Fantin cevap verdi:
— Bir şeyim yok, tam tersine çok mutluyum çocuğum ölmeyecek, onu ben kurtardım.
Bu sözlerle masanın üzerinde ışıldayan iki altını işaretledi. Margerit şaşakalmıştı, haykırdı:
— Ulu Tanrım fakat bu bir servet bunu nereden buldunuz?
— Buldum, cevabını verdi Fantin.

Aynı zamanda gülümsedi. İhtiyar kadın elindeki mum ışığı Fantin'in yüzünü aydınlattı. Bu kanlı bir gülümseyişti, dudaklarından kanla karışık bir tükürük akıyordu, ağzı karanlık bir delik olmuştu.
Ön dişlerini çektirmişti.
Kırk frankı Montferney'ye yolladı.

Aslında Tenardiye'lerin para koparmak için bir hilesiydi bu, Kozet hasta falan değildi.
Fantin aynasını pencereden attı. Birkaç zaman sonra, ikinci kattaki geniş odanın aylığını ödeyemediğinden çatı kadında tavana açılan tek pencereli bir odacığa taşınmıştı. Bu tavan arasında başını eğerek yürüyor kendisini kollamasa kafasını kirişlere çarpıyordu. Zavallıcık kaderine baş eğdiği gibi odasında da sürünerek yürüyebildi. Karyolası da yoktu, paramparça bir şiltede yatıyor üzerine delik deşik bir örtü örtüyordu. Kırık bir saksıda büyüyen bir gül fidanı susuzluktan kurumuştu, başka bir köşede kırık bir ibrik bulunuyordu. Kışın bunun içindeki su da donardı. Fantin utanmasını unuttuğu gibi, kendisine bakmaktan da vazgeçmişti. Sefaletinin en son işareti başına geçirdiği kirli başlıklarıydı.

Öylesine, kendisini bırakmıştı ki artık söküklerini bile dikmiyordu. Çorapları yırtıldıkça topuklarını yamalı ayakkabılarının içine çekiyordu. Borçlu olduğu esnaf yolunu kesiyor, durmadan kendisine hakaret ediyordu. Onlara sokakta rastlıyor evinin merdivenlerine kadar peşinden geliyorlardı. Geceleri düşünüyor, düşünüyordu. Gözleri ışıl ışıl, sırtında bıçak gibi bir sancı vardı. Çok öksürüyordu. Bütün kalbiyle Madlen Baba'dan nefret ediyor ve halinden asla sızlanmıyordu. Günde tam on yedi saat, iki büklüm dikiş dikerdi. Fakat cezaevinde tutuklu kadınları çalışma yöntemi uygulanınca gündelikleri de dokuz meteliğe inmişti, günde on yedi saat çalışmaya karşı ancak dokuz metelik. Acıma bilmeyen alacaklılar peşini bırakmıyorlardı. Hemen hemen bütün eşyalarını geri alan döşemeci ona durmadan:

— Ne zaman paramı vereceksin kahpe? diye yolunu kesiyordu.
Fantin artık tuzağa düşürülmüş bir yabani hayvana benzetiyordu kendisini. Aslında o güne dek bilmediği vahşi duyguların geliştiğini dehşetle görüyordu. Tam o sıralarda Tenardiye'lerden yeni bir mektup aldı, borçlarının biriktiğini tam yüz frank istediklerini bildirdiler aksi halde Kozet'i sokağa atacaklardı. Fantin dehşete düştü:
— Yüz frank aman yarabbim, bunu nasıl bulurum. Günde bu kadar para getirecek bir meslek var mı?

Birden kafasında bir şimşek çaktı. Esasen o kadar çok şeyini yitirmişti ki daha fazla neden çekinecekti... Sokak kadını olmaya karar verdi. Evet vücudunu satacaktı.
 

 

Devamı Haftaya







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1657