Kalp... gönül... yürek... Bu üç sözcüğün üçünün de eş-anlamlı olduğu varsayılır.
Ne demekmiş 'kalp'? 'Kalp' Arapça kökenli bir sözcük olup Türkçe'de bu sözcüğün
karşılığında 'gönül' veya 'yürek' sözcükleri kullanılır imiş...
Şimdi soralım o hâlde: "Ey kalpsiz kadın!" hitabında geçen 'kalpsiz'in yerine
—anlamı bâki kalmak üzere— 'gönülsüz' veya 'yüreksiz' sözcükleri kullanılabilir
mi? Hayır!
Peki bu kullanımında 'kalpsiz' sözcüğü ne anlama gelmektedir? Elbette,
'vicdansız', 'acımasız', vs...
Şimdi de şu misâli gözden geçirelim: "Bizim çocuk bu işte pek gönülsüz."; yani
isteksiz... Çünkü "gönülsüz olmak", en nihayet isteksiz olmak, arzu duymamak
demek.
Bir de şu misâle bir bakalım: "O mu? O, yüreksiz herifin biridir!" Bu misâlde
geçen 'yüreksiz' sözcüğünün yerine hem de hiç tereddüt etmeden 'korkak',
'cesaretsiz' gibi sözcükleri yerleştirebilirsiniz.
Özetleyecek olursak: Kalpsiz: vicdansız. acımasız. Gönülsüz: isteksiz. Yüreksiz:
korkak, cesaretsiz.
Türkçe 'gönül' sözcüğü "sevinmek, mutlu olmak, istemek, arzulamak" anlamında 'gönenmek'ten
gelmekte olup ince duyguların hareketini ifade etmek bakımından "isteme,
arzulama, sevinme yetisi" demektir. Klasik Psikoloji'nin terimleriyle ifade
edecek olursak, bu sözcüğün kullanımları, umumiyetle 'kuvve-i şeheviye'nin
fonksiyonları için geçerlidir.
Bu kuvve harekete geçtiğinde, gönlün kıpır kıpır etmemesi mümkün değildir. Gönlü
sâkin, yani hareketsiz, yani isteksiz... Nitekim 'şehvet' ve 'iştah'
sözcüklerinin aynı kökten geldiği unutulmadığı takdirde, 'gönül' sözcüğünün
nasıl olup da 'mide' mânâsı taşıyor olduğunu açıklamak kolaylaşır. Türkçe'de
"gönlü bulanmak" tabiriyle "midesi bulanmak" tabiri aynı anlama gelir ve
"kusacak gibi olmak" demektir.
Bu arada 'istek' yerine eskiden 'irade' sözcüğünün kullanıldığı, irade'nin ise
"bir şey yapmayı istemek" demek olduğu ve tabiatıyla irade'nin de ancak hareket
eden canlılarda bulunduğu hatırlanacak olursa, "gönlü sâkin" veya 'gönülsüz'
tabirlerinin nasıl olup da 'isteksiz' anlamına geldiği kolaylıkla anlaşılabilir
sanırım.
Buna mukabil 'yürek' sözcüğü, "hareket etmek" anlamında 'yürmek'ten (yürümek)
türemiş olup 'şecaat/cesaret yetisi' anlamına gelir. Yine Klasik Psikoloji'nin
terimleriyle söyleyecek olursak, Türkçe'de bu sözcüğün kullanımı 'kuvve-i
gazabiye'nin fonksiyonlarına tahsis edilmiştir. Nitekim gönül'e nisbetle daha
erkeksi, daha sert vurgular taşımasının bir nedeni de budur; zira hiddetli ve
şiddetli duygular sözkonusu olduğunda sert adımlara ihtiyaç olur. Duyguların
sert adımlarla yürümesini mümkün kılan işbu yetiye 'yürek' adının verilmesi
sebepsiz değildir.
Depresif, melankolik, içine kapalı kişilikler, yaptıklarını genellikle
'gönülsüz' olarak yaparlar. Kendilerinde 'gönül açıklığı'ndan, yani neşeden,
ferahlıktan eser yoktur. Gönülleri kıpır kıpır etmediği için, böylelerinin
"gönül darlığı" çekmeleri, iç sıkıntısına düşmeleri gayet tabiidir.
Yüreklilik, atılgan olmayı gerektirir ve cesaret ister. Meselâ "yüreği soğutmak"
gerçekte öfke ateşini soğutmaktan ibarettir. Dehşet verici durumlar karşısında
kalan bir kimse hakkında "âdeta kanı dondu" denir.
Biz de bu teşbihe bağlı kalarak soralım: Kanı donan kişi ne yapar?
Hiçbir şey yapmaz, hareket edemez, öylece kalakalır. Fakat kanı donmaz da deli
deli akarsa, âdeta bir "deli-kanlı" gibi davranırsa, bu takdirde o kişi harekete
geçer, bir şey yapar, bir tepki verir, cesaret göstermiş olur, vs.
Depresif kişiliklerin tam da aksine agresif kişilikler, kuvve-i gazabiyeleri
faal kimseler arasından çıkarlar. Gazabiye ise, gazab'dan gelir ve tahmin
edileceği üzere 'öfke' anlamı taşır. Modern Psikoloji'de, bilhassa Psikanaliz'de
"saldırganlık dürtüsü" denilen şey, işbu kuvve-i gazabiyedir. Bugün "kuvve-i
şeheviye" karşılığında "cinsellik dürtüsü" (libido) gibi terimler kullanılıyorsa
da, gerçekte bu, insan nefsi hakkındaki bilgimizin zamanla genişlediğini değil,
bilâkis daraldığını ispatlamaktan başka bir şeye delâlet etmez.
Duyguların hareketinin esasında kan dolaşımının hızıyla, yani kanın hareket
hızıyla (!) alâkalı olduğu asırlardır bilinir.
O halde şimdi şu sorulara cevap verelim:
— Kanın hareketini (hareket hızını) hangi organımız düzenliyor veya etkiliyor;
bir diğer tabirle, kanın hareketinden en çok hangi organımız etkileniyor?
— Kanımızın hareketi yavaşladığında, bizlerin birdenbire 'gönülsüz', 'yüreksiz'
ve 'kalpsiz' kişiler haline geldiğimiz bir gerçek değil mi?
Gerçek bu değil mi?
Yenişafak
04/06/2006