Sahnenin ortasına Maksim’e hatta Tepebaşı’ndaki pavyonlardakine benzer bir
platform koyup, geri kalan alana masalar yerleştirip, üzerini naylon güller ve
bayat kuru pastalarla ‘süsleyip’, mini etekli birkaç sarışın kızı sahnenin
farklı yerlerine ‘serpiştirip’, yeni ‘albüm’ü çıkmış, saçları jöleli, beyaz
takım elbiseli, ‘terbiyesiz’ gırtlaklı tenorları bağırtarak ‘müzik-eğlence
programı’ yaptıklarını sanan çeşitli ‘yapımcı-yönetmen’lerin, Sabahat Akkiraz’ın
yurtdışında görkemli bir müzikal başarısı söz konusu olup da programa davet
etmeleri gerektiğinde, asistanlarıyla konuşurken şu cümleyi kullanmaları gelenek
haline gelmiştir: ‘İyi güzel de sahnesi zayıf.’
Bu cümlenin kurulmasının nedeni, geleneksel müziğimizin berrak, gürül gürül ve
otantik sesi Sabahat Akkiraz’ın ‘sahne’de giysisi, sevgilileri, özel yaşamı,
bedeni (cinselliği) ve dansıyla değil, sadece sesiyle, sesinin imkanlarıyla var
olmak istemesidir.
Bu, esasında, müziğin geleneksel doğasındaki ‘edep’le de ilgilidir. Zira orada
aslolan ezgidir, ona kaynaklık eden hatıralar ve acılardır. O ezginin müzikal
değeridir. İcracı da bir ‘araç’tır ve söylediği duvazimamı, ağıtı, güzellemeyi
veya gazeli kendi tecrübesinin ürünü olarak benimseyip ‘yorumlamaktadır’.
Sabahat Akkiraz bu anlamda son derece ilginç bir örnek olarak müzikal
yaşamımızdaki özgün yerini korumaktadır.
Geleneğe bu düşmanlık niye?
Bugün düğünlerde, pavyonlarda, zeytin veya kayısı festivallerinde okunan
semahların, Kerbela ağıtlarının, nefeslerin, ilahi ve devriyelerin eşliğinde
‘İbrahim Tatlıses göbeği’ atanların bu şiir ve ezgilerle ilişkisi, inisiyatik
gelenekle ilgisi köktenci biçimde kopmuştur. Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzurundaki
bir zikirde okunan duvazimamın icra biçimiyle, Almanya’nın bir kentindeki bir
düğün salonunda söylenen semahın yorum tarzı yerle gök kadar birbirine uzaktır.
Geleneksel olanla ilişkisi bu denli yaralanmış bir dünyadan farklı bir şey
beklemek de abestir. Lakin birilerinin çıkıp bunu dile getirmesi, hani şu ünlü,
‘namuslular en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça’ meseline gönderme yapacak
olursak, geleneğin uğradığı travma kadar köktenci olmadıkça, bu işlerin
düzelmesini beklemek de beyhude olacaktır.
Sabahat Akkiraz’ın geçenlerde kaset-CD arşivimin kalabalığında gözden yitmiş bir
yerinde yeniden rastladığım ‘Yiğit İnsanların Türküleri’ ‘albüm’ündeki Yemen
ağıdıyla Noksani’ye ait olan o dillere destan, nefis duvazimam’ını tekrar
dinleyince olanlar oldu ve ayranım iyice kabardı. Bir defa ağıdın bizatihi
kendisi, ‘insanın tenine değip geçen değmeyip delip geçen’ türden… Adam
Yayınları’ndan çıkan Yaşar Kemal derlemesi ağıtlar arasında da rastladığımı
hatırlıyorum buna: ‘Yemen bizim neyimize / şivan düştü evimize / bak yavrular
yetim kaldı / güvenmeyin beyinize’
Tek dizeyle bir milletin ‘Yemen macerası’na bir itiraz şerhi düştükten sonra
yüreği yanmış olan ana/gelin, ardından olağanüstü bir yas resmi sunuyor: İçine
ölüm çığlığının düştüğü ev, ölünün ardında bıraktığı kaosu, hele ölen genç ise,
civan ise, bunun yüreği birkaç kat daha çok yaktığı ancak bu denli sade, yakıcı
ve zarif anlatılabilir. Beye güvenmeyin derken, ölümün insanı duçar ettiği
çaresizlik, beyin kudretinin yenik düşmesiyle, güçsüzlüğüyle ne güzel dile
geliyor.
Ve Akkiraz, Arif Sağ ve öğrencilerinin şelpeli sazlarıyla, mey’iyle, bendiriyle,
divan ve bağlamasıyla oluşan ağıt cümbüşünün arasında ağıda nasıl bir çığlıkla
giriyor, nasıl toprağa benzeyen bir sesle, ağıdı yakan kadının yüreğindeki o
sedanın aynıyla söylüyor. İkinci bentte yürek eziliyor, ciğer deliniyor, gırtlak
düğümleniyor ve son dizeyle gözden yaş süzülüyor: ‘Basma fistan kirlenirse /
başta leçek düğlenirse / ya kimlere baba desin / yetim yavrum dillenirse?’
Sözün gücü yalınlığındadır. Yalınlığın kaynağı, ruhtaki tecrübeden gelir. Biz,
modern zamanların kibirli yazarları, deneyimlemediğimiz şeyleri anlatıp
duruyoruz. Ve bunu marifet sandığımız gibi, kendimizi de ‘küçük tanrı’
kompleksinin kirli, kükürtlü dumanında savurup duruyoruz. Öyle ya çok önemli
şeyler söylüyoruz. Bizden önce söylenmedik şeyler.
Klasik türkülerimizi hatırlamak!
‘Cancağımızım, artık şeyler söylemek lazım…’ Peki kim söyleyecek bunu? ‘Bizim
sarhoşluğumuz üzüm sarhoşluğu değildir, bizim sarhoşluğumuzun sonu yok.’ diyen
Hz. Mevlânâ gibileri mi, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ diyen,
cezbeleri on gün süren, cezbeden uyandıktan sonra yazan ve şiirlerini değme
oryantalistler şerh edemeyen İbn Farıd mı, yoksa ‘bir de rakı şişesinde balık
olsam’ diyenler mi? Hz. Peygamber’le vahiy meleğine ‘cinsel pencere’den bakan
kutsal tarih yağmacıları mı?
Sabahat Akkiraz, Yemen ağıdının son bendinde bizi kalbimizden vuruyor: ‘Günden
yana oldu mola? / yerden yana oldu mola? / yiğidimin ela gözü / karıncalar oydu
mola?’ Yiğit İnsanların Türküleri dışında, Akkiraz’ın o yüzyıllar öncesinden
geliyor izlenimi veren sesinden, Şafak Söktü, İnsana Muhabbet Duyalı, Bir
Gerçeğe Bel Bağladım, Boş Yere Kavgayı, Zahmet Biliriz, Fazilet, Yalan Dünya,
Bendeki Yaralar, Dostların Anısına, Dağlar Kardeşimi Geri Verin, Yiğit
İnsanların Türküleri, Türkülerle Gide Gide, Yüreğimin Sesi, Deli Derviş, Lamekan,
Kaygusuz gibi nice deyişler, nefesler, ilahiler, semahlar, ağıtlar, güzelleme ve
koçaklamalar dinledik, dinliyoruz.
Bir keresinde Mezzo kanalında belgeseline rastladığım Akkiraz, Kanada’dan
Japonya’ya, Paris’ten Londra’ya, dünyanın dört bir yanına, hakiki müzikal
etkinliklere gidip gönlünce, müziğinin doğasının gereklerine uygun olarak
konserler veriyor. Bu toprakların binyıllar öncesinden bugüne getirdiği sesleri,
yaşamın ve ölümün bize oynadığı oyunlar karşısında ağıtçılarımızın yaktığı
türküleri Akkiraz gibi icraya çalışan Birol Topaloğlu, Erkan Oğur gibi bir avuç
değer, bizim kendi iletişim ortamlarımızda, müzik dünyamızda kamet-i
kıymetlerine uygun bir ‘sahne’ bulamıyorlar. Onların bir gün çığlıklarını
özgürce, o geleneğin içinden, hakiki biçimde seslendirdikleri zeminler oluşunca
bilin ki, bu ülkede işler düzeliyor. Yiğit İnsanların Türküleri’ndeki Noksani’ye
ait duvazimamın sırlarıyla bitirelim:
‘Kudret kandilinden balkıyıp duran / muhammed ali’nin nurudur billah / zuhur
edip küffarın meskenin yıkan / elinde zülfikar ali’dir billah / elinde zülfikar
altında düldül / Önünce kamber’in dilleri bülbül / hz.fatıma anam cennetten bir
gül / Ona sırrım dedi hak resulullah (…) noksani’yem niyazımız üstad’a / elinde
zülfikar hem ehli kanda / binbir donda baş göstirdi müzteza / mürşidimiz
bülbülümüz eyvallah’
Zaman
04/06/2006