Hayatın her alanında önder kişiliklere ihtiyaç olduğu söylenip duruyor: Bir
önder olmalı, bir önder gelmeli, önderler yetişmeli, vs.
Nedir önderlik, kimdir önder?
Bu soruyu şöyle cevaplasaydık, acaba anlamlı bir şey söylemiş sayılır mıydık?
Önder: "önde olan, öne geçen, öncülük eden kişi" demektir.
Hayır! Bu açıklamalar sayesinde hiçbir şey açıklanmış, açık kılınmış, açıklığa
getirilmiş olmazdı. Bilâkis başta, elimizde bir sözcük varken, bununla
yetinmemiş, sadece sözcüklerin sayısını arttırmış olurduk. Üstelik bu takdirde
şu soruların cevabını da vermek zorunda kalırdık:
- Önde olan, öne geçen, öncülük eden kişi kimdir?
- Önde olmak, öne geçmek, öncülük etmek ne demektir?
Bu tür tanımlara'totoloji' denir; eskilerin tabiriyle: "devr ü teselsül".
Devr, yani daireler çizmek, yeniden ve biteviye başlanan noktaya geri dönmek,
daha açıkçası: yeni ve farklı bir şey söyler gibi yapıp aslında hiçbir şey
söylememek... Bu durumda akıl yürütmenin istikameti dairevîdir. Meselâ kalemi
elinize alın ve bir daire çizmeye başlayın; kaleminiz, başladığı noktaya yeniden
geldiğinde daire tamamlanmış olacak; bitiş noktası başlangıç noktasına
bitişecektir.
Buraya kadar bir sorun yok; ancak kalem yeniden, önceki istikameti takip ediyor
ve aynı çizgilerin üzerinden geçiyorsa, artık devr-i dâim başlamış demektir;
yani para kazanabilmek için keyfimin yerinde olması; keyfimin yerinde olması
için de para kazanıyor olmam gerek.
Halbuki kalemimiz daireden kurtulmalıydı, yani en nihayet tekrar yanına
bitiştiği o başlangıç noktasının üzerine binmeden, hemen yanından dışarı
sıyrılıp özgürlüğüne kavuşmalıydı. Kalemin özgürleşmesi, yeni bilgilere ulaşması
demektir; yol çıktığımızda bilmediğimiz yeni bilgilere... (Unutmayınız ki
kaleminizin istikameti bir spiral gibi birbirine bağlı halkalar çiziyorsa, ancak
o zaman özgürsünüz demektir.)
Teselsül, yani biteviye ileriye doğru ilerlemek, bitimsiz bir yolculuğa çıkmak,
nereye gittiğini bilmeden, gidilecek yeri görmeden sürekli yürümek, durmadan
dinlemeden yürümek; âdeta son basamağı bulunmayan bir merdivenin basamaklarından
yukarı çıkar gibi ayaklarda mecal kalmayıncaya değin çaba sarfetmek... ileriye,
hep ileriye... Nereye kadar ileriye? Gidebildiği kadar ileriye...
Bu durumda akıl yürütmenin istikameti doğrusal olacaktır; bir çizgi gibi, bir
doğru gibi...
Önder'in ve/veya lider'in tanımı öyle yapılmalı ki yeniden bir soru sormaya
ihtiyaç duyulmasın; tekrar başlanılan noktaya geri dönülmesin... Yine eskilerin
tabirine baş vuralım: "efradını câmi, ağyarını mâni" olmalı tanımımız.
Efradını câmi olmalı; yani tanım, tanımlanan'ın bütün unsurlarını kapsamalı,
hiçbir unsuru dışarıda bırakmamalı...
Ağyarını mâni olmalı; yani tanım, tanımlanan'ın dışında kalan yabancı unsurları
içine almamalı, tanımın sınırları arasından hiçbir yabancı madde içeriye
girmemeli... Hani denir ya, "ne bir eksik, ne bir fazla" diye, işte aynen öyle.
Lâfı bu kadar dolaştırdıktan, usûl ve yöntem üzerine bu denli döktürdükten sonra
hâlâ 'önder' kavramının tanımının yapılmamış olması, bu yazının ciddi bir kusur
taşıdığını göstermez mi? Öyle ya, bir terimin, bir kavramın nasıl tanımlanması
gerektiği üzerine bunca konuştuktan sonra, tanımı talep edilen terim veya
kavramın tanımsız bırakılması apaçık bir skandal değil de nedir?
Sakinleşelim ve biraz durup düşünelim: Tanımı istenen kavram, 'zatî' değil,
bilâkis 'arazî'; yani 'önderlik' bir 'öz' değil, aksine bir sıfat, bir
nitelik... Sıfatların iliştiği zâtı, meselâ 'insan'ı tanımlamamız istenseydi
bizden, 'insan'ın tanımı hakkında öğrendiğimiz bütün bu kuralları
uygulayabilirdik. Oysa bizden, insan'a ilişen bir sıfatın, üstelik bir sıfat-ı
kâşifenin (caractéristique) tanımı talep ediliyor, bir niteliğin, bir özelliğin,
bir arazın tanımı... yani gerçekte bizden istenen: bir tür caractérisation...
Önderin vasıfları ile önderliğin vasıfları arasındaki mesafe, 'varolan' ile
'varolması' istenen arasındaki mesafe kadardır. Gerçek gevezelikse, mevcut
siyaset "varolan"la ilgilenirken, işbu 'varolan'ı bırakıp da sözümona "varolması
istenen" hakkında konuşmaktır!
Yenişafak
03/06/2006