Don Kişot'un hazin dönüşü
Don Kişot'un bu ilk macerasına sahne olan yol pek gelip geçeni olmayan bir
yoldu. Onun için bir hayır sahibinin kendisine yardıma gelmesini beklerken uzun
uzun düşünmeğe vakit buldu. Çok tabiî olarak da okuduğu hikâye kitaplarının,
kendisi gibi tatsız kazalara uğramış kahramanlarını hatırlamağa uğraştı ve
Ortaçağ masalcılarının kafalarında doğmuş kahramanların durumları ile kendininki
arasında bir çok benzerlikler keşfetti.
Şunu da söylemek gerekiyor ki, yediği dayaklar onun beynini eski yerine getirip
oturtmak için ideal ilaçlar değildi. Onun için romanlarının bazı parçalarını
düşünerek kendisinin Marki de Mantoue'nun yeğeni Şövalye Baudouin olduğuna
kanaat getirdi ve tantanalı bir eda ile okumağa başladı:
— Prenses nerelerdesiniz? Yeis ve ümitsizliğim içinde beni neden yüz üstü
bıraktınız. Uğradığım felâketin sizce hiç mi önemi yok ki, beni kurtarmağa
koşmuyorsunuz. Siz yalancı ve iki yüzlü bir insan mısınız ki, yürekler acısı
halimi görmüyorsunuz?
Sonra hatırında kalmış olan hikâyeyi ezberden söylemeğe devam etti.
— Ey Marki Mantoue, benim hayır sahibi amcana...
Tam o sırada Don Kişot'un köyünden, değirmene buğday götürmekte olan bir
adamcağız çıka geldi. Yerde bir insanın yattığım görerek yanına yaklaştı; kim
olduğunu ve niçin böyle yanıp yakıldığını sordu.
Don Kişot, hâlâ ezbere bildiği parçanın tesiri altında, hikâyesini okumağa devam
etti; karısından şikâyet ediyor ve çiftçiye, gerçekten Marki de Mantoue ile
konuşuyormuş gibi söz söylüyordu.
Kendisine marki muamelesi edilen köylünün ne kadar hayret ettiği kolayca
anlaşılır. Fakat Don Kişot'un miğferini çıkardığı ve yüzünü yıkadığı zaman bu
hayret bir kat daha çoğaldı.
— Aman Allah, diyordu, siz misiniz Senyör Kesada? Sizi kim bu hale getirdi?
Böyle zırhlı elbiseler giymiş olmanız neden ileri geliyor?
Fakat Don Kişot bu suallere cevap vermedi. Hiçbir şeyin, okuduğu romanı
durdurmaması lâzım geliyormuş gibi sözüne devam etti.
Köylü:
— Ne felâket? diye içini çekti. Nasıl çıkacağız bu işin içinden? Adamcağızı bu
halde bırakıp gidemem.
O kadar çalışıp çabaladı ki, nihayet şövalyeyi ayağa kaldırmağa ve onu salla
sırt kendi katırına bindirmeğe muvaffak oldu. Sonra silâhlan ve küçük
parçalarına kadar mızrak kırıklarım oradan buradan toplayarak Rossinante'a
yükledi ve bu gördüğü şeylerin ne mânaya gelebileceğini merak ederek köyün
yolunu tuttu.
Don Kişot, gözü açık rüya görmeğe devam ediyordu. Öyle ahlar vahlar ediyordu ki
köylü ona acıyarak sordu:
— Senyör Kesada, pek mi fena haliniz?
Asilzade bu suale anlaşılmaz bir şekilde cevap verdi. Hikâyeyi değiştirmişti.
Şimdi Baudouin de Mantoue'nun masalını unutmuş, Rodrigue de Narvaes tarafından
esir götürülen Mağribî ibni Derrak'in masalını hatırlamış bulunuyordu. Bu, Hint
fakirlerinin mucizeleri derecesinde hakikate uygun romanlardan biri idi.
Gerçekte kendisi de Rodrigue'in esiri olan Mağribî değil mi idi?
— Dinleyin beni Senyör Rodrigue, diyordu, ben güzel ve tatlı Dulcinee de Toboso
için, hayatım boyunca olağanüstü seferlere koşuyorum ve koşacağım.
Bu karmakarışık lâkırdılardan bir şey anlamıyan köylü:
— Bana bakın mösyö, dedi, ben Rodrigue değilim. Beni pek iyi tanırsınız. Ben
komşunuz Pierre Alonzo'yum.
Don Kişot öfkeli bir sesle:
— Sus, dedi, senin aklın ermez. Senin kim olduğunu ben senden çok iyi bilirim.
Beni Baudouin yahut îbni Der-rak ve hattâ her ikisi birden olmaktan menedemezsin
sen !
— Fakat Senyör Kesada...
— Aynı zamanda Fransanın on iki asilzadesi olmayı keyfim istese menedebilir
misin? Ben yiğitlik bakımından onlardan aşağı bir adam değilim, yakında şan ve
şeref bakımından da onları fersah fersah geçeceğim.
Zavallı Alonzo kulaklarına inanamıyordu. Don Kişot'un deliliklerine aldırmayarak
sessiz sedasız yürümeğe devam eti. Adamcağız bu işin sonunun neye varacağını
kendi kendine soruyordu. Onun için akşama doğru Kesada köyüne döndükleri vakit
geniş bir nefes aldı.
Tam o esnada papaz ile berber, Don Kişot'un şatosunda bir meclis kurmuş
bulunuyorlardı.
Hizmetçi ile yeğen onlarla tartışıyorlar ve şikâyet ediyorlardı.
Yeğen:
— Ne geldi acaba benim iyi yürekli amcamın başına? Hizmetçi gözyaşlarını
önlüğünün eteklerine silerek:
— Gideli iki gün oldu. Mutlaka bir şey oldu ama, diye dövünüyordu.
Papaz tereddüt içindeydi; iki kadını yatıştırmak için ne söyliyeceğini
bilemiyerek eli ile sık sık başını kaşıyordu. Berbere gelince Don Kişotun
kitaplarına küfürü basıyordu.
— O yığın yığın ciltler değil midir adamcağızın beynini bozan? Onlan yazanların
da, basanların da Allah belâsını versin. Dostumuzu iflâs ettirdikten sonra şimdi
de onu büsbütün elimizden alıyorlar.
Yeğen:
— Nerde bulacağız onu? diye inliyordu. Hizmetçi:
— Silâhı ve atı ile beraber gitti. Bir daha geri dönmez. Görmeyeceğiz onu artık,
diye içini çekiyordu.
Bu yeis ve matem karsısında papaz hissiz kalamazdı, ikide birde öfkeleniyor,
yüzü mosmor oluyordu:
— Yemin ederim ki yarın akşamdan önce hak yerini bulacak, avluya yakacağınız
büyük bir ateşte bu kitaplar çatır çatır yanacaklardır. Böylece onlar artık
kimseye bir kötülük yapamıyacak hale geleceklerdir.
Berber:
— îyi söylediniz, diye bağırdı. Umumun selâmeti için bu mutlaka lâzımdır.
Onlar böyle konuşurken şatonun kapısında bir gürültü işitildi. Birden bire
tanıyamadıkları bir ses avaz avaz haykırdı:
— Gelin kapıyı açın Marki de Mantoue'ya... Size madam Dulcinee de Toboso'nun
esiri Mağribî îbni Derrak'ı getiriyor.
Papaz:
— Nedir bu gürültü? diye sordu.
Yeğen pencereden başını uzattı. Amcasının Alonzo'nun katın üstünde yattığını
görünce o kadar heyecana düştü ki az kalsın bayılıyordu. Hizmetçi:
— Geldi, geldi, diye bağırdı. Papaz:
— Allah’a bin şükür, dedi. Berber ilâve etti:
— Halini pek beğenmedim ben.
Kapıyı açtılar ve kahramanımızı kucaklamağa koştular.
O ağır bir sesle:
— Durun bakalım, dedi, atımın münasebetsizliği yüzünden fena halde yaralandım.
Sanırım ki aklı başında bir sihirbaz bulup getirmek iyi olacaktır. Beni onun
merheminden başka bir şey iyi edemez.
Papaz derin bir göğüs geçirdi:
—Marki ile Mağribîden sonra başımıza bir de sihirbaz çıkıyor.
Berber ilerledi ve Alonzo'nun yardımı ile Don Kişot'u katırdan indirdi ve onu
yatağına kadar götürdü. Sonra da, yaralarının yıkanıp sarılması için arkasından
zırhını çıkardılar.
Don Kişot onlara:
— Nafile aramayın, dedi, yaralı değilim; sadece biraz örselendim; çünkü bir
devler alayı ile çarpışırken atım yere yıkıldı. Fakat yemin ederim ki onlar
benden bin beter bir haldeler. Cesaretim onları kaçırdı. Bu dakikada, tabana
kuvvet, kaçmakta olduklarını temin ederimi
Papaz, tablo tamamdır, diye içini çekti, işte devler! Ah benim en iyi dostumu bu
hale sokan melun kitaplar! Size bu macerayı pahalıya ödeteceğim.
Asilzadenin başına neler geldiğini öğrenmeğe uğraştılar; fakat bütün suallere
devlerle muharebe ettiğinden ve onları kaçırdığından başka cevap vermiyordu.
Öyle ki berber artık onun üstüne varmamalarını emretti. Vücudundaki ufak tefek
bereleri geçirmek için uykudan iyi ilâç olamazdı.
Devamı Haftaya