Avrupa kadar geniş bir konu kuşkusuz birbirinden en kopuk düşünceleri
çağrıştıracaktır insana, ama ben söyleyeceklerimde az da olsa bir tutarlılık
bulunacağını umuyorum.
Öncelikle konuların üstünden geçeyim ve ana başlıkları
bildireyim ki, kendinizi var olmayan bir bağlantıyı kuramamış gibi hissetmeyin.
Konumuz:
1) Avrupa'nın birliği konusunda birkaç düşünce veya anı;
2) Avrupa-merkezcilik, ulusal kişilik, nominalizm ve ulusal soyutlanma konusunda
düşünceler;
3) Başkalarının tanımladığı biçimiyle Avrupa;
4) Avrupa modernliği üzerine;
5) Günümüzde Avrupa kültürü ve siyaseti.
Birkaç yıl önce Güneydoğu Asya'da yolculuk yaparken, Singapurlu bir arkadaşım,
“Bak,” dedi, “aynı Avrupa gibiyiz; kültürleri, dinleri, dilleri, gelenekleri
farklı, siyasi açıdan birbirinden bağımsız bir sürü küçük ülkeyiz, ama insanlar
sürekli bir oraya bir buraya yolculuk yapabiliyorlar ve kendilerini bir biçimde
akraba, bir bütünün tamamlayıcı parçaları gibi hissediyorlar, bir yandan da
Hindistan, Çin veya Avustralya'dan tamamen farklı olduğumuzu biliyoruz.” Bu,
Avrupa üzerine düşüncelerimi temellendirmek istediğim ilk anı.
Diğer iki anekdotun göstereceği gibi bu da, Avrupa'nın içinden olmayan
insanların daha zor algılayacakları bir durumu, yani Avrupa'nın benzerlikler ve
tektürlülükler üzerine değil, farklılıklar üzerine kurulu olduğunu
göstermektedir.
İkinci anekdot, Avrupa'nın her yerinde yaşanmakta olan, Leibniz'i canlandırma
furyasıyla ilgili; Fransızca yazan ve İngiliz entelektüelleriyle tartışan bir
Alman, Avrupalı bir entelektüel için uygun bir simgedir ve Hegel'e karşı
Spinoza'dan çok daha iyi bir savunmadır büyük olasılıkla. Konji Karatani'nin
Leibniz tutkunluğu (örneğin Deleuze'de görüldüğü biçimiyle) üzerine yorumları
ufuk açıcıdır; tabii bunun bir nedeni de, kendisini, mevcut dünya düzeninin
diğer iki güç odağından birinin, Japonya'nın temsilcisi olarak ortaya
koymasıdır.
Karatani'ye göre monadlar ve Leibniz'in monadolojisi üzerindeki ilgi, Avrupa
Birliği'nin yapısını yansıtmaktadır; her monad kendi içinde bütün bir dünyadır
(ve kendi bakış açısına göre tüm diğerlerini içerir), ancak bu bitişik ve
kendine-yeter monadlar, aralarındaki bir sistem sayesinde temsil edilemez bir
eşzamanlılıkta birlikte yaşarlar.1 Her ulusal monad kendi tarzıyla Avrupa'nın
bütününü temsil etmektedir ve bu merkezi değer hepsini birleştirmektedir; burada
mutlaklık, konfederasyon, birlik veya günümüzde sahip olduğumuz siyasi
örgütlenmelerin hiçbiriyle tanımlanamayacak bir bağlantı vardır. Belki buna,
Avrupa'yı birleştiren şeyin aslında ortak kültürel miras olduğu üzerinden
itirazlar yapılabilir, ama benim bu yazıda yüklenmek ve çürütmek istediğim fikir
tam da budur.
Göndermede bulunacağım üçüncü veri, bir anekdot olmaktan çok bir kuram; aslında
yeni ve tam yerini bulmuş bir kuram olarak konumuzun çok dışında göndermeleri de
olan, ama bir açıdan tam da konumuza parmak basan bir yaklaşım. Franco
Moretti'nin edebiyatta evrim kuramından2 söz ediyorum; tabii bu ondokuzuncu
yüzyılın Darwinci anlatımına geri dönüş değil, Gould ve başkaları tarafından
yeniden yorumlandığı biçimiyle, teleolojik olmayan ve materyalist bir Darwin
okuması. Cüretkâr bir önermede bulunarak, edebiyat tarihi ve evrim alanında
Moretti'yi de kapsayan bu yeni evrimciliğin çağdaşlığının bir tür uzamsallıktan
kaynaklandığını, bu uzamsallığın eski evrim ideolojilerini, zamanda ilerleme
biçimleri olarak yerinden ettiğini, hatta gözden düşürdüğünü, bu geçici
anlatıların yerine bir dizi uzamsal oyukta var olabilen bir yapısal değişkenlik
modeli yerleştirdiğini iddia edeceğim.
Moretti'nin Avrupa edebiyatının özgünlüğü konusundaki anlayışı böyledir,3 en
azından. Burada monadlar, tam da anlatıldığı gibi ekolojik oyuklar
oluşturmuştur; her ulusal dil ve deneyim, bir türün farklılaşma evrimi için
birbirinden biraz farklı, bağımsız, nitelikleriyle oynanmış bir uzam
oluşturmaktadır. Moretti'ye göre en simgesel türler barok trajedi (Shakespeare
ve Lope'tan Racine'e kadar) ve burjuva romanı. Buna göre, ulusal deneyimler
birtakım türlerin dışardan yerleştirilip yapay döllenme yoluyla çoğaltılacağı
koloni alanları değil, her biri sözü edilen türleri farklı ve özgün bir biçimde
geliştirebilecek verimli alanlar. İşte bu noktada, anılan ulusal farklılıkların
dinamikleri gözlemlenebilir ve yorumlanabilir: Fransa'nın döngüsel
hegemonyaları, ondokuzuncu yüzyılda başlayan güneyden kuzeye hareketi ve daha
niceleri. Ama asıl vurgulamak istediğim, Moretti'nin modelinin tam da eski
kültürel gelenek düşünceleriyle, güncel siyaset dünyasındaki konumu ne olursa
olsun entelektüel tarihte hâlâ saygın bir yeri olan, ortak Protestan veya
Katolik mirasa ilişkin hümanist kavramın bağlarını koparmak üzere geliştirilmiş
olduğudur.
Ancak, ekolojik oyuk benzetmesi düşünüldüğünde, bu kavramın neden Avrupa'yı
özgün kılacağı sorgulanabilir; çünkü elimizde zaten sözünü ettiğimiz Güneydoğu
Asya örneği var, buna ayrıca Latin Amerika, hiç değilse İspanyol kökenli ülkeler
de eklenebilir, eski İngiliz Devletler Topluluğu'nun anadili İngilizce olan
üyeleri, Braudel'in Akdeniz'i, hatta evrimsel açıdan zamanı çok kısıtlı olsa da
eski Varşova Paktı üyeleri (Orta Avrupa'nın kuzey ve güneyinde hüküm süren iki
farklı derebeylik türünün ayrılığının çok eskiden kalma mirasçıları olarak) bu
kapsama girebilir. Ancak, eğer Avrupa'nın tarihsel özgünlüğüne ilişkin tek bir
mükemmel neden varsa, o henüz dile getirilmedi: Avrupa kapitalizmin doğum
yeridir (yani, Cenova'dan İspanya'ya, Hollanda'dan İngiltere'ye birçok doğum
yerini kapsayan bir coğrafi birimdir).
Modernlik kapitalisttir; bu nedenle, Asya kıtasının ucundaki bu minik çıkıntı (Valéry'nin
sözleriyle) kapitalist modernliğin doğum yeri ve geliştirme laboratuvarı
olmuştur. Bu modernlik bundan sonra dünyanın her yerine yayıldı (daha doğrusu,
silah zoruyla ve emperyalizmle götürüldü) ve şimdi küreselleşme, Marx'ın sözünü
ettiği ve kapitalizmle birlikte mutlak çelişkilerinin de sonu olarak gösterdiği
dünya pazarı kavramının somutlaşmasına ilişkin umutları, insanlık tarihinde ilk
kez, bize yaklaştırıyor.
Bunları, bugün Avrupa'yla ilgilenen herkesin içinde bulunması gereken ve
Avrupa-merkezcilik suçlamalarına göğüs germesini zorunlu kılan belirli bir
çerçeveden söylüyorum. Avrupa'nın kapitalizmin doğum yeri olduğunu söylemek,
Avrupa-merkezcilik mi? Bu bir övgü mü, yoksa belirli sınıf ve zümrelerin
yasadışı yollardan ayrıcalıklı kılınması mı? Avrupalıların diğer bölgelerde
yaşayanlardan daha üstün olduğunu mu ima ediyor? Avrupalıların diğer insanlara
göre teknolojik açıdan daha gelişmiş, daha girişimci veya hem entelektüel,
ekonomik açıdan daha cesur ve gözü kara olduğu fikrini mi destekliyor?
Öyleyse, biz hâlâ kapitalizmi ve modernliği insanlık tarihinin en büyük ve en
olumlu buluşlarından biri olarak görüyoruz ve mevcut Bush yönetiminin
görüşlerinin altına imzamızı atıyoruz. Eğer kapitalizm yerine emperyalizmi ve
yağmacı şiddetini vurgularsak bakış açımız değişir; ancak başka üretim biçimleri
de eşit derecede yağmacı ve şiddet içerikli olmuştur ve eğer emperyalizmle
kapitalizmi bu biçimde sistemli olarak bağdaştırmayı sürdürmezsek, emperyalizmin
dinamikliğini açıklama yolumuzu yitiririz ve elimizde sadece koyu ahlakçı bir
duruş kalır; buradan tek yapabileceğimiz ise gücün, tahakkümün ve şiddetin
kötülüklerini alabildiğine kısır ve verimsiz bir biçimde lanetlemektir.
Belki kapitalizmin gelişmesine direnen ve büyümesine uygun düşmeyen bir ortam
oluşturan toplumsal düzenlerden övgüyle söz etmeye hazırlıklı olmamız gerekir.
Ama ne yazık ki bu düzenlerin tamamı yıkıldı ve bu yapısal direnişin başımıza
daha neler açacağını bugünden kestirmek çok zor. Hissettiğimiz en yoğun dürtü,
bu düzenin (kapitalizmin ekonomik yapısından kolayca soyutlanabilecek olan)
başarılarını takdir etmektir: Batı bilimi bunlardan biridir ve diğer bilim
türleri ya da yerel bilgiler (bu ikincisi, Batılı –yoksa kapitalist mi
demeliyim?– iş sahiplerinin, keşiflerini ve teknolojilerini patent altına almak
istediklerinde yeniden ilgi duymaya başladıkları şeylerdir) hakkında ne
düşünürsek düşünelim, Batı biliminin tanım gereğince Avrupalı olması gereklidir.
Ancak Batı bilimi, kapitalizmin bir yan ürünüdür.
Peki ya felsefe? Felsefenin kökeni, dindışı fikirlerin soyutlamaları üzerine
sistemli düşünmenin doğuşu: Bunlar kitaplarda Avrupa üzerine övgülerin en rağbet
gören nesnesidir, kimi zaman (örneğin Hegel'de) felsefeyle bağdaştırılan
tektanrıcılık, Hıristiyanlık ve Protestanlık gibi unsurlarla birlikte.
Mitsel olmayan, dindışı bir düşünme sisteminin icadının Avrupa kökenli olduğu
doğru mudur ve dönemin Yunanlılarının kapitalizmle arası nasıldır? En kötü
olasılıkla Atina'nın ticaret ve imparatorluk başkenti olduğunu söyleyebiliriz,
bir de dindışı görüşlerle ticaretin –felsefi soyutlamalarla paranın– el ele
yürüdüğünü. Ancak tüm bunlar için, felsefe adı verilen istikrarlı toplumsal ve
entelektüel kurumun, Antik Yunan'dan günümüze kadar gelişerek geldiğini
varsaymamız gerekir; öte yandan Rorty ise felsefe tarihi dediğimiz kavramın bir
onsekizinci yüzyıl uydurması olduğunu, üstelik Yunan değil Prusya dindışılığına
ve modernliğine bağlı olduğunu iddia eder. Hoş karşıladığımız, nominalizme
yatkın bir görüştür bu; üstelik gelenek kavramına farklı bir cepheden saldırmayı
sağlamak gibi bir de avantajı vardır.
Fakat aynı zamanda bambaşka bir düşünce doğrultusunun da işaretçisidir:
Nominalizmin bakış açısına göre, bu önerme kabul edildiğinde Avrupa'nın da şu
anda var olmadığını, hatta hiçbir zaman oluşmadığını söylemek gerekebilir. Önce
yerel kabileler vardı, sonra ulus devletler; ama bunlar, dünyanın diğer
yerlerinde meydana gelen oluşumlardan hiç farklı değildi. Burada bence gizli bir
program vardır ve Avrupa fikrini değil, kapitalizm fikrini hedef almaktadır:
Nominalizmin standart hamleler dağarcığında bulunan bu siyaset karşıtı hareket,
kapitalist sistem gibi evrensel ve soyut bir fenomenin aslında hiç var
olmadığını iddia eder. Ben buna katılamam, ama bu fikrin tümellere ve genel
soyutlamalara başvurmamız için haklı bir neden göstermemizi gerektirdiğini de
yadsıyamam; üstelik aynı fikir, demin öngördüğüm hayli farklı düşünce
doğrultusunu da ortaya çıkarmaktadır.
Bunu ilk elden şöyle kurgulamak mümkündür: Avrupa'nın varlığını ve Avrupa
fikrini savunması gerekenler, Avrupa-merkezciliği eleştirenlerdir. Eğer Avrupa
diye bir şey yoksa Avrupa-merkezcilik var olabilir mi? Başka bir deyişle, bu
kavramın değil olumlu, olumsuz bir gücünün olması için bile birilerinin
Avrupa'nın varlığına inanması gereklidir. Bunu başka türlü kurgularsak, Avrupa
“öteki”leri tarafından tanımlanmaktadır ve bu da öne sürmek istediğim konunun
temelini oluşturmaktadır. Başta var olduğunu ve içerden yapılacak bir analiz
gerektirdiğini söylediğimiz Avrupa'nın yapısı kavramını bir tarafa bırakalım.
Şimdi bu fenomeni çatışma ve ötekiliğin oluşturduğu alan içinde incelememiz
gereklidir; ancak bu fenomenin bir hayal ürünü ya da tamamen öznel bir kavram
olduğunu söylüyor değiliz. Söylediğimiz şudur: Şimdi Avrupa'yı bir, veya birçok,
ortak düşselin içine yerleştirmemiz gerekiyor.
Ancak soruna yine dolaylı bir yoldan, bugün ulusal kişilik kaygıları konusunda
neler düşündüğümüzü sorarak gireceğim: Fransızlar en az Çinliler kadar
konuşkandır örneğin, Çekler Macarlardan daha gevşektir, Macarlarsa daha kederli
ve bazen kibirli olabilir. Bu böylece uzayıp gider. Bir zamanlar psikolojinin
takıntısı haline gelen ve her turist rehberinde yer alan bu kişilik
sınıflandırmaları, günümüzde, herhangi bir tür ırkçılığa pek yanaşmaz gibi
görünürken, bizi olsa olsa hafif utandırmaktadır. Evrenselci düşüncede olan, ya
da hiç değilse mirastan çok doğaya, insan doğasından çok yapıcılığa, biyolojiden
çok tarihe inanan biri, ulusal kişilik diye bir şey olmadığını düşünmeyi yeğler.
Tarihçi sıfatıyla yaklaşırsak, bir zamanlar böyle bir şey yaşanmış olsa bile,
artık bunun küreselleşme ve medya nedeniyle, dünya çapında standartlaştırma
aracılığıyla giderek zayıfladığını, silindiğini, tektürleştirildiğini,
evrenselleştirildiğini söyleyebiliriz. Her ne olursa olsun, üzerinde ısrarla
durduğum ve mevcut doksamızı oluşturan nominalizm, bizi yalnız bireylerin, belki
de özgül ulus devletlerin var olduğuna, bireylerin sadece bir altkümesini veya
somut örneklerini oluşturabileceği ulusal veya etnik kişilik gibi acayip bir tür
bulunmadığına ikna etmek için uğraşmaktadır.
Ancak korkarım hâlâ ulusal kişiliğin güçlü olduğu ve gerçek bir şeylere karşılık
gelir gibi göründüğü durumlar var. Bireysel olarak, birtakım farklı ulusları
veya etnik grupları kapsayan bir yolculuğa çıktığınızda, her grubun kendine has
kişilik özellikleri olduğu duygusundan kaçamıyorsunuz. Almanlar kabalık
derecesine varana kadar açıksözlüdür, Fransızlar çok karmaşık ve dantel gibi
işlenmiş nezaket kurallarına göre davranıyor (karşı gelirseniz vay halinize) ve
bu listenin sonu gelmiyor.
Manzarayı tamamlamak için sizin de yapabileceğiniz şeyler var; siz de bir ulusal
kimlik veya psikolojinin temsilcisi haline geliyorsunuz ve kendinizi, dehşetle,
Amerikalıyla özdeşleştirilmiş, her şeyi Amerika Birleşik Devletleri adına yapar
halde buluyorsunuz. O zaman anlaşılıyor ki bireyi kavramak, (ne kadar
bastırılmış veya susturulmuş olursa olsun) bir genel kavrama dayanmaksızın
mümkün değil; tikel, (ne kadar ayıp veya ağza alınmaz olursa olsun) tümeli
olmadan anlaşılamıyor. Bireylerin, tümelleri (artık buna özne-konumları
diyebiliriz) olmaksızın, bir şekilde dolaysız, yüz yüze deneyimlenmesi ideali
bir ütopyadır, hatta kötü bir ütopyadır; çünkü bireysel öznenin içinde
başkalarının bana uyguladığı tümelin de bulunması gerekir. Bu bir alınyazısıdır.
“Bir Yahudi,” demişti Sartre, “başkalarının Yahudi olarak gördüğü bir insandır.”
Ardından, bir öznenin ancak bu algıdan sonra kendinin Yahudi olduğunu
doğrulayabileceğini ve kimliğini tepkisel olarak kazanabileceğini eklemişti. Şu
durumda ırkçılık üzerindeki o kaçınılmaz sorunun bir kez daha, daha ısrarla
sorulması gereklidir: klişeler, deminden beri sözünü ettiğim tümellerle aynı şey
midir? İyi ve kötü tümeller var mıdır? Bence buna verilecek cevap, tümellerin şu
ya da bu biçimde bir tür klişe olduğu ve toplumsal yaşantımızın istesek de
istemesek de bu çeşitli ortaklıkların indirgenmiş, kaba imgelerinden örülü bir
ağdan geçmek zorunda kaldığı yönünde olmalıdır. Tatmin edici bulunabilecek
hiçbir ütopya düşlemi, kendimizle diğerlerinin arabuluculuğunu yapan ve aynı
zamanda bizi, kendimizle kaçınılmaz bir yabancılaşmayla yüzleştiren bu
“ötekilik” boyutunu kapsamadan kurulamaz.
Ama bu durumda belki soruyu daha da sertleştirmemiz gerekir: Eğer günümüzde
zaman zaman da olsa ulusal veya etnik kişilikler aracılığıyla düşünme dürtüsü
varsa, insan aynı şeyi, tüm bölgeler için olmasa da, en azından Avrupa için
söyleyebilir mi? Arada sırada kendimizi “Avrupa ötekilere karşı” çerçevesinde
düşünürken buluyor muyuz? Henry James ve geçmiş dönemlerin Amerikalılarından
birçoğu böyle düşünüyordu, hatta sömürgelerdeki entelektüellerin de önemli bir
bölümü bu görüşü paylaşıyordu (ama İngiliz İmparatorluğu durumu başka bir
biçimde zorlaştırıyor, bunu ilerde göreceğiz). Bugün bu dürtünün çok daha zayıf
olduğunu hissediyoruz. Soğuk Savaş ve NATO bunu delip geçen unsurlar oldu;
Amerika'da hâlâ çeşitli aşağılık komplekslerimiz olduğu doğru belki ama, artık
bunların arasında klasikleşmiş “masum Amerikalı–açıkgöz ve dünya işlerini bilen
Avrupalı” çekişmesi yok.
Artık Fransız kuramından söz ediyoruz, Avrupa kuramından söz etmiyoruz. Amerikan
kültürü ve edebiyatı olgunlaştı; bu yüzden bu ayrımın ağırlığı kalmadı. Eğer
olumsuz taraftan bir örnek istiyorsanız, bunu Avrupa-merkezciliği eleştirenlerin
kafa karışıklığında bulabilirsiniz; aslında kastettikleri Avrupa'nın değil,
Kuzey Amerika'nın kültürel ve entelektüel egemenliğidir. Bu, sadece Avrupa'nın
dünya sahnesindeki ağırlığının azalmasından, birleşmiş bir Avrupa gerçekliğinin
sorunlu doğasından kaynaklanan bir refleks mi? Bugün Japonya ve Çin, hatta
İngiltere bile, ortak veya düşsel kişilikler dağarcığımızda daha fazla ve daha
belirgin bir yer almaktadır.
Ancak burada bir parantez açıp ulusal psikoloji veya ulusal kişilik üzerine
birkaç söz daha söylemek istiyorum; çünkü bunun kökenleri hem ilginç hem de
eğiticidir. Elbette Avrupa için ortaçağda yazılmış ve çoğunluğu askerlerle
tacirlerin gezip gördüklerinden oluşan “gezi yazısı” sayılabilecek psikolojik
turist rehberleri vardır. Ancak bana öyle geliyor ki diğer unsuru gözardı
edemeyiz; bu da, onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda dünya kültürünün yeni
yeni irdelenmeye başlanması sırasında, oluşum halindeki antropolojiyle birlikte
ortaya çıkar. Burada ulusal özellikler bir tür ulusal veya kültürel dünya görüşü
gibi algılanır ve tabii kaçınılmaz olarak çeşitli dinlere dayandırılıp ulusal
kişilik yaratımı sürecinin mutlak belirleyici gücü olarak gösterilir. Bu en
azından açık, gizlisi saklısı olmayan bir idealizmdi, mutlak belirleyici bir
kertesi ve insan doğası ile insan toplumlarına ilişkin bir kuramı vardı.
Mevcut kültürcülüklerimiz dinin bu mutlak belirleyici rolü hakkında çok daha
örtük ve suçluluk dolu bir yaklaşım sergiler; bunun tek istisnası, yani Samuel
Huntington'ın Medeniyetler Çatışması adlı yapıtı, dünyanın on bir veya on iki
din temelli kültüre ayrıldığını iddia eder.4 Batı kapitalizminin Protestan
kültürü olarak tanımlanmasının bana çok garip geldiğini söylemek zorundayım;
üstelik insan bundan sonraki doğal soruyu, yani bu dinlerin başta nereden
çıktığını sorunca, kültür kuramcısı ya psikanalize sapar ya da sonsuzu ve
metafiziği gündeme getirir. Bence Sartre'ın görüşü, dinin ve oluşturduğu
düşünülen kültürel özelliklerin, insan emeğini belirli bir şekilde örgütlemesi
gereken eski bir uygulama ve üretim biçimi olduğu ve bu gereksinimi boşinançlar
ve efsanelerle hayata geçirebildiği yönündedir. Ben kültürel özellikler ve
kişilik özelliklerinin eski bir uygulama biçiminin tortuları olduğu fikrini
beğeniyorum; bu tür özellikleri, yaşayan gelenekler yerine ölmüş alışkanlıklara
bağlıyor ve bu çok iyi bir şey. Ancak alışkanlıktan da hoşlandığımı söyleyemem;
çünkü bir kavramın yerine yalın bir ad, bir açıklamanın yerine eziyetli bir
yoksunluk koymak gibi bir huyu var.
Şimdi Avrupa ve ötekileri hakkında bir şeyler söyleyelim. Örneğin, İngilizler
Avrupalı mıdır? Kendilerinin bundan yana olmadıkları ortada; öte yandan
İrlandalılar, Avrupalı ve Katolik kimliklerini komşu sömürgecinin dayattığının
aksine benimsemiş durumdalar. İspanya uzun süre Avrupa'nın parçası olamadıktan
sonra, Franco rejiminin sona ermesi ve Avrupa Birliği'nin kurulmasıyla birlikte
sonuna kadar Avrupalı olma hakkını yeniden kazandı.
Almanya'ya gelince, Thomas Mann'ın Apolitik Bir Adamın Düşünceleri yapıtı daha
derin bir Alman milliyetçiliğinin kanıtı olarak değil de yazarın, gizli bir
Wilhelmci bilinçdışının özenle biçimlendirilmesi ve güçlendirilmesi hedefiyle
kaleme aldığı bir dramatik monolog olarak okunduğunda, Almanya'nın da kendi
içinde Avrupa'nın parçası olmadığı ortaya çıkar.5 Avrupa –yani Batı uygarlığı–
Fransa'dır (İngiltere sadece ticari bir eklentidir); oysa Almanya bu değildir ve
başka bir şey önerir: Kultur, derinlik; yeni Orta Avrupa yönelimi, kendi
Batı'sından ve Avrupa'sından en az –başka ama ilgili bir fantezi imgesi seçmek
gerekirse– Rus ruhu kadar farklı bir şeydir bu.
Ancak dünyanın bazı yöreleri vardır ki, Avrupa değil bir oyuncu olarak, imge
olarak bile varla yok arasındadır. Örneğin bence Çin düşselinde kolaylıkla
seçilebilecek birkaç oyuncu vardır: Herkesin okumaya ve para kazanmaya gitmek
istediği Amerika Birleşik Devletleri, yatırımlara ve modernliğe sahip bir düşman
olan Japonya, pek nankör çıkan eski bir dost olarak Vietnam ve uzaktan akraba
veya sevilmeyen bir aile bireyi olan Tayvan. Avrupa'nın bu şema içinde yer
aldığını sanmadığım gibi, yeni Çin için var olduğunu veya bir çekim alanı
oluşturduğunu da düşünmüyorum.
Bunun tam tersi de doğru olabilir: Japonya hakkında yaptığımız bir tartışmanın,
saygın bir Alman tarihçisi tarafından sert bir biçimde bölündüğünü hatırlıyorum:
“Nedir bu sürekli Japonya? Siz Amerikalılar Japonya diye ölüp ölüp
diriliyorsunuz, oysa biz Almanya'da (belki de Avrupa'da demeliydi) Japonya'nın
varlığından haberdar değiliz; ne korkuyoruz, ne de ilgileniyoruz.”
Dünyanın çeşitli bölgelerindeki ortak düşsellerde yer alan ilişkiler böyledir ve
biz bu zamana kadar bunlardan bizi en çok ilgilendirenini, yani Avrupa'yı ve
Amerika'yı –buna Amerika Birleşik Devletleri demek daha doğru olur– dışarıda
bıraktık. Bence soru, başka bir klasik soruyla giriftleşmiş haldedir: Neden
Amerika Birleşik Devletleri'nde sosyalizm yoktur? (Alman sosyolog Werner
Sombart'ın ünlü makalesinin adını kabaca çevirmek gerekirse.)6 Bence bu,
Avrupa'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne sorduğu soruya benzemektedir:
Avrupa'nın farklılığına ilişkin bir soru, Amerika'nın ayrıksı durumunu ortaya
çıkarır. Derebeylik yok, sosyalizm yok; kısacası gerek burjuva gerekse işçi
sınıfı açısından herhangi bir politika yok.
Bu soruları zorlaştıran asıl unsur, kendisini Avrupa'dan, Avrupalıların onu
dışladığı ölçüde ayırmayı seçen İngiltere. İngiltere ticaretçi ve deneycidir,
anakaralarla ilgisi yoktur, siyasete de çok fazla girmez. İngiltere'de
aristokrasinin ve sınıf ayrımlarının Avrupa'nın diğer bölgelerinden çok daha
dirençli çıkması göze batmaz; hatta kültür fenomeniyle karıştırıldığı ve bir tür
yüksek kültür kimliğine büründüğü bile söylenebilir. Burada dil devreye girer ve
İngilizcenin ortak ticaret dili olması diğer tüm farkları ortadan kaldırır ve
kendine özgü bir yabancı düşmanlığı üretir.
Avrupa'nın içindeki bu farklar bir tarafa bırakıldığında, Avrupa'nın Amerika
Birleşik Devletleri gözünden derebeyi egemenliğinin ve despotluğunun hüküm
sürdüğü kötü bir yer olarak algılandığı söylenebilir; sınıflara boyun
eğdirilmesi deneyimi, bu olguya karşı duracak direnci katlayan bir unsurdur. Bu
yüzdendir ki Amerika Birleşik Devletleri'ne ilk göç edenlerin, temelde siyasi
baskıdan kaçan asiler mi, yoksa genel olarak siyasetten kaçarak bunun yerine
daha az ideolojik olan para tutkusunu getirmek isteyen apolitikler veya
antipolitikler mi olduğunu kestirmek çok güçtür. Bu tuhaf ikilik ve Avrupa'daki
zaman boşluğu (aristokratik baskı, işçi sınıfı politikaları) nedeniyle,
Amerikalılar aynı anda hem isyankâr hem de konformisttir. Büyük devlete isyan
ederken sınıf politikasında tabulara uyum sağlarız.
Bunun dışında Amerika'nın soldan sağa tüm kesimlerini kapsayan bir kültür olarak
entelektüellik karşıtlığı üzerinde de birkaç sözüm olacak. Bunun nedeni, kültür
ve entelektüellerin Avrupalı aristokrat yapılarla, yani nefret ederek kaçtığımız
olgularla özdeşleştirilmiş olmasıdır. Onlara karşı kemikleşmiş bir önyargı
beslememiz kimseyi şaşırtmamalı; hem bu önyargı, onlar gerçek kültürümüz olan
para tarafından günahlarından arındırılıncaya kadar sürmektedir.
Bu yazıyı Avrupa'nın bugünü üzerinde birkaç siyasi gözlem ile bitirmek
istiyorum, ama ondan önce konumuzla ilgili olan ve Avrupa-merkezciliğin
eleştirisinde zaten ima yoluyla ortaya çıkan başka bir konu hakkında da
görüşlerim olacak. Sözünü ettiğim kavram, merkezciliğin ta kendisi. Acaba her
şey Ranke'nin dediği gibi Tanrı'nın hemen yanı başında mı, yoksa her şeyin
merkezi olmayan, merkezin uzağında kalan, merkeze ulaşmak için boş yere çırpınan
ya da iki arada bir derede serpilmeye uğraşan yerler de var mı? Bu psikoloji,
anakent ve taşranın eski psiko-coğrafyasını kopyalamaktadır: Çehov'un Moskova
özlemiyle yanıp tutuşan üç kız kardeşi, Dreiser'ın veya Fitzgerald'ın büyük
kente kapağı atmak için plan üstüne plan yapan karakterleri… Bugün
Avrupa-merkezcilik olarak suçlanan şey, aslında Amerika Birleşik Devletleri'nde
kitle medyasının katkılarıyla ortadan kaybolan bu arzunun yeni ve
küreselleştirilmiş bir biçimi.
Bu fikir, bazı yerlerin diğerlerinden daha merkezi olduğunu öne sürer ve aslında
bir fikir de değil, bir tür psişik veya varoluşsal inançtır; ekonomik
örüntülerle desteklenmektedir ancak bunlara indirgenemez; kesin olan tek bir şey
varsa, bunun bir biçimde kültürün ta kendisi tarafından örgütlendiğidir; zira
bir yerin merkez olup olmamasını belirleyen unsur, orada, henüz belirlenmemiş
bambaşka bir anlamda kültürün bulunup bulunmadığıdır. Bu orada kaç film
gösterildiğine, kaç konser düzenlendiğine bağlı değildir; daha derin bir
yaratıcılık veya kısırlık anlayışından gelir.
Bugün Avrupa'daki en olumlu kültürel gelişme, Avrupa'nın çokkültürlü bir alana
dönüşüyor olmasıdır. Tüm büyük Batı Avrupa devletleri bu değişimin farkındadır:
İngiltere uzun zaman önce öğrenmiştir, Fransa Cezayir'le, Almanya artık iyice
büyüyen Türk nüfusuyla, İtalya Afrikalılarla bunun farkına varmıştır. Peki bu
durum Avrupa'yı Amerika'ya yaklaştırır mı? Olmayacak bir şey değil bu, ama
Avrupa'da Amerikan kitle kültürü gibi tektürleştirici ve standartlaştırıcı bir
kurumun bulunmadığının da altı çizilmelidir. Yeni Avrupa çokkültürcülüğü, eski
ve çağdışı Yahudi karşıtlığının aksine, Amerikan çerçevesi üzerine kurulu ve
Amerikan modeli adı verilebilecek bir düzene göre geliştirilmiş yeni Avrupa
ırkçılıklarının olumlu tarafıdır şüphesiz.
Ancak Avrupa çokkültürcülüğünün de farklı bir tür kötü karşıtı vardır ve bunun
Amerikan modelini takip ettiği söylenebilir. Bu karşıt, Amerikan yüksek
kültürünün estetikçiliğine benzer bir güçle yapılan direniştir; ancak bu
Amerikan yüksek kültür kurumundan, en az Avrupa çokkültürcülüğünün Amerikan
kitle kültüründen farklı olduğu kadar farklıdır. Duvarın yıkılışından hemen
sonra serpilen fazlaca idealist hayallerden söz ediyorum; bir tür pan-Avrupa
kültürünü hedefleyen ve bunu tüm dil engellerini ve Doğu-Batı arasındaki
ideolojik farklılıkları Lettre Internationale ve Liber gibi birtakım yayımlarla
aşarak gerçekleştirmeye çalışan bir akımdır bu.
…
Çeviren: Sıla Okur
Notlar
1 Yazarla söyleşi.
2 Franco Moretti, Atlas of the European Novel, 1800-1900 (Londra ve New York:
Verso, 1998).
3 Einauch'un 1993 yılında yazdığı Storia d'Europa adlı eserinin birinci
cildindeki makalesinden.
4 Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden
İnşası, (New York: Simon and Schuster, 1996).
5 Thomas Mann, Apolitik Bir Adamın Düşünceleri, Walter D. Morris tarafından
çevrilmiş ve bir önsöz yazılmıştır (New York: F. Ungar, 1983).
6 Werner Sombart, Amerika Birleşik Devletleri'nde Neden Sosyalizm Yoktur?, çev.
Patricia M. Hocking ve C.T. Husbands (New York: International Arts and Sciences
Press, 1956).
Cogito
Sayı: 39 Bahar 2004