Dünkü yazımızda ihtilâl, inkılâb, devrim ve müdahale kelimelerinin dördünün de
Arapça kökenli olduğunu söylemiş ve ilkinin izini sürdüğümüz hâlde, diğer üç
kelimeyi inceleyememiştik.
Önce inkilâb’tan başlayalım.
Bakışımızı inkılâb kelimesinin kökenine çevirdiğimizde çok tanıdık bir kelimeyle
karşılaşırız: ‘kalb’.
Türkçe’de gönül ve yürek’le karşılanan bu kelimenin fiil olarak kullanımı (kallebe)
çeşitli anlamlara sahipmiş gibi görünüyorsa da en temelde yatan anlamı “bir
şeyin altını üstüne getirmek”tir; yani çevirmek, döndürmek, yuvarlamak,
devirmek, değiştirmek... Dolayısıyla ‘kalb’ kelimesi de isim olarak bütün bu
hareketlerin (tahavvülâtın, hâlden hâle geçişin) sebebi olan yeti için
kullanılır.
Bu yetinin hangi organa ait olduğu ihtilâflıdır. Antik Yunan’dan beri halk bu
yetinin göğüs kafesinin solunda olduğuna inanırken, âlimler tam da aksine
dimağda, yani beyinde olduğunu pekâlâ bilirlerdi. Bir örnek olarak birçok âlimin
yanısıra Hanefî mezhebinin imamı Ebu Hanife’nin dahî bu yetinin dimağda
bulunduğunu açıkça ifade ettiğini söyleyebiliriz.
Burada dikkat çekmek istediğimiz bir değer husus da bu hareketin, iki hareket
türünden, yani dairesel ve doğrusal (müstedir-müstakim) hareketten sadece ilkini
ifade ediyor olmasıdır. Bu durumda bir şeyin altını üstüne getirmek (çevirmek,
döndürmek, yuvarlamak, vs.), âdeta bir kürenin veya bir topun altını üstüne
getirmek demektir; yoksa bir bifteğin değil... Biftek bir şeye inkılâb etmez,
sadece ters-yüz olur. Geometrik olarak ifade edecek olursak, yer değiştiren bu
durumda bifteğin yüzeyleridir.
Kalbin hareketi, duyguların hareketidir; yani ‘sevinmek’ ve ‘üzülmek’ gibi
duyguların... Nitekim Türkçe ‘gönül’ kelimesinin anlamı da buna yakındır ve
“sevinç/sevinme yetisi” anlamına gelir. Bu anlamda hemen ‘gönenmek’ (sevinmek,
mutlu olmak) veya ‘gönendirmek’ (sevindirmek, mutlu etmek) fiillerini
hatırlayabiliriz. Nitekim Yunusumuz şöyle der:
Gönüle gireni gönendi derler
Gönüle sen de gir kim gönenesin.
Yani bir gönüle girince, bir gönlü kazanınca kişi sevinir, mutlu olur. Sen de
bir gönüle gir ki sevinesin, mutlu olasın!
‘Yürek’ kelimesine gelince, bu kelime de tıpkı ‘kalb’ gibi, ‘gönül’ gibi,
duyguların hareketini ifade eder. Kolaylıkla bulunacağı üzere kökü, ‘yür-mek’
veya aynı anlamda ‘yür-ü-mek’tir; cesaret ve atılganlık gibi muayyen duyguların
yürümesini (hareket etmesini) sağlayan yetiye ‘yürek’ denir; sevinç ve türevleri
gibi muayyen duyguların hareketini sağlayan yetiye ise ‘gönül’. (Her iki
kelimenin de kullanım alanlarına dikkat edilirse, işaret ettiğimiz ayrımın daha
iyi kavranacağını söyleyebiliriz.)
Kısacası, Türkçe olan ‘gönül’ ile ‘yürek’in anlam ve işlevlerini, Arapça olan
‘kalb’ kelimesinin tek başına karşıladığını söyleyebiliriz. (Arapça’da bir de ‘fuad’,
—çoğulu ef’ide— kelimesi bulunmaktadır ki bu kelime daha çok ‘akıl’ anlamında
kullanılır.)
Kökeninde ‘kalb’in bulunduğu ‘inkılâb’, bugün daha çok “sosyal ve siyasî değişim
ve dönüşümleri” tanımlamak için kullanılmaktadır ki siyasî ve sosyal yapının
altının üstüne getirilmesi, âdeta kürenin tersine çevrilmesi demektir. Altta
olanlar üste çıkar, üstte olanlar da alta inerse bu bir inkilâbdır. Meselâ
“Fransız İnkılâbı”, kelimenin bu anlamıyla tam bir mutabakat halindedir. Monarşi
yıkılır ve aristokrasi imtiyazlarını kaybedip baş-aşağıya inerken —ki bu durumda
ayakları ters istikamettedir—, halkın temsilcileri de kürenin üstüne çıkarlar.
Ama çok ilginçtir ki bu ‘alt’ ve ‘üst’ kavramları hiç, ama hiç inkılâb etmez
(değişmez). İnkılâb edenler sadece alttakiler ile üsttekilerdir.
Alttakilerin üste çıkmaları ve üsttekilerin al-aşağı edilmeleri, yani
bulundukları yerden alınıp aşağıya çekilmeleri için alttakilerin (halkın
temsilcisi olduklarını iddia edenlerin) şiddet kullanmasına ihtiyaç vardır; aksi
takdirde, buna “yer değiştirme” veya “nöbet değiştirme”; yani ‘demokrasi’ adı
verilir ki bazıları bu işlemin dahi gerçekte halkı ilgilendirmediğine inanırlar.
Cumhuriyet idaresi, bir inkılâb idaresidir ve bu teşebbüsün henüz Türkçe
karşılığı bulunamamıştır. (Her ne kadar bazıları ‘devrim’i kullanıyorlarsa da bu
kelime Türkçe değildir.)
Türk devlet geleneği ihtilâl ve inkılâb’a yabancıdır; zira Türkler ihtilâl ve
inkılâb yapmak yerine, ya eskisini ayakta tutmaya çalışmışlardır, ya da çözümü
yeni bir devlet kurmakta bulmuşlardır.
Yenişafak
28/05/2006