Don Kişot’un ilk macerası
Don Kişot handan uzaklaşırken sevincinden uçmaktaydı. Şarkı söylemek ve bir
gezici şövalye olduğunu herkese anlatmak arzusu ile yanıyordu. Ne yazık ki
yolunun üstünde tek adama rastlamadı. Bir ağaç kümesi içinde, güneşin ilk
ışıklarına karşı kuşlar etmekteydi.
Don Kişot içini çekerek:
— Ah şu sevimli hayvancıkların dilleri olsaydı da bir maceraya rastlamak için ne
tarafa gitmem lâzım olduğunu bana söyleseydiler, dedi.
Az buçuk kararsızlık içindeydi. Bir yandan hancının nasihatlerini hatırlıyor,
para, temiz çamaşır ve merhem almak için en kısa yoldan evine dönmeyi
düşünüyordu. Öte yandan da bir gün evvel gittiği yolun tersine gitmek onun
gücüne gidiyordu. Bilinmez onu büyük bir kuvvetle ileriye doğru çekmekte idi.
Kararı, onun yerine, atı verdi. Efendisi düşüne dursun bu asil hayvan, meydanı
boş bularak, uslu uslu köyün yolunu tuttu. Don Kişot işin farkında olunca atının
bu hareketini hayra yordu.
— Rossinante, diyordu, sen benim gözümde Renand de Montauban'ın Bayard'dan daha
kıymetlisin. Bize ne lâzım olduğunu biliyorsun ve senin içgüdün sana en doğru
yolu gösteriyor. Ne söylüyorum! içgüdün değil, akıl ve idrakin. Çünkü yapılacak
şeylerin en doğrusu evimize dönmektir. Bize bir seyis lâzımdır: para, iç
çamaşırları ve merhem lâzımdır. Bir seyis! Fakat şan ve şeref yolunda bana
arkadaşlık etmek için kimi yanıma almağa karar vereceğim. Bu asîl kadere
ortaklık etmeğe en ziyade lâyık olan adam kimdir acaba!
İlk önce dostları olan papazı ve berberi aklından geçirdi fakat üzerlerinde çok
durmadı. Fikrince ikisi de onun projelerindeki asilliği anlayabilecek insan
değildi.
O zaman şatosu yakınında bakımsız bir küçük çiftlikte oturan bir köylünün adını
hatırladı. Bu delikanlı, şişman ve yerden yapma bir adamdı; cesareti bir parça
eksikti; başında bir alay çoluk çocuk vardı. Fakat neticede bu adam ona biçilmiş
kaftan göründü:
— Kısa boylu mu? Daha âlâ; gelecek savaşlarda pek göze görünmez. Şişman mı? Bu
da iyi, çünkü bir yerine vurulursa acısını pek duymaz.
Adamın adı Sanço Panza idi ve bu ad ona bir başka ad uydurulmasına lüzum
bırakmayacak kadar sesli ve ahenkli geliyordu. Bu şeyleri düşündükçe asilzadenin
sevinci durmadan artıyordu. Etrafındaki ağaç dallarında öten kuşlar kadar mesut
ve hafifti. Don Kişot bu tatlı ruh hali içindeyken karşıdan, güzel atlara binmiş
bir kaç bezirganın kendisine doğru geldiklerini gördü. Alta kişi idiler. Güneşe
karşı gayet şık şemsiyelerin altına sığınmışlardı. Yedi uşak yedeklerinde
katırlarla, arkalarından geliyorlardı.
Don Kişot maceranın gerçek çehresini nihayet tanıyacağına kanaat getirdi ve
onlar daha uzaktayken atım durdurdu. Kimlerdi bu adamlar? Uğursuz kaderli bir
takım bilinmez şövalyeler mi? Küstah bir tavırla kendisine doğru gelmiyorlar mı
idi? Kahramanımız onlara çanak tuttukları cezayı vermekte gecikmeyecekti.
Üzengileri üzerinde direndi; mızrağını sıktı, zırhını giydi ve yolun ortasında
durarak düşmanı bekledi. Bezirganlar onu henüz fark etmemişlerdi. Ancak yanına
geldikleri zamandır ki bu acayip insanın kim olabileceğini birbirlerine
sordular.
Don Kişot onlara bağırdı:
— Hey şövalyeler ! Manche İmparatoriçesi asil Dukine de Toboso'nun güzelliğini,
haşmetini tanımağa razı olmadan hiçbiriniz buradan geçmeyi hayalinizden
geçirmemelisiniz.
Bezirganlar, çok şaşırmış gölündüler ve bu adama bakmak için oldukları yerde
durdular. Don Kişot'un ne mal olduğunu hemencecik anlamışlardı, fakat keyifleri
yerinde olduğu gibi delileri azdırmanın bir şeye yaramayacağını da
düşündüklerinden bir tanesi ona cevap verdi:
— Senyör şövalye; adını söylediğiniz İmparatoriçenin meziyetlerini tanımağa
hazırız; fakat onu bize göstermek lütfunda bulunmalısınız, çünkü hiç birimiz ona
takdim edilmek şerefine ermiş değilizdir.
Bir başkası:
— Öyledir, dedi, İmparatoriçenizi bize gösteriniz. Onun güzel, tatlı ve daha
nasıl isterseniz öyle olduğunu candan tasdik ederiz.
Bu şekilde bir konuşma kahramanımızın hoşuna gidemezdi. Fena halde içerleyerek
bağırdı:
— Benim ağzımdan çıkan söze inanıp iman etmenizi istememiş olsaydım, Dulcinee'mi
size gösterirdim. Hemen bana inanmanızı ve Dulcinee'nin güzelliğini inkâr edecek
her hangi bir kimseye karşı, gerekirse, onu silâhlarınızla desteklemeye yemin
etmenizi istiyorum. Dik kafalı herifler! Şimdiden tezi yok imanınızı ikrar
edeceksiniz; yoksa sizi şövalyelik kanununa göre birer birer, yahut sizin gibi
haydutlara karşı âdet olduğu üzere topunuzu birden savaşa davet ederim.
Şövalye bu mertlikle dolu nutkun cevabını bile beklemeden ilk konuşmuş olan
adama saldırdı. Bezirganın pek kötü bir duruma düşmesi mümkündü; bereket versin
Rossinante'ın ayağı kaydı ve efendisi ile beraber bir çukurun içine yuvarlandı.
Don Kişot ayağa kalkmak istediği zaman silâhları, kalkanı ve mahmuzları o
şekilde vücuduna dolanmış bulunuyordu ki, bunu bir türlü beceremedi ve yattığı
yerden bezirganlara sövmeğe başladı:
— Kaçmayın reziller, korkaklar, alçaklar, sefiller. Bekleyin ayağa kalkayım ve
sizi, hakettiğiniz gibi bir kılıçta ikiye böleyim. Ben atım yüzünden bu kötü
duruma düştüm; fakat bunun acısını çıkaracağım sizden, haydut herifler!
Bezirganların arkasından gelen uşaklardan biri efendilerinden daha az sabırlı
bir yaratılışta idi. Zavallı Don Kişot'un sövüp saymalarını bir cezaya lâyık
görerek yanına koştu; elinden mızrağını çekip alarak param parça etti ve en
büyük parçayı şövalyenin sırtında kırdı.
Efendisi:
— Heey Jacques; dur, öldüreceksin adamı, diye bağırıyordu.
Bir başkası:
— Aman sakın öldüreyim deme, dedi.
Fakat uşak Don Kişot’u dövmekte devam ediyordu. Mızrağın birinci parçasını
kırdıktan sonra ötekileri ele aldı.
Asilzade bu sopa yağmuruna nasıl karşı koyacağını bilemiyordu. Kendini savunmak
için kılıcını kınından çıkarmak istedi; fakat bunu yapamıyor, zalim herife
boyuna küfür ederek ayağa kalktığı zaman onu en ağır cezaları vermekle tehdit
ediyordu. En sonra uşak yorularak bezirganların yanma döndü ve onlarla beraber
yoluna devam ederek yenilmiş adamı hazin kaderi ile baş başa bıraktı.
Don Kişot kendini yalnız görünce yeniden ayağa kalkmağa uğraştı; fakat muvaffak
olamadı. Bitkin bir haldeydi; yediği sopalar kemiklerinin bütün oynak yerlerini
sökmüş gibi bir şey duyuyordu. Fakat gezici şövalyelerin başına ara sıra böyle
şeyler gelebileceğini düşündü ve gurur duydu. Ayrıca şövalyelik mesleğinde
merhemlerin lüzumu üzerine hancının söylemiş olduğu sözleri de hazin hazin
hatırlıyordu.
Devamı Haftaya