
Aydınlanma Nedir ?
Tarih: 01.04.2006 Saat: 04:39 Konu: Felsefe Üzerine
Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan
kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının
kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan
kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını
başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve
yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır
Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi
Aydınlanmanın parolası olmaktadır. Doğa, insanları yabancı bir
yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter
maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün
yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı
nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek
başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü.
Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım,
perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete
katlanmama hiç gerek kalmaz artık.
Para harcayabildiğîm sürece düşünüp
düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları
beni kurtaracaktır çünkü.
Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan
gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin
olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için ,
gerekeni yapmaktan geri kalmazlar.
Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu
sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle
yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına
ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler.
Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike
gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda
yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve
bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar. Demek oluyor ki her birey
için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin
olmayıştan kurtulmak çok güçtür.
Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden
o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle
bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı
denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır.
Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da
daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve
olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar.
Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile
hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak
bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da
ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin
olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır. Oysa buna
karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona
özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de.
Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir
kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar,
sonra da' insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız
düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama
eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek
layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi
boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları
'boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle
zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini
alırlar. Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir.
Gerçi devrimler ile bir 'baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık
yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme,
düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni
önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni
birer yular olurlar: Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve
bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her
yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak
özgürlüğü.
Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını
işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde!
», din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o
da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .3
Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var.
Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi
biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: kendi aklının
kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde
kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve
aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der
Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde
sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz.
Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir
kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu
izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum.
Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti
çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli
bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum. İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen
bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu
amaçlarına uygun biçimde ve 'hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde,
kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli
mekanizmalara gereksinme duyulur.
Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme
kesin emirdir. Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan,
yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi
olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine
dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama,
zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara
uğratmadan yapar bunu. Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya
da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve
zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir.
Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olara;k onun askerlik
hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne
yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz. Yine bunun gibi yurttaş,
kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin
yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların
genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir. Bununla birlikte bir bilgin
olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği
üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık
yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz.
Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile
uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına
öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak .o, bu inançları pekâla
eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve
dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde
yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü
geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve
kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de
vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz.
Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir
biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne
sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite
adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır.
O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı
kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam
bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve
avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının
olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını
söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin
özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) .
Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte
o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden
ayrılması gerekecektir. Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci
imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada
cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz
konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o
kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır.
Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap
ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde
kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız
özgürlüğünden yararlanır.
Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin
olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir
saçmalıktır. Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki
kutsal yönetim kurulunda (Hollanda'lıların böyle söylediği gibi) görüldüğü
üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem
kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde,
her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir
yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen
yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır.
Söyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak 'böyle
bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur;
kaldı ki böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en
gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bide.
Çünkü hiç bir çağ bir, yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem
de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını
düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya
yönelemez. Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü
sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden
biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu
gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle
haklıdırlar.
Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca, yanıt şöyle
olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir
dönemde,'bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. şimdiki zamanlarda olduğu gibi,
insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda
kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda
olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var.
Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip
aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel
aydınlanmaya . giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu
bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa
giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da
Friedrich'in yüzyılıdır. Bir prens din konularında, halkına herhangi bir emir
vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya
da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse,
hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da
gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir. işte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve
kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk
kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile
ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak
onurlandırılmayı hak eder.
Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin
yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve faz- la ayak
diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları
elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını,
düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler,
hatta bu tutum yer yer, şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde
getirse bile; işte bix durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer
kimselere de uygulanır.
Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle: ki
kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla
oyna- yamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak
zorunda kalır. Bu gibi hükümetler, en azın.dan ulusun birliğini ve halkın
uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl
varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi
rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir 'tür büyüklük kompleksinin
yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve
uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan
kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.
Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya
bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış
durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım.
Çünkü bilimler ve, sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular
üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma rolü oynamaları çıkarlarına uygun
düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha çok
tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır.
Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik. tanıyan bir devlet başkanının
düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile
vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına
izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi
bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki
yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe
uygun çak parlak bir örnek vardır, hiç bir yönetici bizim kendisini
onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich, ç.]
Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi
örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için
bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini
kendinde bulabilir: “İstediğiniz ,kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün,
ama itaat edin!
Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve
umulmadık bir durum olarak , çıkar, tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal
olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir
şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın
zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı
sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması
demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer
sağlaması demektir.
Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün
yumuşaklığı ile onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet
sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki
göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına, gelmiştir.
Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini
de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da
ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makinadan fazla bir şey olan insanın'
insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.
Felsefe Yazıları “Aydınlanma Nedir”(1784) Immanuel Kant- Türkçesi: Nejat
Bozkurt Felsefe Yazıları-1983
Üyemiz xeoz'a teşekkürlerimizle
|
|