
Hutbe-i hakikiyye
Tarih: 25.03.2006 Saat: 00:16 Konu: Engin Ardıç
Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri’nin bundan tam doksan altı yıl önce
Şam’da okudukları bir hutbe varmış, Hutbe-i Şamiyye, yani Şam Hutbesi... Şimdi
aynı camide yeniden okunacakmış. Türkiye’den de yüz elli kişi dinlemeye gitmek
için yazılmış...
Said-i Nursi, o sıralar Şam’da konukmuş (31 Mart olayından sonra İstanbul’dan
uzak durmuş olmalı), ısrarlar üzerine çıkmış İslam dünyasının niçin geri
kaldığına ilişkin görüşlerini açıklamış bu hutbede. On bin kişi dinlemiş.
Bunları, ümitsizliğe kapılmak, düşmanlığı sevmek, iman sahiplerini birbirlerine
bağlayan bağları bilmemek, istibdat, kendi çıkarlarına yönelmek, vesaire gibi
açıklıyor. Kullandığı Osmanlıca kelimeleri yazmıyorum, çevirisi aşağı yukarı
böyle.
Çare olarak da iman, muhabbet, meşveret, yardımlaşma gibi önerilerde bulunuyor.
Vallahi, “bir an önce petrol çıkarma çalışmalarına girişmek” demiş olsaydı daha
gerçekçi bulacaktım... “Osmanlı yöneticilerini dürtükleyip Ortadoğu’nun
zenginliklerini değerlendirebilmek” deseydi keşke...
Daha doğrusu, İbn-i Haldun’u okusaydı, uygarlıkların nasıl doğup, büyüyüp,
yaşlanıp öldüklerini de görecekti. “Kefere müelliflerini” demedik, tarihçilerin
babasını dedik.
Beni bugün Şam-ı Şerif’e götürüp Emeviyye Camii’nin minberine çıkarsalar
(ayarlayabilir misiniz Hüsnü Bey?) şöyle derdim, İslam âleminin niçin geri
kaldığını şöyle açıklardım:
-Batıda feodalizmden kapitalizme geçilmesi, buna karşılık bizdeki Asya Tipi
Üretim Tarzı’nın kendi içinde evrime imkân tanımaması... İslam insancıllığının
da batı kapitalizminin vahşetine uygun olmaması...
-Bilime sırt çevirmek, bilimi işe vurup teknoloji üretememek... İlgisizlik bir
yana, bilime karşı çıkmak... Reddetmek...
-Batı merkantilizmine, daha sonra emperyalizmine koruma duvarları örmek yerine
tam tersine kabak gibi açılmak... Korumacılığa, iş işten geçtikten sonra, Türk
bürokratları gibi yirminci yüzyılda kalkışmak...
-Bilim ve teknoloji batıdan gelse bile alıp yararlanmakta, uyarlamakta çok geç
kalmak, yani örneğin bir Japon atılımını becerememek...
-Şiirden düzyazıya geçmekte çok geç kalmak...
-Sanatta resim, heykel, tiyatro, daha sonra sinemayı hiç tanımamak... Bunları
kesinlikle yok saymak... Karşı çıkmak... Sanat niyetine müzik, şiir ve
kaligrafiye saplanıp kalmak...
-Kadını ikinci sınıf insan saymakta direnmek...
-Kölecilikten batı gibi “vakitlice” kurtulamamak...
-Kısacası, bilimde olsun sanatta olsun, bir Rönesans yapamamak...
Peki, bir “İslam Rönesans’ı” mümkündü de, acaba çeşitli nedenlerden dolayı mı
becerilemedi? Lise tarih kitabı yazarı Emin Oktay’ı mezarından çıkarıp sorsak
acaba gene “padişahların zevk ve sefaya dalmaları” gibi ahmakça bahaneler mi
arayacak?
Hayır, İslam’da Rönesans da mümkün değildir, Reform da mümkün değildir.
İslam “donmuş” bir dünyadır. Evrilemez. İleri gidemediği, gidemeyeceği için geri
gitmiştir. Ancak “kefere fennini ithal etmekle” yetinecektir. En fazla
yapabileceği İran gibi “nükleer efelenmeye” kalkışmaktır, o nükleer gücü de
kefere keşfetmiş, kefere uygulamıştır çok önce.
Petrol çıkarmayı da Amerikan mühendislerinden öğrenirsiniz ve ancak onlarla
ortak olarak para kazanırsınız.
Tepki olarak teröre başvurduğunuzda da, Amerikan kulelerine çarptığınız uçağı
icat edenler gene Amerikalı iki kardeştir.
Çünkü tren kalkmış ve kaçmıştır bir kere. İkinci trene bilet alır biner,
arkasından gidersiniz, onun geçtiği istasyonlara ulaşırsınız da, ama daha hızlı
gidip onu geçecek bir lokomotif tasarımı yapamazsınız. O hep önde olacak,
ayağına çabuk Ahilleus önden giden kaplumbağayı bir türlü yakalayamayacaktır (bu
cümleyi Hilmi Yavuz anlar)...
O zaman da iyi niyetli olanlar işte böyle “birbirimize sarılalım, elele verelim,
sevgiyi saygıyı bozmayalım” gibi saf ve temiz avuntular peşinde koşarlar,
hırçınlaşanlar da yedi düvelle savaşa tutuşurlar. Sonuç değişmez.
Bedri Rahmi’nin dizesini azıcık değiştirmeme izin verirsen, sen, otobüsü
kaçırmış bir ümmetin çocuğusun oğlum Mehmet.
Akşam
25/03/2006
|
|