
Hiçbir zaman bağnaz Stalinci olmadım
Tarih: 23.03.2006 Saat: 01:58 Konu: Röportaj
Türkiye'nin en eski komünistlerinden, TKP Merkez Komitesi üyesi Mihri
Belli 90 yıla sığan anılarını anlattı. Bu anılarda hücreler, cezaevleri,
sürgünler, sol mücadele, Yunanistan'da gerilla savaşı, 1968'ler, Deniz'ler ve
daha nice nice insan ve olay var...
Mihri Belli Türkiye'nin yaşayan en eski birkaç komünistinden, daha hoşlandığı
deyimle, Marksist-Leninistinden biri. Daha 1940'larda Türkiye Komünist Partisi (TKP)
Merkez Komitesi üyesi. Cumhuriyet tarihinin bir başka cepheden canlı tanığı. Bu
tarih içinde sosyalist olmanın bedelini ödeyen biri: Hücreler, işkenceler ve
yıllarca süren mahpusluk... II. Dünya Savaşı bitiminde Yunanistan'da gerilla
hareketine katılma... Yaralanma...
12 Eylül'ün hemen öncesinde kendisine yönelik suikast girişimi...
Mihri Belli geçen hafta 90 yaşını devirdi. Arkadaşları, ona bir kutlama gecesi
düzenledi. Kutlamaya hayat arkadaşı, onun gibi komünist 80 yaşındaki Sevim Belli
(Tarı) ile geldi.
Belli çifti Göztepe'de bir binanın 14'üncü katında oturuyor. Evleri son derece
mütevazı. Duvarda yakın tanıdıklardan hediye, iddiasız birkaç tablo. Halbuki
Türkiye'nin ünlü ressamlarından birçoğuyla yakın arkadaştılar. Evde mobilya
olarak fazla bir şey yok. En dikkat çeken mobilya, basit bir çalışma masası.
Sanki bir işçi evi. Yaşam tarzlarının bilinçli bir seçim olduğu her haliyle fark
ediliyor. Sınıf kökenlerini inkâr etmenin bütün işaretleri evlerine yansımış.
Halbuki Sevim Belli, eski emniyet müdürlerinden İsmail Hakkı Bey'in kızı. Rizeli
ünlü armatör Rıza Kalkavan dedesi (Annesinin babası). Çocukluğu Beylerbeyi'nde
ünlü Nâzım Kalkavan yalısında geçmiş. Tıp fakültesini bitirmiş, sonra Amerika'ya
gitmiş, Paris'te yaşamış. Nâzım Hikmet'le Berlin'de tanışmış. TKP'nin
kuryeliğini yapmış. Yakalanmış, emniyetin soğuk hücreleriyle tanışmış. Mihri
Belli'nin babası Mahmud Hayrettin ise hukukçu; ağır ceza reisliği yapmış.
Bu röportaja Sevim hanımı dahil edemedik. Ama o hatırlatmalarıyla Mihri beye ve
bize yardımcı olmaktan geri durmadı.
Kurtuluş Savaşı sonrasında babanız sizi Edirne'de "Alliance İsrailite"e, yani
Yahudi okuluna gönderiyor...
Babam Trakya Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin, yani Kuvayı Milliye'nin genel
sekreteriydi. Başkan da, daha sonra Edirne mebusu olacak Deli Şeref'ti. (Son
Osmanlı Meclisi'nde Misakı Milli'yi okuyup kabul ettiren kişi.) Babam
kurtuluştan sonra Çatalca mebusu oldu. 28 yaşındaydı. Yaşını büyüterek
seçilmişti. Deli Şeref ünlü heykeltıraş İlhan Koman'ın dedesi.
İlhan Koman'la ilişkiniz nasıldı?
İlhan benden küçüktü. Bize çok yakın oturuyorlardı. Çocukken dört-beş yaş
fark önemli. Ama sonradan kafadar ve yakın dost olduk. İsveç'te bir süre onun
gemisinde kaldım. Sesi çok güzeldi, lisedeyken kız muallim mektebine götürüp
şarkı söyletirlerdi.
Kentin ileri gelenleri çocuklarını Yahudi okuluna mı gönderiyorlardı?
Babam beni Yahudi okuluna gönderdikten sonra sosyete de çocuklarını
göndermeye başladı. Fransızca öğreten en iyi okuldu.
1940'ların sonlarında Turancılarla aynı cezaevinde yattınız... Reha Oğuz
Türkkan tahliye olduktan sonra, komünist olduğunuz halde cezaevinde sizi ziyaret
ediyor ve Amerika için tavsiye mektubu istiyor. Verdiniz mi peki?
Verdim. Manhattan'da İrlandalı arkadaşlar vardı, onların adresini verdim.
"Aybar çok çizgi değiştiriyordu"
Sovyetler'de cumhurbaşkanlığı yapmış Zeki Velidi Togan da cezaevindeydi...
Onun anılarını dinlediniz mi?
Dinlerdim. Togan Stalin'le birlikte çalışmıştı. Daha sonra Stalin onunla
çalışmış olmasından dolayı eleştirilmişti. O da "Adamımız yoktu, ne yapalım"
demişti.
Size göre faşist miydi? Turancılara faşist diyorsunuz...
Değildi ama kendine göre Almancıydı.
Siz komünist olarak cezaevinde yatıyorsunuz ama bakanlık, başbakanlık yapmış
Celal Bayar size mesaj gönderiyor, "Mücadelenizi takdir ediyoruz, iyi günler
gelecektir..." diyor mesajında.
Yeğeni Mihrizafer'le gönderdi. DP önce soldan muhalefet yapacaktı. 1946'da
Mehmet Ali Aybar'ı aday yaptılar. Adnan Cemgil'e de adaylık teklif ettiler.
Ancak o kabul etmedi.
Mehmet Ali Aybar, Zeki Baştımar'a başvuruyor ve Abidin Dino size geliyor.
Fransa'ya gidecekler, sizden tavsiye mektubu istiyorlar. Siz engel oluyorsunuz,
verdirmiyorsunuz. Neden?
O yalnız kendisi için değil, birlikte götüreceği iki aydın için de tavsiye
mektubu istiyordu. Onlara kefil olamazdık. Aybar çok çizgi değiştiriyordu.
1951'de bağnaz Stalinciydi. Daha sonra 1917 Ekim Devrimi'ni bile reddetti. Ben
hiçbir zaman bağnaz Stalinci olmadım. Çekoslovakya'da bir toplantıda her
konuşan, "Stalin der ki..." diye başlıyordu sözlerine ve arkasından bir alkış
kopuyordu, herkes ayağa kalkıp "Stalin... Stalin... Stalin..." diye bağırıyordu.
Ben de alkışladım ama bağırmadım.
Abidin Dino'ya da kefil olmadınız...
Abidin Dino'yla kolejde Türkçe dersinde aynı sınıftaydık. Hep el resmi yapardı.
Desenleri güzeldir ama tabloları o kadar iyi değildir. Benim ressamlığım da var
biliyorsunuz.
"Nâzım dozu kaçırmıştı"
Bir de Can Yücel'in sizin önünüzde ve sonra da Sevim Belli'nin önünde diz
çökmesi var...
"TİP nereye gidiyor?" diye bir yazı yazdım. Can "Ben, bunu TİP kongresinde kalın
sesimle öyle bir okurum ki, çok etkili olur" dedi. Böylece ayrıldık. Ancak,
kongrede hava çok farklı esince okumadı. Tiyatrocular çevresiyle sıkı fıkıydı.
Onların etkisiyle bizden uzaklaştı. Aradan yıllar geçti, Dev-Genç'in şahlanış
yıllarına geldik. Bir gece yarısı saat 01.00'e doğru Patriot Hayati ve Mehmet
Kemal'le evimize geldi. Ona karşı yüzünü asan Sevim'in önüne gitti ve diz
çökerek, "Harcama beni Sevim" dedi. (Burada söze giren Sevim Belli, "Can Yücel'i
severim ama zikzakları vardı. Bütün şairler gibi heyecanlıydı" dedi.)
Ünlü İslam tarihçisi Abdülbaki Gölpınarlı'yla da birlikte yattınız, o solcu
muydu?
Biraz solculuğu vardı. Eski kültürü savunuyordu ama çelişki içindeydi. Divan
edebiyatını tümüyle reddediyordu. Bizim İlerici Gençler Birliği'nin kuruluş
bildirisini okumaktan getirmişlerdi. Benim için "Mürşidim" derdi. Beraat etti.
Hasan Âli Yücel bakandı, önce onu iyice azarladı, sonra eski işine aldı.
Nâzım Hikmet'in Moskova'ya kaçtıktan sonra yaptığı konuşma sizi büyük hayal
kırıklığına uğratmış...
Benim çok samimi bir arkadaşım vardı: Rıfkı. Sonra general oldu. Rıfkı, Nâzım'ın
şiirlerini okurdu. Moskova'ya kaçtıktan sonra, Bizim Radyo sürekli onun Stalin
için söylediği, "Gözlerimin nuru odur", "Babamız Stalin" sözlerini yayınlıyordu.
Rıfkı bunları duyunca küfretti. Nâzım, Rıfkı gibi birinin küfredeceği bir
konuşma yapmamalıydı. Stalin'i putlaştırmada dozu kaçırmıştı.
Ama siz de Stalin'den daha çok Troçki'den hoşlanmıyorsunuz. Stalin'le solda
"adama tapınmacılık" yerleşmedi mi?
Tapar görünüyorlardı... Ben Yunanistan'da yaralandığımda Kremlin hastanesinde
yattım. Bir bakana arka, bana en büyük ön odayı verdiler. Ön safta çarpışan
insan daha itibarlıydı.
Sonuçta Troçki haklı çıkmadı mı, Sovyetler yıkıldı...
Haklı çıkmadı. Troçki daha demokrat değildi, daha şiddetten yanaydı.
"Biz silah kullanmadık"
Tek partili sistem yanlış mıydı?
Yanlıştı. Tek parti ancak bir dönem için gerekli. Örneğin Birinci Meclis'te
muhalefet devam etseydi, Mustafa Kemal cumhuriyeti kuramazdı.
TKP, 1960'lar, 70'ler... 100 binlerce insan yürüyor 1 Mayıs'larda. Bu kadar
destekten sonra nereye gitti bu insanlar?
Gerileme var... Bir kısmı benim 90'ıncı yaşım için yapılan kutlamadaydı.
"Salon sosyalistleri" diye siz de çok eleştirdiniz. Şimdi gerçekten bir
salona toplanacak kadar sosyalist kaldı...
Bütün sosyalistler geldi mi ki oraya?
Solun silahlı mücadeleye geçmesi yanlış değil miydi?
Değildi. Biz silah kullanmadık. Ama 20'ye yakın gencimizi öldürdüler. Gençleri
silahlı çatışmaya ittiler.
Sol bu oyuna gelmemeliydi.
Ne yapacaksın? Kendini savunacaksın...
Olay savunmayla kalmadı ki! Bankalar soyuldu, başkonsolos kaçırıldı...
Hata merkezi bir savunma sistemi kurmamaktı. Biz kalktık, her fakülte kendisini
savunsun dedik. Nereden silah bulacaklardı? Mafyadan. Mafya kimin denetiminde?
Polisin. Bu hatayla, bölünmek için ortam hazırladık. 1969'da Yargıtay
oybirliğiyle karar verdi, "Milli Demokratik Devrim suç değildir" diye. Biz
derhal partiyi kuracaktık. Kurmadık, hataydı.
Mihri Belli anlatıyor
Mihri Belli'nin "İnsanlar Tanıdım" adlı anı kitabından...
TKP Genel Sekreteri Bilen'in yalancılığı
(İsmail Bilen, 1902 Rize'de doğdu, 1983'te Berlin'de öldü. 1922 yılında TKP'ye
üye oldu. 1973-1983 yılları arasında partinin genel sekreterliğini yaptı 1933'te
Türkiye'den ayrıldı ve bir daha dönmedi.)
İsmail çok yalan söylüyordu. Hayallere sığınmıştı. Mitomani hastalığına
tutulmuştu.
Bir gün kendisine, "İspanya İç Savaşı'na her ülkeden gönüllü katıldı, ama bizden
katılmadı, neden?" diye sormuştum.
"Yaramı deştin" dedi, "Tam 80 pırıl pırıl genç işçi, İstanbul'dan yola çıktı.
Onları ben uğurladım. Akdeniz açıklarında İngilizler motoru batırdı."
Böyle bir olayı ilk kez duyuyordum. Türkiye'de kimse böyle bir faciadan söz
etmemişti. "Bizde şehitlere saygı ne gezer!" dedi.
İçim rahatladı. Reşat'a (merkez komite üyesi) sordum. "Öyle bir şey yok,
İsmail'in muhayyilesi geniştir" dedi. Şefik Hüsnü'ye de (TKP Genel Sekreteri)
sordum. O da, "İsmail kırk yalandır. Tek ayağının üstünde kırk yalan söyler"
dedi.
"Yaşar'ın huyu"
Yaşar Kemal'le tanıştığımızda bana hangi romanını en çok sevdiğimi sordu. Akça
Sazın Beyleri dedim. Romanın kahramanı feodal beyin Kozan'da yaşadığını, benimle
tanışmayı çok istediğini söyledi. "Öyle biri benimle neden tanışmak istesin?"
Şaşırdım.
Yaşar ayrıldıktan sonra eski arkadaşı Asım Akşar, "O Kozanlı bey hakkında
söyledikleri yalandır. Yaşar'ın huyudur, böyle sebepsiz yalanlar söyler" dedi.
Bir gün karşılaştığımızda, "Mihriciğim, senin romanını yazıyorum" dedi.
- Ne biliyorsun benim hakkımda?
- Bütün materyali topladım, bir kâğıda dökmesi kaldı.
O zamana kadar yalnız Asım değil, başkaları da Yaşar Kemal'in o huyundan söz
etmişlerdi bana. Şaka ediyordu besbelli.
Reşat Fuat'a da, "Senin romanını yazıyorum" demiş. Reşat buna inanıyor gibiydi.
"Her karşılaştığımızda söylüyor. Hem niye durup dururken yalan söylesin"
diyordu.
Deniz dağa çıkmak istiyor
Deniz Gezmiş savaşın gerekliliğini savunuyordu. Deniz'e, "Beni ikna et, birlikte
dağa çıkalım" dedim. Ve sormaya başladım:
- Hangi hedefi vuracaksın?
- Mesela Amerikan üslerini.
- Hangi üssü?
- Mesela İncirlik'i.
- Kaç kişi toplayabilirsin?
- 50 kişi.
- İncirlik Üssü kaç kilometrekare biliyor musun? O 50 kişi orada nokta gibi
kalır. Hem sen makasla elektrik cereyanı verilmiş teli kesmeyi biliyor musun?
Bilmiyordu.
- Canım biz de küçük karakollara saldırırız.
- İki asker öldür, kamuoyu sana karşı döner.
- O halde silahlı olarak dağda halkı bilinçlendiririz.
Ben Deniz'in İstanbul'da bir gecekondu semtine yerleşmesini istiyordum, ama
olmadı.
Röportajı Yapan: NAKİ ÖZKAN
Milliyet Pazar
12/03/2006
|
|