
Fight Club - Dördüncü Bölüm
Tarih: 16.02.2006 Saat: 08:25 Konu: Fight Club
13
Regent Oteline vardığımda Marla, bornozla lobide bekliyordu. Beni işten arayıp,
jimnastik, kütüphane, çamaşır yada iş çıkışı için ne halt planlıyorsam ekip,
kendisini ziyaret etmemi istedi.
Marla’nın aramasının sebebi bu, çünkü benden nefret ediyor.
Kolajen yatırım fonuyla ilgili hiçbir şey söylemiyor.
Marla’nın söylemeye çalıştığı şey, ona bir kıyak yapıp yapamayacağımla ilgili.
Öğleden sonra yatakta yatıyormuş. Marla, Meals on Wheels’in Marla’nın ölü
komşularına teslim ettiği yemeklerle yaşıyor; Marla yemekleri komşularının
yerine teslim alıyor ve onların uyuduğunu söylüyor.
Uzun lafın kısası, bugün öğleden sonra Marla yatakta yatıp, Meals on Wheels’in
öğle vakti ile saat iki arası yapacağı teslimatı bekliyormuş. Marla’nın birkaç
yıldır sağlık sigortası yokmuş, o yüzden vücuduna bakmayı bırakmış, fakat bu
sabah vücuduna baktığında koltuk altında bir yumru keşfetmiş ve yumrunun
etrafındaki şişlikler sert ve aynı zamanda da hassasmış ve sevdiği insanları
korkutmak istemediği için onlara söyleyememiş ve eğer bu yumru önemli bir şey
değilse doktora verecek parası da yokmuş ama biriyle konuşma ihtiyacı hissetmiş
ve bu kişinin de koltuk altına bakması gerekiyormuş.
Marla’nın kahverengi gözlerinin tonu, ocakta ısıtılıp, sonra da soğuk suya
atılan bir hayvan gibi. Buna volkanize, galvanize veya tavlanmış diyorlar.
Eğer yardım edip bakarsam, kolajen olayını affedeceğini söylüyor Marla.
Tyler’ı aramadığı, çünkü onu korkutmak istemediği gözümden kaçmıyor. Onun
kitabında ben nötrüm, ona borçluyum.
Yukarı odasına çıkıyoruz ve Marla bana tabiatta yaşlı hayvanlar görmediğimizi
çünkü yaşları ilerleyince hayvanların öldüğünü söylüyor. Hastalanırsa veya
yavaşlarlarsa, daha güçlü hayvanlar onları öldürüyormuş. Hayvanlar
yaşlanmıyorlarmış.
Yatağına uzanıyor, bornozunun kuşağını çözerken, kültürümüzün ölümü yanlış bir
şey haline getirdiğini söylüyor. Yaşlanmış hayvanlar doğal olmayan istisnalar
olmalı diyor.
Hilkat garibeleri.
Kolejdeyken bir siğilimin olduğunu söylüyorum, bu arada Marla’nın bedeni soğuk
ama terliyor. Penisimin üstünde, ama ona yarak diyorum. Aldırmak için tıp
fakültesine gittiğimi söylüyorum. Siğili. Daha sonra olayı babama anlatmıştım.
Babam gülüp, salak olduğumu çünkü bu tür siğillerin, doğanın Fransız usulü
gıdıklaması olduğunu söylemişti. Kadınlar bunlara bayılırmış ve Tanrı bana kıyak
yapıyormuş.
Ellerim dışarısı yüzünden hala soğuk vaziyette Marla’nın yanına çöküp, Marla’nın
soğuk tenini hissederken, parmaklarımın arasında Marla’nın her bir santimini
ovuştururken, Marla Tanrının Fransız usulü gıdıklaması olan bu siğillerin,
kadınlarda rahim kanserine yol açtığını söylüyor.
Tıp fakültesindeki muayenehanede bir tıp fakültesi öğrencisi aletime bir kutu
sıvı nitrojen sıkmıştı ve diğer sekiz tıp öğrencisi de bunu izlemişti. Eğer özel
sağlık sigortanız yoksa, başınıza gelecek olan budur. Onlar sadece yarağa, penis
diyorlardı ve siz ne derseniz deyin, sıvı nitrojen sıkıldığında, kül suyu ile
yakılmış gibi çok acıyordu.
Parmaklarımla gezinmeyi durdurana kadar Marla buna gülüyor. Bir şey bulduğumu
düşünüyor olmalı.
Nefes almayı bırakıyor ve midesi davul gibi geriliyor ve kalbi, iyice gerilmiş
davul derisinin altından atar gibi çarpıyor. Ama hayır, sadece konuştuğum için
durdum, durdum çünkü bir dakikalığına ikimizde Marla’nın odasında değildik.
Yıllar önceki tıp fakültesinin muayenehanesindeydik, yapışkan kağıdın üstünde
oturuyorduk ve aletim sıvı nitrojen yüzünden alev almışken, bir tıp öğrencisi
çıplak ayaklarıma bakıp, odayı iki büyük adımda terk etmişti. Öğrenci, üç gerçek
doktorla birlikte geri geldi ve doktorlar adamı sıvı nitrojen ile birlikte bir
tarafa ittiler.
Gerçek doktorlardan bir tanesi çıplak sağ ayağımı yakaladı ve diğer gerçek
doktorların yüzüne doğru kaldırdı. Üçü ayağımı evirip çevirip, Polaroid
resimlerini çektiler ve Tanrının bir lütfü olarak yarısı donmuş ve yarı giyinik
olan bedenim hiç varolmamış gibi görünüyordu resimlerde. Sadece ayağım vardı ve
geri kalan tıp öğrencileri görebilmek için yaklaştılar.
“Bu kırmızı leke ne kadar zamandır ayağınızda var?” diye sordu bir doktor.
Doğum lekemi kastediyordu. Sağ ayağımda bir doğum lekesi vardı ve babam lekenin
koyu kırmızı Avustralya ve yanında küçük Yeni Zelanda gibi göründüğünü söylerdi.
Onlara bunu söyledim ve bütün heyecan söndü. Aletim eriyordu. Nitrojenli öğrenci
hariç herkes dışarı çıktı, muhtemelen o da dışarı çıkacaktı ama hayal
kırıklığına uğramıştı ve aleti kafasından tutup, kendine doğru çekerken hiç
gözlerime bakmadı. Siğilden geriye kalan şeyin üstüne biraz daha sprey
püskürttü. Gözlerinizi kapayıp, aletinizin yüzlerce mil uzakta olduğunu hayal
etseniz bile, hala acı veren bir histi bu.
Marla elime ve Tyler’ın öpücüğünün bıraktığı yara izine baktı.
Tıp öğrencisine, buralarda pek fazla doğum lekesi görmüyor olmalısınız dedim.
Konu bu değildi. Öğrenci, herkesin o lekeyi kanser sandığını söyledi. Genç
erkeklerde görülen yeni bir kanser türü varmış. Ayaklarda veya bileklerde
kırmızı lekeler ortaya çıkıyormuş. Lekeler kaybolmadığı gibi, bir süre sonra tüm
vücudu sarıp, öldürüyormuş.
Öğrenci, doktorların ve diğerlerinin çok heyecanlandığını çünkü bende bu yeni
kanserden olduğunu sandıklarını söyledi. Henüz çok az insanda vardı ama hızla
yayılıyordu.
Bu yıllar önceydi.
Marla’ya kanserin böyle bir şey olduğunu söylüyorum. Hatalar olacaktı ve belki
de önemli olan vücudun küçük bir bölümünün arıza yapma olasılığı yüzünden, bir
insanın kendini tamamen unutmaması gerektiğiydi.
“Olasılık.” diyordu Marla.
Nitrojenli öğrenci işini bitirdikten sonra bana siğilin birkaç gün içinde
düşeceğini söyledi. Yapışkanlı kağıdın üstünde, çıplak kıçımın yanında, kimsenin
istemediği çıplak ayağımın Polaroid resmi duruyordu. Resmi alabilir miyim diye
sordum.
Resim hala odamda, bir aynanın köşesine sıkıştırılmış vaziyette duruyor. Her
sabah işe gitmeden önce aynanın önünde saçlarımı tarıyorum ve bir zamanlar on
dakikalığına nasıl kanser olduğumu hatırlıyorum, kanserden de beterdi.
Marla’ya buzun neredeyse altı inç kalınlıkta olmasına rağmen, büyükbabamla ilk
kez kayak yapmadığımız Şükran Gününü anlatıyorum. Büyükannem ömrü boyunca sahip
olduğu şu kötü görünümlü lekeleri örtmek için alnına yada kollarına hep yuvarlak
bandajlar yapıştırırdı. Ya püsküllü kenarlarıyla bandajlar kaplı olurdu vücudu
yada lekelerin kahverengiden, mavi viye siyaha dönüşünü görürdük.
Büyükannem son kez hastaneden çıktığında büyükbabam onun bavulunu taşıyordu ve
bavul öyle ağırdı ki, vücudunun orantısının bozulduğunu hissettiğinden dert
yanıyordu. Fransız-Kanada asıllı büyükannem öylesine namusluydu ki, insan içine
mayo ile asla çıkmaz, banyoda çıkardığı seslerin duyulmaması için her zaman
küvet musluğunu açardı. Göğsü alındıktan sonra Lourdesimizin Leydisi
Hastanesinden taburcu olurken büyükannem, büyükbabama sormuştu: “Vücudunun
orantısının bozulduğunu mu hissediyorsun?”
Hayatının hikayesini özetleyen büyükbabama göre hayat, büyükannem, kanser,
evlilikleri ve benim hayatımdı. Bunu her söyleyişinde gülerdi.
Ama Marla gülmüyordu. Onu ısıtabilmek için güldürmeye çalışıyordum. Kolajen
olayı için beni affetmesini istiyordum. Benim bulabileceğim bir şey olmadığını
söylemek istiyordum Marla’ya. Bu sabah bir şey bulduysa bile, bu bir hataydı.
Bir doğum lekesi gibi.
Marla’nın elinin üstünde Tyler’ın öpücüğünün yarası var.
Marla’yı güldürmek istiyorum çünkü ona, Chloe’ye son sarılışımı anlatmak
istemiyorum, saçsız Chloe, sarı cilaya batırılmış bir iskelet olan Chloe, kabak
kafasına ipek bir eşarp bağlamış. Sonsuza kadar ortadan yok olmadan önce
Chloe’ye son bir kez sarılmıştım. Ona korsana benzediğini söylemiştim, o da
gülmüştü. Bense, plaja gittiğimde, sağ ayağımı altıma alıp öyle oturuyordum.
Veya Avustralya ve Yeni Zelanda’yı kuma gömüyordum. İnsanların ayağımı
göreceğinden ve onların beyinlerine ölmeye başlayacağımdan korkuyordum. Bende
olmayan kanser şimdi her yerde. Tabi bunu Marla’ya söylemiyorum.
Sevdiğimiz insanlar hakkında bilmek istemeyeceğimiz o kadar çok şey var ki..
Onu ısıtmak için, güldürebilmek için, Marla’ya yakışıklı ve başarılı bir
morgcuyla evlenen Dear Abby’deki33 kadını anlatıyorum. Gerdek gecesinde adam
kadını, derisi donana kadar buz dolu bir küvete yatırmış, sonra da yatakta hiç
kımıldamadan yatmasını sağlamış ve kadının soğuk, hareketsiz vücuduyla cinsel
ilişkiye girmiş.
İşin komik olan tarafı ise, kadının bunu on sene boyunca yapmış olması ve on
seneden sonra Dear Abby’e yazıp bunda bir gariplik olup olmadığını sormasıydı.
14
Destek gruplarını sevmemin sebebi buydu işte, insanlar senin ölüyor olduğunu
bildiklerinde, dikkatlerini tam olarak veriyorlardı.
Bu seni görebilecekleri son seferse eğer, gerçekten bakıyorlardı. Çek
defterlerinin bakiyesi, radyo şarkıları ve kuş yuvası gibi saçları ile ilgili
tüm düşünceler pencereden uçup gidiyordu.
Bütün dikkatlerini sana veriyorlardı.
Konuşma sırasının kendilerine gelmesini beklemek yerine dinliyorlardı.
Ve konuştuklarında hikaye anlatmıyorlardı. İki kişi konuştuğunda, bir şey inşa
ediliyordu, ve sonrasında iki kişi de öncesine göre değişmiş oluyordu.
Marla ilk yumruyu bulduktan sonra destek gruplarına katılmaya başlamıştı.
İkinci yumruyu bulduğumuz günün ertesi sabahı Marla, iki bacağı bir çorabın
içinde mutfağa daldı ve “Bak, ben denizkızıyım” dedi.
“Bunun , erkelerin tuvalete ters oturup, motosiklete biniyormuş gibi
yapmalarıyla hiç ilgisi yok, bu son derece özgün bir kaza.” diye devam etti.
İlk yumru Marla ile Arta Kalan Erkekler Topluluğunda karşılaşmamızdan önce
çıkmıştı, şimdi de ikincisi peydahlanmıştı.
Bilmeniz gereken şey şu; Marla hala hayatta. Bana söylediğine göre Marla’nın
hayat felsefesi, her an ölebilecek olması. Hayatının trajedisi ise ölmüyor
olması.
Marla ilk yumruyu bulunca, kucaklarına kıvrılmış veya ayaklarının dibinde yatan,
yumuşak oyuncak bebek görünümlü çocuklarıyla bekleme odasının üç kenarına
sıralanmış olan koltuklara çöreklenmiş bostan korkuluğu annelerle dolu bir
kliniğe gitmişti. Çocukların gözleri, bayatlayıp bozulmuş portakal veya muz gibi
çökmüş ve mordu ve anneleri onların, kafa derisinin mayalanıp enfeksiyon kapması
sonucu oluşmuş kepekli, karmakarışık saçlarını kaşıyordu. Klinikteki herkesin
dişleri ince suratlarında öyle büyük duruyordu ki, dişlerin, her şeyi
öğütebilmek için insanın derisinden çıkan kemik parçaları olduğu görülüyordu.
Sağlık sigortan yoksa, kendini böyle yerlerde buluverirsin.
Bir sürü ibne çocuk sahibi olmak istemişti ve şimdi çocuklar hastaydı ve anneler
ölüyordu, babalar ölmüştü bile, çiş ve sirke yüzünden kusmuk kokan hastanede
otururken, hemşire her anneye ne kadar süredir hasta olduğunu, kaç kilo
kaybettiğini, çocuğunun yaşayan bir aile ferdi veya velisi olup olmadığını
soruyordu ve kimse daha fazlasını bilmiyorken Marla karar verdi.
Eğer ölecekse bunu bilmek istemiyordu.
Kliniğin köşesinden, şehir çamaşırhanesine yürüdü ve kurutuculardaki bütün kot
pantolonları çaldı ve kot başına on beş papel ödeyen bir satıcıya gitti. Sonra
da kendine kaçmayan cinsten iyi bir külotlu çorap aldı.
“Şu iyi cins olan çoraplar” diyordu Marla, “kaçmasa bile tüyleniyorlar.”
Hiçbir şey kalıcı değil. Her şey yıkılıyor.
Diğer insan kıç mendillerinin etrafında olmak daha kolay olduğu için, destek
gruplarına gitmeye başlamıştı Marla. Herkesin yanlış olan bir durumu vardı. Ve
bir süreliğine, kalbi atmıyormuş gibi olmuştu.
Marla, ücreti önceden ödenmiş cenaze töreni planları yapan bir cenaze evinde iş
bulmuştu. Cenaze evinin sergi salonundan bazen şişko adamlar ama çoğunlukla
şişko kadınlar ellerinde yumurtalık büyüklüğünde krematoryum kavanozuyla
çıkarlardı ve Marla girişteki masasında siyah ve toplu saçları, tüylenmiş ince
çorabı, göğsündeki yumru ve kaderiyle oturur, “Bayan, kendinizi kandırmayın. O
elinizdeki küçücük kavanoza sizin yanmış kafanızın küllerini bile sığdıramayız.
Lütfen gidip bowling topu büyüklüğünde bir kavanoz alın.” derdi.
Marla’nın kalbi benim yüzüm gibiydi. Dünyanın artığı ve çöpü. Kimsenin tekrar
dönüştürerek kullanılır hale getirmek için uğraşmayacağı tüketim sonrası insan
kıçı mendili.
Marla’nın anlattığına göre destek grupları ile klinik arasında ölmüş olan bir
sürü insanla tanışmıştı. Bu insanlar ölmüş ve öte tarafa geçmişlerdi ve geceleri
Marla’ya telefon ediyorlardı. Marla barlara gidiyordu, barmenin adını
seslendiğini duyuyordu ama telefonu kulağına götürdüğünde hat kapanmış oluyordu.
Zamanında bunun dibe vuruş olduğunu sanmıştı.
“İnsan yirmi dört yaşındayken” diyordu, “daha ne kadar düşebileceğini tahmin
bile edemiyor. Ama ben çabuk öğrendim.”
Marla ilk kez krematoryum kavanozu doldururken maske takmamıştı ve sonra burnunu
temizlerken, Bay Bilmemkimin siyah kalıntıları mendilin üstüne yapışmıştı.
Paper Sokağındaki evde telefon bir kere çaldığında cevap verince hat kesilmiş
oluyordu ve arayanın Marla’ya ulaşmaya çalışan biri olduğunu biliyorduk. Bu olay
tahmin edebileceğinizden çok daha fazla tekrarlanmıştı.
Apartman dairemin havaya uçması ile ilgili olarak bir dedektif Paper Sokağındaki
evi aramaya başlamıştı ve Tyler göğsünü omzuma dayamış vaziyette kulağıma
fısıldıyordu, telefonu öbür kulağıma koymuştum ve dedektif ev yapımı dinamit
yapabilecek birini tanıyıp tanımadığımı soruyordu.
“Trajedi ve ölüm karşısında” Tyler kulağıma fısıldıyordu, “felaketler benim
gelişmemin doğal bir parçasıdır.”
Dairemi havaya uçuran şeyin buzdolabı olduğunu söyledim dedektife.
“Fiziksel güç ve mal varlığı ile bağlarımı koparıyorum” Tyler fısıldamaya devam
ediyordu “çünkü ancak kendimi yok edersem, ruhumun daha büyük gücünü
keşfedebilirim.”
Dedektif dinamitin saf olmadığını, dairede amonyum oksalat ve potasyum perklorür
artıkları bulunduğunu, ki bunun bombanın ev yapımı olduğu anlamına
gelebileceğini, ve ön kapıdaki kilit dilinin kırıldığını söyledi.
O gece Washington D.C.’deydim dedim.
Dedektif telefonda, birilerinin kapının kilidine bir kutu Freon spreyi
sıktığını, sonra da silindiri kırmak için soğuk keski ile kilide vurduklarını
anlattı. Suçlular bisikletleri de böyle çalıyorlardı.
“Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı, ruhumu korumak için savaşıyor. Önüme
çıkan servetleri temizleyen öğretici beni özgürlüğe kavuşturacak” dedi Tyler.
Dedektif, ev yapımı dinamiti koyan kişinin, patlamadan günler önce gazı açıp,
fırındaki pilot çakmakları da kapatmış olabileceğini söyledi. Gaz sadece olayı
tetiklemişti. Buzdolabının altındaki kompresöre ulaşıp, kompresörün elektrik
motorunun patlamayı ateşlemesinden önce, gazın bütün daireyi doldurması için
günler geçmiş olmalıydı.
Tyler “Ona, evet ben yaptım de. Her şeyi ben patlattım. Duymak istediği şey bu.”
dedi.
Dedektife, hayır dedim, gazı açık bırakmadım ve sonra da şehri terk ettim.
Hayatımı seviyordum. O daireyi seviyordum. Bütün mobilyaları seviyordum. Benim
bütün hayatım buydu. Her şey, lambalar, koltuklar, halılar bendim. Evdeki
bitkiler bendim. Televizyon bendim. Havaya uçuran bendim. Bunu görmediniz mi?
Dedektif şehirden ayrılmamamı söyledi.
15
Bay Majesteleri, bay ulusal birleşmiş makinistler ve bağımsız sinema
işletmecileri birliğinin yerel bölümü başkanı henüz oturmuştu.
İnsanoğlunun istismar ettiği her şeyin altında, arkasında ve içinde korkunç bir
şey gelişiyordu.
Hiçbir şey kalıcı değil.
Her şey yıkılıyor.
Bunu biliyorum, çünkü Tyler bunu biliyor.
Tyler üç yıldır bir sinemalar zinciri için film kesme ve yapıştırma işi
yapıyordu. Bir film, metal bir kasanın içinde altı veya yedi küçük makaralar
halinde seyahat eder. Tyler’ın görevi, bu küçük makaraları, kendinden dişli ve
geri sarmalı projektörlere uygun hale getirmek için birleştirip, tek bir makara
yapmaktı. Üç yıldan sonra Tyler, her birinde en az üç salon olan yedi sinemada
her hafta yeni filmler için yüzlerce makara kesip biçmişti.
Ama ne yazık ki birlik, daha fazla kendinden dişli ve geri sarmalı projektör
alıp, Tyler’a olan ihtiyacı ortadan kaldırmıştı. Bay bölüm başkanı küçük bir
görüşme için Tyler’ı aramak durumunda kalmıştı.
İş sıkıcıydı ve maaş boktandı, ve birleşmiş bağımsız makinistler birliği ve
birleşmiş sinemalar birliği başkanı, bölümün ona attığı bu diplomatik kazığın
aslında Tyler’a yaptığı bir iyilik olduğunu söylüyordu.
Bunu bir reddediş olarak düşünmemeliydi. Daha çok küçülme olarak düşünmeliydi.
Bay bölüm başkanı “Başarımızdaki katkını takdir ediyoruz” derken kıçından
sallıyordu.
Hiç sorun değil diyordu Tyler ve sırıtıyordu. Birlik her ay maaş çekini
yolladığı sürece, çenesini kapayabilirdi.
“Bunu erken emeklilik olarak düşün, tabi emekli maaşı ile birlikte” dedi Tyler.
Tyler yüzlerce fimle uğraşmıştı.
Filmler gösterildikten sonra dağıtımcı firmaya geri dönüyordu. Sonra tekrar
yayınlananlar oluyordu. Komedi. Drama. Müzikal. Duygusal. Macera.
Tyler’ın tek karelik pornografik görüntüleriyle birleştirilmiş filmler.
Sapıklık. Ağza alma. Oral seks. Kölelik.
Tyler’ın kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
Tyler kimsenin önemsemediği bir piyondu, onun bunun artığıydı.
Tyler’ın, Pressman Oteli’nin müdürüne söylemem için bana prova ettirdiği şey de
buydu.
Pressman Otelindeki diğer işinde de Tyler önemli biri değildi. Ölü veya diri
olması kimsenin umurunda değildi ve bu his kesinlikle karşılıklıydı. Güvenlik
görevlileri kapının dışında beklerken, otel müdürünün odasında benden söylememi
istediği şey buydu.
Tyler’la o gece geç saate kadar oturup, her şey sona erdikten sonra
hikayelerimizi anlatmıştık.
Tyler makinistler birliğine gittikten hemen sonra, beni de Pressman otelinin
müdürüne gitmek ve onunla yüzleşmek zorunda bırakmıştı.
Gün geçtikçe Tyler’la ikiz kardeşler gibi birbirimize benzemeye başlamıştık.
İkimizin de elmacık kemikleri çürümüş, tenimiz hafızasını kaybetmişti ve dayak
yedikten sonra nereye geri dönmemiz gerektiğini unutmuştuk.
Benim yaralarım dövüş kulübünden kalmaydı, Tyler’ın yüzünüyse makinistler
birliği başkanı yamultmuştu. Tyler birliğin ofisinden emekleyerek çıkarken, ben
de Pressman Otelinin müdürünü görmeye gitmiştim.
Pressman Otelinin müdürünün odasında oturdum.
Ben Joe’nun Sırıtan İntikamıyım.
Otel müdürünün ilk söylediği şey sadece üç dakikamın olduğuydu. İlk otuz saniye,
çorbaların içine işediğimi, creme brulees’lerin üstüne osurduğumu, hindiba
sotesine sümkürdüğümü ve bundan sonra ortalama haftalık maaşım artı bahşişlerime
denk gelen miktarda bir çekin her hafta tarafıma gönderilmesini istediğimi
söyledim. Karşılığında, bundan sonra işe gelmeyeceğimi ve gazetelere veya kamu
sağlığı yetkililerine gidip, karmakarışık, gözü yaşlı itiraflarda
bulunmayacağımı söyledim.
Manşetler:
Üzgün Garson Yemeklere Pislik Karıştırdığını Kabul Etti.
Kesinlikle hapse girme ihtimalim de var dedim. Beni asıp, taşaklarımı ezip,
sokaklarda sürükleyip, derimi yüzüp, kül suyu ile yakabilirler, ama Pressman
Oteli de bundan böyle dünyanın en zengin insanlarının çiş yediği otel olarak
bilinir.
Tyler’ın sözleri ağzımdan dökülüyordu.
Bir zamanlar işte öyle iyi bir insandım ben.
Makinistler birliğinin ofisinde Tyler, birlik başkanı suratını yamulttuktan
sonra gülmüştü. Adamın attığı yumruk Tyler’ı oturduğu yerden fırlatıp, duvara
yapıştırmıştı ve Tyler oturduğu yerde gülüyordu.
“Devam et, ama beni öldüremezsin” derken Tyler gülüyordu. “Seni sikilmiş geri
zekalı. Bayıltana kadar döv beni ama beni öldüremezsin.”
Kaybedecek çok şeyin var.
Benim ise hiçbir şeyim yok.
Senin her şeyin var.
Durma, mideme çalış. Suratıma bir yumruk daha at. Dişlerimi dök ama o maaş
çeklerini göndermeye devam et. Kaburgalarımı kır, ama eğer bir haftalık çekimi
unutursan, her şeyi açıklarım, ve birliğinle birlikte bütün sinema sahiplerinin,
film dağıtım şirketlerinin ve Bambi çizgi filminde sertleşmiş bir alet gören
çocuğun annesinin açtığı davalara koşar durursunuz.
“Ben önemsizim” demişti Tyler. “Sana ve bu sikilmiş dünyaya göre ben bir hiçim,
bokum, deliyim.” demişti Tyler birlik başkanına. “Nerede yaşadığım veya neler
hissettiğim senin umurunda değil. Yada ne yediğim, çocuklarımı nasıl beslediğim,
hastalandığım zaman doktora nasıl para ödediğim senin umurunda değil, ve evet
ben aptalım, sıkıldım ve güçsüzüm, ama kesinlikle hala senin sorumluluğunum.”
Pressman Otelinde otururken, dövüş kulübünden kalma dudaklarım hala on parçaya
bölünmüş vaziyetteydi. Pressman Otelinin müdürüne bakan yanağımdaki göt deliği
gayet ikna ediciydi.
Temel olarak, Tyler’ın söylediği sözlerin aynısını söyledim.
Birlik başkanı Tyler’ı yere indirdikten sonra, bay başkan Tyler’ın karşılık
vermediğini görmüştü, hiç bir zaman ihtiyacı olmayacak kadar büyük Cadillac-vari
saygıdeğer vücuduyla gerileyip, saygıdeğer tamponunu Tyler’ın kaburgalarına
indirmişti ve Tyler gülüyordu. Tyler top gibi yuvarlandıktan sonra, majesteleri
bu defa tamponunu Tyler’ın karaciğerine indirmişti ama Tyler hala gülüyordu.
“Çıkar onu dışarı” demişti Tyler. “Güven bana. Kendini çok daha iyi
hissedeceksin. Harika hissedeceksin.”
Pressman Otelinin ofisinde, otel müdürüne telefonu kullanabilir miyim dedim ve
bir gazetenin şehir masasını aradım. Otel müdürü beni izlerken, şöyle dedim:
Merhaba, politik bir protestonun parçası olarak insanlığa karşı korkunç bir suç
işledim. Hizmet endüstrisi işçilerinin sömürülmesini protesto ediyordum.
Hapse girersem, çorbayla vakit harcayan dengesiz bir amele olmayacaktım. Bunun
kahramanca bir tarafı olacaktı.
Robin Hood Garson Şampiyonluk Fukarası.
Bu sadece bir otel ve bir garsondan ibaret bir olaydan çok daha fazlası
olacaktı.
Pressman Otelinin müdürü gayet nazik bir şekilde ahizeyi elimden aldı. Benim
artık burada çalışmamı istemediğini söyledi, en azından bu görünüşle.
Müdürün masasının başında dikiliyordum, ve “ne?” dedim.
Bu fikri beğenmedin mi yoksa?
Hiç geri çekilmeden, müdüre bakmaya devam ederken, yumruğumu sıkıp, kolumun
ucundaki merkezkaç kuvvetiyle sallıyorum ve burnumun içindeki çatlamış
yaralardan kan fışkırıyor.
Hiç sebep yokken, Tyler’la ilk dövüşümüzü yaptığımız geceyi hatırlıyorum. Bana
bütün gücünle vurmanı istiyorum.
Gerçi bu o kadar da sert bir yumruk değil. Kendime tekrar vuruyorum. Akan kan
iyi görünüyor ama bununla yetinmeyip kendimi duvara çarpıyorum, bir gürültü
patlıyor ve duvarda asılı duran tablo kırılıyor.
Kırılan cam, çerçeve, çiçek resmi ve kan benimle birlikte yere saçılıyor.
Yaptıklarım fazlasıyla ahmakça görünüyor. Kan halıya dökülmeye başlıyor ve
uzanıp otel müdürünün masasına kanlı dev el izlerimi bırakıyorum ve lütfen
diyorum, lütfen bana yardım et, ama kıkırdamaya başlıyorum.
Bana yardım et, lütfen.
Lütfen bana bir daha vurma.
Kendimi yere atıyorum ve halı kanımla boyanıyor. Söyleyeceğim ilk kelime lütfen.
Dudaklarımı kilitliyorum. Canavar, oryantal kilimin tatlı buketleri ve
çelenkleri üstünde sürünüyor. Kan burnumdan boğazıma ve ağzıma akıyor, sıcak.
Canavar kilimin bir ucundan öbür ucuna sürünüyor ve pençelerinin üstündeki kana
yapışan iplik ve toz parçalarını topluyor. Ve Pressman Otelinin müdürünün ince
çizgili bileğini yakalayacak kadar yaklaşıp, söylüyor.
Lütfen.
Söylüyor.
Lütfen kelimesi kan kabarcığıyla birlikte çıkıyor.
Söylüyor.
Lütfen.
Ve kabarcık her yere kan saçıyor.
Böylece Tyler haftanın yedi gecesi dövüş kulübü açacak kadar özgür olmuştu. Daha
sonra yedi tane daha dövüş kulübü açılmıştı, sonra on beş tane daha ve sonra
yirmi üç dövüş kulübü daha ve Tyler daha fazlasını istiyordu. Para akışı hiç
kesilmiyordu.
Lütfen diyorum Pressman Otelinin müdürüne, bana istediğim parayı ver. Ve tekrar
kıkırdıyorum.
Lütfen.
Lütfen bana bir daha vurma.
Sen bir sürü şeye sahipsin, benim hiçbir şeyim yok. Arkasındaki pencere eşiğine
yaslanan Pressman Oteli müdürünün ince çizgili bacaklarına kanımı bulaştırarak
tırmanmaya başlıyorum ve müdürün ince dudakları dişlerinden çekiliyor.
Canavar kanlı pençesini müdürün pantolonunun beline takıp, beyaz kolalı
gömleğini kavramak için kendini yukarı çekiyor ve kanlı ellerini müdürün narin
bileklerine doluyor.
Lütfen. Dudaklarımı ayıracak kadar kocaman bir gülümseme kaplıyor yüzümü.
Müdür bağırarak benden, kanımdan, kırılmış burnumdan ve ikimizin üstündeki kana
yapışan pislikten kurtulmaya çabalıyor ve işte o zaman, tam en mükemmel anımızda
güvenlik görevlileri içeri girmeye karar veriyorlar.
16
Bugün gazetede birilerinin Hein Tower’ın onuncu ile on beşinci katlarına
girerek, pencerelerden sarkıp, binanın güney cephesine beş kat büyüklüğünde
öfkeli bir maske çizdiklerini ve maskenin dev gözlerinin merkezinde bulunan
pencereleri ateşe verdiklerini ve yanan dev gözlerin, gün batımında şehrin
üzerinde alev alev, canlı ve kaçınılmaz göründüğünü yazıyor.
Gazetenin ilk sayfasında maskenin bir resmi var, kızgın bir balkabağı, şeytan
bakışlı bir Samuray, gökyüzünde asılı hırs sembolü ejder gibi duruyor ve tüten
duman bir cadının kaşları veya şeytanın boynuzları gibi görünüyor. Ve resimdeki
insanlar bakmamaya çalışarak, ağlıyorlar.
Bunun anlamı ne?
Ve böyle bir şeyi kim yapmış olabilir? Alevler söndükten sonra bile, yüz hala
oradaydı ve daha da kötü görünüyordu. Boş gözler sokaktaki insanları izliyor
gibiydi ama artık o gözlerde hayat yoktu.
Konu ile ilgili sayfalarca yazı vardı gazetede.
Elbette yazıları okuyunca insan bunun Kargaşa Projesinin bir parçası olup
olmadığını bilmek istiyor.
Gazetede polisin elinde gerçek şüpheliler ile ilgili bilgi olmadığı yazıyor.
Gençlik çeteleri veya uzaylılar, bunu yapan her kimse, siyah sprey boyalarla
çıkıntılardan emekleyip, pencerelerden sarkarken düşüp ölmüş olabilirlerdi.
Yıkım Ekibi miydi bunu yapan, yoksa Kundaklama Ekibi mi? Dev surat belki de
geçen hafta kendilerine verilen ev ödeviydi.
Tyler bilebilirdi ama Kargaşa Projesinin ilk kuralı, Kargaşa Projesi ile ilgili
soru sormamaktı.
Bu hafta Tyler Kargaşa Projesinin Saldırı Ekibindeki herkese silahla ateş etmeyi
göstermişti. Bir silahın bütün yaptığı, bir yöne doğru patlama için
odaklanmaktı.
Saldırı Ekibinin son toplantısında Tyler bir adet silah ve altın rehber
getirmişti. Cumartesi günü dövüş kulübünün buluştuğu zemin katta
toplanıyorlardı. Her ekibin ayrı bir toplanma günü vardı:
Kundakçılar Pazartesi günleri toplanıyordu.
Saldırı ekibi Salı’ları.
Yıkımcılar Çarşamba günleri toplanıyordu.
Ve Yanlış Bilgilendirme Ekibi Perşembeleri toplanıyordu.
Organize Karmaşa. Anarşi Bürokrasisi. Gerisini siz düşünün işte.
Destek grupları. Gibi.
Salı akşamları Saldırı Ekibi bir sonraki hafta için eylem planları hazırlardı ve
Tyler gelen önerileri okuyup, ekibe ödevini verirdi.
Gelecek hafta Salı gününe kadar Saldırı Komitesindeki herkes bir kavga
başlatacak ve sonunda yenilecekti. Ve bu dövüş kulübünde olmayacaktı. Bu
göründüğünden daha zordu aslında. Sokaktaki adam kavga etmemek için her şeyi
yapardı.
Yapılması düşünülen şey, sokaktan geçen ve hiçbir kavgaya karışmamış bir Joe’yu
tutup, düzeltmekti. Ona hayatında ilk kez kazanmanın tadını yaşatmaktı.
Patlamasını sağlamak. Sizin canınızı çıkarmazı için izin vermek.
Yapabilirsiniz. Kazanırsanız, her şeyi berbat etmiş olursunuz.
Tyler komiteye “Arkadaşlar, yapmamız gereken, o heriflere hala sahip oldukları
gücün nasıl bir şey olduğunu hatırlatmak” dedi.
Bu Tyler’ın moral verici kısa konuşmasıydı. Sonra da önünde duran karton
kutudaki bütün katlanmış kağıtları açtı. Tüm ekipler bir sonraki hafta yapmayı
istedikleri eylemleri böyle sunarlar. Eylemi ekip bloknotuna yaz. Sayfayı kopar,
katla ve kutuya at. Tyler teklifleri kontrol eder, beğenmediği eylem fikirlerini
atar.
Attığı her kağıdın yerine, kutuya boş bir kağıt koyar.
Sonra ekipteki herkes kutudan bir kağıt çeker. Tyler’ın anlattığına göre boş
kağıdı çeken sadece içinde bulunduğu haftanın ödevini yapar.
Teklifleri çekenlerden biri, hafta sonu yapılacak ithal bira festivaline gidip,
adamın birini kimyasal tuvalete iter. Bunu yaparken dayak yerse, artı puan
kazanır. Bir başkası alışveriş merkezinin atriumunda yapılan moda gösterisine
katılıp, ara kattan çilek jölesi atar.
Yakalananlar ekipten atılır. Gülenler ekipten atılır.
Kimse kimin ne teklif çektiğini bilmez. Tyler hariç hiç kimse tekliflerin
içeriğini, hangilerinin kabul edilip, hangilerinin çöpe atıldığını bilmez. O
hafta içi gazeteden kimliği belirlenemeyen bir kişinin, şehirde bir Jaguar’ın
şoförünü arabadan atıp, arabayı bir süs havuzuna yönlendirdiğini
okuyabilirsiniz.
Ve düşünürsünüz. Bu da çekilmiş olan bir ekip teklifi miydi acaba?
Bir sonraki Salı gecesi, karanlık dövüş kulübü bodrumunun tek ışığı altında
toplanmış olan Saldırı Ekibinin arasında dolanırken, hala Jaguarı kimin havuza
soktuğunu düşünüyor olursunuz.
Yada kimin sanat müzesinin çatısına çıkıp, resepsiyonun bulunduğu heykelli
avluya boya dolu balonlarla nişan aldığını?
Hein Tower’daki yanan şeytan maskesini kimin boyadığını?
Hein Tower görevinin gerçekleştirildiği gece, mahkeme katipleri, muhasebeciler
veya kuryelerden oluşan bir ekibin, normalde her gün çalışmak için gittikleri
ofislere gizlice girdiklerini gözünüzün önüne getirin. Kargaşa Projesinin
kurallarına aykırı olmasına rağmen belki biraz içmişlerdi ve ana anahtarları
kullanarak, Freon sprey kutularıyla kilit silindirlerini kırmış, binanın tuğla
yüzeyine iplerle sarkıp, ipleri tutanlara güvenerek sallanıp, her gün
hayatlarının bir noktada sona ereceğini düşündükleri ofislerinde hızlı ölüm
riskini göze almışlardı.
Ertesi sabah aynı katipler ve muhasebe temsilci yardımcıları, düzgünce taranmış
saçları, dik kafaları, uykusuzluktan acayip ama ayık ve kravatlı halde
kalabalığa karışmış olurlardı ve kalabalığın, bunu kim yapmış olabilir tarzı
konuşmalarını dinlerken, iki dev dumanlı gözün merkezinden sular boşalmaya
başladığı esnada, polis herkesin geri çekilmesi için bağırırdı.
Tyler bana gizlice hiç bir toplantıda dörtten fazla iyi teklifin olmadığını, bu
yüzden boş bir kağıt değil de, iyi bir teklif çekme şansının onda bir olduğunu
söyledi. Tyler’la birlikte Saldırı Ekibinde yirmi beş kişi vardı. Herkes ödevini
alıyordu: halk içinde bir dövüş kaybetmek; ve her üye bir teklif çekiyordu.
Bu hafta Tyler onlara gidip bir silah satın almalarını söyledi.
Tyler ekipteki heriflerden birine altın rehberi verdi ve oradan bir ilan
yırtmasını istedi. Ve rehberi bir sonrakine geçirmesini. Böylece iki kişi silah
almak veya ateş etmek için aynı dükkana gitmemiş olacaktı.
Silahı ceketinin cebinden çıkarırken “Bu bir silah, ve iki hafta içinde
hepinizin toplantıya getirmek üzere bu boyda bir silahı olacak” dedi.
“Parasını nakit olarak ödeminizi tavsiye ederim. Haftaya hepiniz silahlarını
değiş tokuş edeceksiniz ve satın aldığınız silahın çalındığını kayıtlara
geçirteceksiniz.”
Kimse bir şey sormadı. Kargaşa Projesindeki ilk kural soru sormamaktır.
Tyler silahı elden ele dolaştırdı. O kadar küçük bir şey için oldukça ağırdı.
Sanki bir dağ ve güneş birleşip, bunu oluşturmak için birlikte erimişlerdi.
Ekipteki herifler silahı iki parmaklarıyla tutuyorlardı. Her biri silahın dolu
olup olmadığını sormak istiyordu ama Kargaşa Projesinin ikinci kuralı soru
sormamaktı.
Belki doluydu, belki de değildi. Belki de her zaman en kötüsünü düşünmeliydik.
Tyler “Bir silah basit ve mükemmeldir. Sadece tetiği geri çekersiniz” dedi.
Kargaşa Projesinin üçüncü kuralı mazeretlerin kabul edilmemesidir.
Tyler “Tetik, çekici serbest bırakır ve çekiç barutu sıkıştırır” dedi.
Dördüncü kural yalan söylememektir.
Tyler “Patlama merminin sonundaki metal kısmı parçalar ve silahın namlusu
patlayan barutla fırlayan metal kısmı odaklar. Toptan çıkan bir adam gibi,
silodan çıkan roket gibi, dölünüz gibi bir yöne gider. “ dedi.
Tyler Kargaşa Projesini icat ettiğinde Kargaşa Projesinin diğer insanlarla
hiçbir ilgisi olmadığını söylemişti. Başka insanların yaralanıp yaralanmaması
umurunda değildi. Amaç, projedeki herkese tarihi kontrol edebilme gücüne sahip
olduğunu öğretmekti. Biz, her birimiz dünyayı kontrolümüz altına alabilirdik.
Tyler Kargaşa Projesini dövüş kulübünde icat etmişti.
Bir akşam dövüş kulübünde dövüşmek için bir çaylağı seçtim. O Cumartesi akşamı
melek yüzlü genç bir herif ilk kez dövüş kulübüne geliyordu ve ben de onu
seçmiştim. Kural böyle. Eğer dövüş kulübünde ilk gecenizse dövüşmek
zorundasınız. Bunu bildiğim için onu seçtim çünkü şu uykusuzluk geri gelmişti ve
güzel olan bir şeyi yok etme modundaydım.
Yüzümün büyük bölümü iyileşmeye fırsat bulamadığı için, görünüş bakımından
kaybedecek bir şeyim yoktu. Bir gün iş yerinde patronum, çenemdeki hiç
iyileşmeyen delik için ne yaptığımı sordu. Kahve içerken sızmasın diye iki
parmağımla deliği tıkıyorum dedim.
Uygulandığında, rakibin sadece kendinden geçmeyecek kadar hava almasına izin
veren bir boyun kilidi var ve o gece dövüş kulübünde bizim çaylağa vurdum ve bay
güzel melek yüze balyoz gibi bir yumruk çaktım, önce yumruğumun kemikli
muştasıyla vurdum, dudaklarına batan dişlerinin parmaklarımın derisini
sıyırmasından sonra yumruğumun kenetlenmiş sıkı dibiyle vurdum. Sonrada çocuk
kollarımdan yere yığıldı.
Tyler daha sonra bana, şimdiye kadar benim hiçbir şeyi böylesine tamamen yok
ettiğimi görmediğini söyledi. O gece Tyler dövüş kulübünü bir derece yükseltmek
veya tamamen kapatmak gerektiğinin farkına varmıştı.
Ertesi sabah kahvaltı yaparken “Manyak gibi görünüyordun, Çatlak-Çocuk. Nereye
gittin öyle?” dedi.
Kendimi bir pislik gibi hissettiğimi ve hiçte rahatlamadığımı söyledim. Alçaktan
bile uçmamıştım. Belki de bir tür bir bağımlılık sahibi olmuştum. Dövüşmeye
karşı toleransınız olabilir ve belki de benim daha büyük bir şeye ihtiyacım
vardı.
İşte o sabah Tyler Kargaşa Projesini icat etti.
Bana gerçekte neyle dövüştüğümü sordu.
Tyler’ın tarihin çöpü ve kölesi olmakla ilgili söylediği şeyler var ya, işte
aynen öyle hissediyordum. Sahip olamadığım bütün güzellikleri yok etmek
istiyordum. Amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyordum. Ozonu yutacak kadar çok
kloroflorokarbon pompalamak, dev çöp tankerlerinin kapaklarını açmak, karadaki
petrol kuyularının boşaltmak istiyordum. Yiyemeyeceğim bütün balıkları öldürmek,
hiç bir zaman göremeyeceğim Fransa sahillerini kirletmek istiyordum.
Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum.
O çocuğu yumruklarken, neslini sürdürmek için cinsel ilişkiye girmeyecek olan
bütün tehlike altındaki pandaların ve yaşamaktan vazgeçip, kendini karaya vuran
bütün balina ve yunus balıklarının kafasının ortasına birer kurşun sıkmak
istiyordum aslında.
Bunu nesillerin tükenmesi olarak almayın. Daha çok küçülme olarak düşünün.
Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegenin içine etti, kirletti ve şimdi tarih
benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyor. Çorba kutularını temizleyip,
yassılaştırmam gerekiyor. Ve kullanılan benzinin her bir damlasının hesabını
tutmamı bekliyor.
Ve nükleer atıkların, gömülen petrol tanklarının ve ben doğmadan önceki
jenerasyonun boşalttığı araziler dolusu toksik atığın hesabını vermem gerekiyor.
Bay meleğin kafasını kolumun içinde bir bebek veya futbol topu gibi tutup,
elimin muştasıyla yüzüne vurdum, dişleri dudaklarından fırlayana kadar vurdum.
Sonrada, ayağımın yanına çuval gibi yığılana dek dirseğimle vurdum. Elmacık
kemiklerinin üstündeki deri incelip, morarana kadar vurdum.
Duman solumak istiyordum.
Kuşlar ve geyikler gereksiz bir lükstür ve bütün balıklar ölmelidir.
Louvre müzesini yakmak istiyordum. Antik Yunan heykellerini çekiçle kırmak,
kıçımı Mona Lisa’ya silmek istiyordum. Artık bu benim dünyam.
Bu benim dünyam, benim dünyam ve o antik insanların hepsi öldü.
Tyler işte o sabah kahvaltıda Kargaşa Projesini icat etmişti.
Dünyayı tarihinden kurtarmak istiyorduk.
Paper Sokağındaki evde kahvaltıda ediyorduk ve Tyler, kendini unutulmuş bir golf
sahasının on beşinci yeşilliğinde turp yetiştirirken veya patates tohumu ekerken
hayal et dedi.
Rockefeller Plaza’nın yıkıntılarının çevresinde nemli kanyon ormanlarında geyik
avlayacak ve kırk beş derecelik açıya yatmış Uzay Mekiği iskeletinin etrafında
istiridye arayacaksın. Gökdelenlerin üstüne dev totem suratları ve gulyabani
motifleri çizeceğiz ve geceleri kafeslerin dışında koşturup, bizi izleyen
ayılar, büyük kediler ve kurtlardan korunmak için her gece insanoğlundan geriye
kalanlar boş hayvanat bahçelerine gidip, kendilerini kafeslere kilitleyecek.
“Geri dönüşüm ve hız limitleri saçmalıktan başka bir bok değil.” dedi Tyler.
“Ölüm döşeğinde sigarayı bırakmak gibi bir şey.”
“Dünyayı kurtaracak olan Kargaşa Projesidir. Kültürel bir buz çağı. Prematüre
bir karanlık çağ. Kargaşa Projesi, Dünyanın kendini iyileştirmesine yetecek
kadar uzun bir süre insanlığı uyuşturacak veya vazgeçirecek.”
“Anarşiyi haklı çıkarmak gibi bir şey işte.” dedi Tyler.
Dövüş kulübünün memurlara ve kuryelere yaptığı gibi, Kargaşa Projesi de
medeniyeti yok edecek ve böylece bizler de dünyayı daha iyi bir yer haline
getireceğiz.
“Mağaza pencerelerinden geyik avladığımızı, çürüyen güzel elbiselerin ve
smokinlerin raflarda kokuştuğunu düşün; seni hayatının sonuna kadar idare edecek
deri kıyafetler giyeceksin ve Sears kulesini saran bilek kalınlığındaki asmalara
tırmanacaksın. Jack ve fasulye sırığı misali, nemli ormanın sayvanına
tırmanacaksın ve hava öyle temiz olacak ki, mısır eken küçük şekiller ve sekiz
şerit genişliğinde, Ağustos sıcağı gibi binlerce kilometre uzunluğundaki
boşaltılmış süper bir otobanın emniyet şeridinde kurumaya bırakılmış geyik eti
şeritleri göreceksin” dedi Tyler.
Tyler’a göre bu Kargaşa Projesinin amacıydı; medeniyetin tamamen ve doğrudan yok
edilmesi.
Kargaşa Projesinde bir adım sonra neler olacağını Tyler hariç hiç kimse
bilmiyor. İkinci kural, soru sormayacaksınız.
Tyler Saldırı Ekibine “Kurşun satın almayın dedi” dedi. “Böylece o endişeniz de
ortadan kalkmış olacak, evet, birini öldürmek zorunda kalmakla ilgili
endişeniz.”
Kundaklama. Saldırı. Yıkım ve Yanlış Bilgilendirme.
Soru yok. Soru yok. Mazeret yok. Yalan yok.
Kargaşa Projesinin beşinci kuralı, Tyler’a güvenmek zorunda olmanızdır.
3 Dear Abby, bizdeki Güzin Abla köşesi gibi bir köşe
Devamı haftaya
|
|