
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap SON
Tarih: 19.11.2004 Saat: 00:13 Konu: Öykü - Roman
12 Aralık günü.
Sevgili Wilhelm, kötü ruhların hışmına uğradığı
sanılan bedbahtların içinde
olmaları gereken haldeyim. Bazen beni kavrıyor;
korku değil, kaygı değil - içimde, göğsümü parçalayacak hissi veren, gırtlağımı
sıkan, bilinmeyen bir kudurtu! Eyvah! eyvah! ve sonra çevrede bu insan düşmanı
mevsimin korkunç gece
sahnelerinde serserileniyorum.
Dün akşam dışarı çıkmam gerekti. Birden donlar
çözülmeye başlamıştı, nehrin taştığını duymuştum, bütün dereler kabarıp,
Wahlheim'den aşağıya sevgili vadimi sular altında bırakmıştı! Gece on
birden
sonra dışarıya fırladım. Kayalıktan aşağıya devrilip gelen, tarlalar, çayırlar,
çitler ve her şeyin üzerinden akan selleri ve geniş vadiden yukarıya ve aşağıya
rüzgârın uğultusunda fırtınalı bir denizi ay ışığında seyretmek, korkunç bir
oyun!
Ve sonra ay yeniden çıkıp kara bulutun üzerine kurulunca ve önümden sel
korkunç görkemli bir yansımayla yuvarlanıp akarak şarıldayınca: beni yine bir
ürperti ve yine bir hasret sardı! Ah, açık kollarla uçuruma karşı durup,
derinlere! derinlere nefes aldım! ve kendimi sonsuz bir hazda kaybettim,
eziyetlerimi, acımı orada aşağılara saldırmak için! dalgalar gibi çağıldayıp
akmak için! Oh! - ve nehri yerinden söküp, bütün acıları bitirmek elimden
gelmedi! -
Vaktim henüz gelmemiş, bunu hissediyorum! Ey Wilhelm! O fırtınayla
bulutları parçalayıp, selleri tutmak için, insan oluşumu seve seve verirdim!
Hah! bu haz belki bir kerecik zindandakine de düşmez mi? -
Ve Lotte ile
birlikte sıcak bir gezintide bir söğüdün
altında dinlendiğimiz aşağıdaki bir yere nasıl mahzun baktım, - orayı da su
basmıştı, söğüdü nerdeyse tanıyamıyordum! Wilhelm! Onun çayırlarını düşündüm, av
evini! çardağımız şimdi vahşi
sellerden ne şaşkındır, diye düşündüm. Ve geçmişin
güneş ışınları, bir tutuklunun, sürüler, çayırlar ve onur makamları düşü gibi
göründü! Durdum! - Kendimi ayıplamıyorum, zira ölmeye cesaretim var. -
Yapabilirdim - Şimdiyse, yavaş
yavaş ölmekte olan, sevinçsiz varoluşunu bir an
daha uzatmak ve hafifletmek için, çitlerden odununu ve kapılardan ekmeğini
toplayan yaşlı bir karı gibi burada oturuyorum.
14 Aralık
günü.
Bu nedir, azizim? Kendimden ürküyorum! Ona olan
sevgim, en kutsal, en temiz ve en kardeşçe sevgi değil mi? Ruhumda hiç cezayı
gerektiren bir arzu hissettim mi? - Yemin etmek istemiyorum - Ve
şimdi, düşler!
Böylesine karşıt etkileri yabancı güçlere yoran insanlar ne kadar da doğru
hissediyorlardı! Bu gece! söylemeye ürperiyorum, onu kollarımda tutsam, sımsıkı
sarsam ve sevgi fısıldayan ağzını sonsuz öpüşlerle örtsem;
gözüm onun gözünün
esrikliğinde yüzüyordu! Tanrım! bu ateşli sevinçleri dopdolu bir içtenlikle
anarak, şimdi hâlâ haz duyduğum için, günahkâr mıyım? Lotte! Lotte! - Ve ben
bittim! duyularım karmakarışık, sekiz gün oldu şuur gücüm
kalmadı, gözlerim
yaşla dolu. Hiçbir yerde keyfim yok, her yerde keyifliyim. Bir şey dilemiyor,
bir şey istemiyorum. En iyisi, gitmem.
O sıralarda dünyayı terk etme kararı, böylesine
koşullarda Werther'in
ruhunda gittikçe daha fazla güç kazanıyordu. Lotte'ye
dönüşten beri bu hep onun son çaresi ve ümidi olmuştu; ama bunun zorlama ve
acele bir eylem olmamasını, kendi kendine söylemişti, bu adımı en iyi kanıklıkla
ve mümkün
olduğunca sakin bir kararlılıkla atmak istiyormuş.
Şüphesi, kendi kendisiyle kavgası, belgeleri arasında
bulunan ve olasılıkla Wilhelm için başlanmış tarihsiz bir mektup olan bir ufak
kâğıttan ortaya çıkıyor:
Onun varlığı,
onun yazgısı, benimkini paylaşması,
kavrulmuş beynimden en son gözyaşlarını da sıkıyor.
Perdeyi kaldırıp, arkasına geçmek! Hepsi bu! Peki bu
tereddüt ve bu duraksama niye? Ardında ne olduğunu bilmemekten? ve geri
gelmemekten? Ve işte kesin bir bilgiye sahip olmadığımız yerde karanlık ve
şaşkınlık sezmek, bunun zihnimizin özelliği olması. -
Sonunda bu acıklı düşünceye gittikçe daha alışmış ve
onunla dost
olmuştu ve arkadaşına yazdığı aşağıdaki örtülü mektubun da
belgelediği gibi, kararı dönülmez biçimde kesinleşmişti.
20 Aralık günü.
Sevgin için teşekkür ederim, Wilhelm, sözü
böyle
kavradığın için. Evet, haklısın: benim için iyisi, gitmem. Size dönmem konusunda
yaptığın öneri pek hoşuma gitmiyor; en azından, özellikle sürekli don yüzünden
ve yolların açılmasını bekleyip umduğumuz için, yolu dolaştırmak
istiyorum. Beni
almak için gelmek istemen de bana çok uygun; ama on dört gün daha geçsin ve
başka bildireceklerimle benden bir mektup daha bekle. Olgunlaşmadan hiçbir şeyi
koparmamak gerek. Ve on dört gün önce ya da sonra,
çok şey fark eder. Anneme,
oğlu için dua etmesini ve kendisine verdiğim eziyet yüzünden beni bağışlamasını,
söyle. Sevinç vermem gerekenleri üzmek, demek benim yazgımmış. Elveda, değerli
dostum! Tanrı'ya emanet ol, mutlu ol!
Elveda!
Bu süre içinde Lotte'nin ruhunda olup biteni,
kocasına, mutsuz dostuna karşı duygularının nasıl olduğunu, sözlerle ifade
etmeye cesaret edemiyoruz, bu konuda, onun seciyesini bildikten sonra, bir nebze
fikir edinebilir miyiz ve güzel bir dişi ruh, kendini onun yerine koyup, onun
gibi hissedebilir mi acaba. Şu kadarı muhakkak, Werther'i uzaklaştırmaya kesin
kararlıydı, duraksadıysa, bunun ona neye mal olacağını, hatta onun için
nerdeyse
imkânsız olduğunu bildiği için, kalpten, dostane bir sakınmaydı bu. Oysa, bu
sürede işi ciddi tutması için, daha fazla sıkıştırılmıştı; bu konuda kendisinin
hep sustuğu gibi, kocası da bu ilişkiye tamamen susuyordu, dolayısıyla
duygularının kocasını hak ettiğini, tavrıyla kanıtlamak daha da fazla işine
geliyordu.
Werther, buraya alınan son mektubunu arkadaşına
yazdığı gün, Noel öncesi pazar günüydü, akşamüstü Lotte'ye gelip, onu yalnız
buldu. Küçük kardeşleri için Noel hediyesi olarak yaptığı bazı oyuncakları
hazırlamakla meşguldu. Werther, bunun küçüklere yaşatacağı gönül şenliğinden,
bir kapının beklenmedik açılmasıyla karşıya çıkan mumlar, şekerlemeler ve
elmalarla süslenmiş bir ağaç görüntüsünün, kişiyi cennetsel bir çekime aldığı
zamanlardan söz etti. - Siz, dedi Lotte, çekingenliğini sevimli bir gülümsemeyle
gizleyerek, siz de hediye alacaksınız, gerçekten hak ederseniz; bir şamdan
mumu
ve bir şey daha. - Peki, hak etmekten ne anlıyorsunuz? diye seslendi; nasıl
olmalıyım, nasıl olabilirim? sevgili Lotte! - Perşembe akşamı, dedi, Noel
akşamı, o zaman çocuklar gelecek, babam da, o zaman siz de gelin - ama
daha önce
değil. - Werther'in gönlü bulandı. - Rica ediyorum, diye devam etti Lotte, ne
yapayım ki bu böyle, benim huzurum için rica ediyorum, olamaz, böyle kalamaz. -
Bakışlarını Lotte'den çevirip, odanın içinde bir aşağı bir yukarı
yürüyerek,
dişlerinin arasından şöyle mırıldandı: >Böyle kalamaz!<
Bu sözlerin onu düşürdüğü ürkünç hali hisseden Lotte,
çeşit çeşit soruyla onu bu düşüncesinden çelmek istediyse de, boşuna. - Hayır,
Lotte, diye bağırdı, sizi
bir daha görmeyeceğim! - Bu da neden? diye karşıladı
Lotte, Werther, bizi tekrar görebilirsiniz, görmelisiniz, yalnızca sakinleşin.
Ah, niçin bu öfkeyle, bir kere dokunduğunuz her şeye zaptolunmaz biçimde yapışan
bu tutkuyla doğmanız
gerekiyordu! Rica ediyorum, diye onun eline yapışarak devam
etti, sakinleşin! Zekânız, bilginiz, yetenekleriniz, bunlar size nasıl da çeşit
çeşit zevk sunuyor! Bir erkek olunuz! Elinden size üzülmekten başka bir şey
gelmeyen bir kişiye
bu acıklı bağlılıktan vazgeçin. - Dişlerini gıcırdatıp, ona
donuk donuk baktı. Kadın, onun elini tuttu: Bir an sakin olunuz, Werther! dedi.
Kendi kendinizi aldattığınızı, bile bile kendinizi mahvettiğinizi, fark etmiyor
musunuz! Niçin ben,
Werther? tam da ben, bir başkasının sahip olduğu? tam da bu?
Korkarım, korkarım, bana malik olmanın imkânsızlığı, size bu arzuyu böyle cazip
kılan. - Elini, kırgın, dik bir bakışla Lotte'nin elinden çekti. - Bilge! diye
seslendi, çok bilge!
yoksa Albert mi bu görüşü bildirdi? Siyasi! çok siyasi! -
Herkesin görüşü olabilir, karşılığını verdi Lotte bunun üzerine. Koskoca dünyada
gönlünüzün arzularına uygun hiç mi başka kız yok? Kendinizi aşıp, onu arayınız;
sizi temin ederim,
onu bulacaksınız; zira şunca zaman kendi kendinizi
yargıladığınız bu kısıtlama beni çoktandır korkutuyor, sizin ve bizim adımıza.
Kendinizi aşınız! bir seyahat sizi avutacaktır, avutmalıdır! Arayıp bulunuz
aşkınıza layık birini, arayıp bulun
ve geri gelin, hakiki bir dostluğun hazzını
birlikte tadalım.
Bunu, dedi soğuk bir gülümsemeyle, bastırıp bütün
hocalara tavsiye etmeli. Sevgili Lotte! bana biraz daha süre verin, her şey
yoluna girecek! - Yalnızca, Werther, Noel
akşamından önce gelmeyiniz! - Tam
cevap verecekken, Albert odaya girdi. Karşılıklı soğuk bir iyi akşamlar dileyip,
sıkkın yan yana odada bir oraya bir buraya gidildi. Werther, önemsiz bir
söyleşiye başladıysa da, bu hemen tükendi,
Albert de öyle, sonra karısına bazı
işleri sordu, ama bunların henüz halledilmediğini işitince, Werther'e soğuk,
hatta sert gelen, bazı sözler sarfetti. Gitmek istediyse de, gidemedi ve hiddet
ve infiali gittikçe büyüdüğü için, sekize kadar
oyalandı, sofra kurulunca,
şapkasıyla bastonunu aldı. Albert, kalmaya davet ettiyse de, o bunu lâfın gelişi
diye önemsemeyip, soğukça teşekkür ederek, çekip gitti.
Eve geldi, kendisine yol göstermek isteyen hizmetkâr
oğlanın
elinden ışığı alıp, tek başına odasına gitti, yüksek sesle ağladı, kendi
kendine öfkeli öfkeli söylendi, odanın içinde sert sert bir aşağı bir yukarı
yürüdü, nihayet giyim kuşamıyla kendini yatağa attı, Bey'in çizmelerini
çıkarabilir mi?, diye
sormak için, saat on birde odaya girme cesaretini gösteren
oğlan, onu öyle uzanmış buldu; çizmeleri çektirdikten sonra, ertesi sabah
kendisini çağırıncaya kadar oğlanın odaya gelmesini yasakladı.
Pazartesi
sabahı, yirmi bir Aralık günü, Lotte'ye
yazdığı şu mektup, ölümünden sonra mühürlenmiş olarak yazı masasında bulundu ve
sahibine verildi, bu mektuptan bölümleri, onun yazdığı durumların aydınlanması
için, buraya
alıyorum.
Karar verilmiştir, Lotte, ölmek istiyorum, bunu sana
romantik bir abartma olmaksızın yazıyorum, sükûnet içinde, seni son defa
göreceğim günün sabahında. Sen bunu okurken, en kıymetlim, yaşamının
son
anlarında seninle sohbetten daha büyük bir tatlılık bilmeyen huzursuzun,
bahtsızın katılaşan artıklarını soğuk mezar örtmüş olacak. Korkunç bir gece
geçirdim ve ah! şefkatli bir gece. Kararımı o belirledi, kesinledi: ölmek
istiyorum! Dün nasıl kendimi senden kopardım, duyularımın ürkünç infialiyle,
nasıl bütün bunlar kalbime üşüştü ve senin yanında ümitsiz, sevinçsiz varlığım,
ürpertici bir soğuklukla beni kıskıvrak sardı - odama zor ulaştım, kendimden
geçmiş dizlerimin üstüne düştüm, ve ey Tanrım! en acı gözyaşlarının en son
tesellisini bana bağışladın! Ruhumda bin darbe, bin manzara kudurdu, nihayet
orada duruyordu işte, kesin, tam, en son, tek düşünce: ölmek istiyorum! -
Çaresizlik değil bu, içimde büyüttüğüm kesin kararlılık ve senin için canımı
vermek. Evet, Lotte! bunu niçin senden saklayayım? Üçümüzden biri çekip öte yana
gitmeli, o da ben olmak istiyorum! Oh, benim en kıymetlim! bu parçalanmış
kalpte
kudurgan sürünüp durdu, sık sık - kocanı öldürme düşüncesi! - seni! - beni! -
Böyle işte! - Dağa tırmanırsan, güzel bir yaz akşamında, o zaman beni, sık sık
vadiden yukarıya gelişimi, anımsa, sonra kilise avlusuna, ötedeki
mezarıma,
batan güneşin ışığında yüksek otların salınışına bak - başlarken sakindim;
şimdi, şimdi çevremde her şey öylesine yaşam dolu olduğu için, bir çocuk gibi
ağlıyorum. -
Saat ona doğru Werther
hizmetkârını çağırdı ve
giyinirken ona şöyle dedi: birkaç güne kadar seyahate çıkacağından, giysilerini
çıkarıp sarmak için hazırlasın; ayrıca her yerden hesapları istemesini, ödünç
verilmiş birkaç kitabı alıp getirmesini ve haftalık bir
şeyler vermeyi
alışkanlık edindiği bazı yoksullara iki aylık haklarını peşin ödemesini
emretti.
Yemeği odasına getirtti, yemekten sonra da ata binip
danışmana gitti, ama onu evde bulamadı. Bahçede derin düşüncelere dalıp bir
aşağı bir yukarı yürüdü ve son olarak anıların bütün efkârını kendi üstüne
yığmak ister gibi göründü.
Küçükler onu daha fazla rahat bırakmayıp, peşine
takıldılar, üstüne tırmanıp anlattılar: yarın, bir yarın daha, sonra bir gün
daha olunca, Noel hediyelerini Lotte'den alacaklarını, ve küçük hayallerinin
bundan umduğu mucizeleri anlattılar. - Yarın! diye seslendi ve bir yarın daha!
ve bir gün daha! - ve hepsini candan öperek, küçük oğlan kulağına bir şey
söylemek için yanaşırken, ayrılmak istedi. Ağabeylerinin istedikleri güzel
hediyeleri bir kâğıda yazdıkları sırrını verdi, bu kadar büyük! ve bir tane baba
için, Albert ve Lotte için bir tane, bir tane de bay Werther için; Yeni Yıl günü
sabahı bunları vereceklermiş. Bu onu çok duygulandırdı, herkese bir harçlık
verip, atına bindi, ihtiyara selâm söyleyerek, gözlerinde yaş, atı
sürdü.
Beşe doğru eve geldi, hizmetçi kızdan ateşe bakmasını
ve geceye
kadar söndürmemesini istedi. Hizmetkâra, kitapları ve çamaşırları
aşağıdaki bavula yerleştirmesini ve giysileri sarmasını söyledi. Bundan sonra
olasılıkla Lotte'ye son mektubunda şu bölümü yazdı:
Beni
beklemiyorsun! sana itaat edip, seni ilk Noel
akşamı göreceğimi sanıyorsun. O, Lotte! ya bugün, ya bir daha hiç. Noel akşamı
bu kâğıdı elinde tutup, titreyecek, sevgili gözyaşlarınla ıslatacaksın.
İstiyorum, zorundayım! Oh, karar
verdiğim için ne kadar rahatım.
-
O sıralar Lotte tuhaf bir hale girmişti. Werther ile
son konuşmasının ardından, ondan ayrılmanın kendisi için ne kadar güç olacağını,
Werther'in de, ondan ayrılmak zorunda
kalırsa, ne kadar acı çekeceğini
duyumsamıştı.
Werther'in Noel akşamından önce uğramayacağını,
Albert'e şöyle bir söylemiş, Albert de bir iş için komşu yerdeki bir memura
gitmişti ve gece orada kalacaktı.
Lotte
yalnız oturuyordu, kardeşlerinden hiçbiri
çevresinde yoktu, ilişkilerinin etrafında sessiz süzülüp duran düşüncelere
daldı. Sevgi ve sadakatini bildiği, kalpten bağlandığı, iffetli bir kadının
yaşam mutluluğunu üzerine bina edeceği Tanrı lûtfu
görünen huzur ve güveni
bulduğu adamla ebedi birleşmiş olduğunu gördü; onun kendisi ve çocukları için
her zaman önemli olacağını hissetti. Öte yandan, Werther onun için öylesine
değerli biri olmuş, karşılaştıkları ilk andan itibaren
gönülleri öylesine uyumlu
görünmüş ve onunla uzun süren ilişkisi, birlikte yaşanmış bazı durumlar kalbinde
silinmez bir etki bırakmıştı. Duyup düşündüğü her ilginç şeyi onunla paylaşmaya
alışmış, onun uzaklaşması, bütün varlığında bir
daha doldurulması mümkün olmayan
bir boşluk açacakmış duygusuna kapılıyordu. Ah, onu anında bir kardeşe
dönüştürebilseydi! ne kadar mutlu olurdu! - onu kız arkadaşlarından biriyle
evlendirebilseydi, onun Albert ile ilişkisinin de
düzeleceğini
umabilirdi!
Kız arkadaşlarını bir bir aklından geçirdi, her
birinde bir kusur saptayıp, ona layık birini bulamadı.
Bütün bu seyrütemaşa sırasında, kalpten gizli
arzusunun, onu kendisi için tutmak olduğunu,
açıkça belli etmeden, işte o zaman
derinden hissetti, ama aynı zamanda, onu tutmasının mümkün olmadığını,
tutamayacağını içinden söylendi; o temiz, güzel, aslında öylesine hafif ve kolay
onan gönlünde, mutluluk kapısı kapalı
karasevdanın ağırlığını duyumsadı. Kalbi
sıkıştı, gözüne koyu bir bulut çöktü.
Werther'in adımlarını ve merdivenlerden yukarıya
geldiğini işittiğinde, kendisini soran sesini tanıdığında, saat böylece altı
buçuk olmuştu.
Kalbi nasıl çarpmaya başladı, diyebiliriz ki, onun gelişi üzerine
ilk defa böylesine. Kendisini yok dedirtmeyi çok isterdi, ama o içeriye
girdiğinde, bir çeşit şaşkın bir tutkuyla ona karşıdan seslendi: Sözünüzü
tutmadınız. - Ben bir şeye
söz vermedim, oldu cevabı. - O zaman hiç olmazsa
benim ricamı yerine getirebilirdiniz, diye karşılık verdi, ikimizin huzuru için
ricada bulunmuştum.
Ne dediğini bilmiyordu, ne yaptığını da, Werther ile
yalnız kalmamak için, kız
arkadaşlarını çağırttığında. Werther, getirdiği birkaç
kitabı koydu, diğerlerini sordu, Lotte ise, kız arkadaşları hem gelsinler
istiyordu, hem de gelmesinler. Hizmetçi kız dönüp, her ikisinin de özür
bildirdiğini, söyledi.
Kızı işiyle
yan odaya göndermek istedi; sonra yine bu
düşünceden vazgeçti. Werther, odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolanmaya
başladı, o piyanonun başına geçip, bir menuettoya başladı, ama akıp gitmiyordu.
Kendini toparlayıp, istifini
bozmadan, kanepedeki alışılmış yerine yerleşen
Werther'in yanına oturdu.
Okuyacak bir şeyiniz yok mu? diye sordu. - Werther'in
bir şeyi yoktu. - Orada çekmecemde, diye başladı, Ossian'dan yaptığınız
çeviriler duruyor; hep
sizin ağzınızdan dinlemeyi umduğum için, henüz okumadım;
ama o zamandan beri bir türlü olmadı, fırsat çıkmadı. - Werther gülümsedi,
şarkıları çıkardı, eline aldığında bir ürperti geldi, onlara bakınca gözlerine
yaş doldu. Oturup,
okumaya başladı:
Ağaran gecenin yıldızı, ne güzel titriyorsun batıda,
ışıyan başını bulutundan çıkarıyorsun, tepeye doğru ağırdan geziniyorsun.
Fundalıkta nereye bakıyorsun? Fırtınalı rüzgârlar dindi; uzaktan
derenin
mırıltısı geliyor; çağıldayan dalgalar kayalarla oynuyor uzakta; akşam
sineklerinin vızıltısı sürüyle uçuşuyor tarlanın üstünde. Nereye bakıyorsun,
güzel ışık? Ama gülümseyip gidiyorsun, dalgalar sevinçle sarıp seni, şirin
saçını yuğuyor. Elveda, huzurlu ışın. Doğ, Ossian'ın ruhundan ey görkemli
ışık!
Ve görünüyor gücüyle. Ayrılan arkadaşlarımı görüyorum,
Lora'da toplanıyorlar, geçmiş günlerdeki gibi. - Fingal geliyor nemli bir sis
sütunu gibi;
çevresinde yiğitleri, ve, bak! şarkının ozanları: Kırçıl Ullin!
yakışıklı Ryno! Alpin, sevimli şarkıcı! ve sen, uysal yakınan Minona! - Bahar
havalarının tepeye doğru hafiften hışıldayan otları bir oraya bir buraya eğmesi
gibi, şarkının şanı için
yarıştığımız Selma'daki o şenlikli günlerden beri nasıl
da değişmişsiniz, dostlarım.
O zaman Minona bütün güzelliğiyle göründü, bakışı
yerde ve yaşlı gözle, tepeden vuran kararsız rüzgârda saçı ağır akışıyordu. -
tatlı sesi
yükselmeye başlayınca, yiğitlerin ruhu karardı; zira Salgar'ın
mezarını sıkça görmüşlerdi, sıkça beyaz Colma'nın karanlık evini. Colma, tepede
terk edilmiş, uyumlu sesiyle; Salgar, gelmeye söz verdi; ama gece çevreye
yayıldı. Tepede
yalnız oturan Colma'nın sesini dinleyin:
Colma:
Gece! - yalnızım, fırtınalı tepede yitmişim. Rüzgâr
dağlarda vınlıyor. Irmak kayalıklardan aşağıya uğulduyor. Beni, fırtınalı tepede
terk edilmiş beni,
yağmurdan koruyan bir kulübe yok.
Çık, ey ay, bulutlarından! görünün, gecenin
yıldızları! Yayını yanına koymuş, çevresinde köpekleri soluk soluğa, aşkımın av
meşakkatlerinden dinlendiği yere herhangi bir şavk beni götürse! Ama
burada
ırmağın dolandığı kayanın üstünde tek başıma oturmak zorundayım. Irmak ve
fırtına vınılıyor, sevdiğimin sesini işitmiyorum.
Niçin gelmiyor benim Salgar'ım? Verdiği sözü unuttu
mu? - İşte kaya, işte ağaç ve burada
çağlayan ırmak! Gece inerken burada olmayı
söz verdin; ah! yolunu nereye şaşırdı benim Salgar'ım? Seninle kaçmak istedim,
babamı, kardeşimi terk etmek! o gururluları! Çoktandır soylarımız birbirine
düşman, ama biz düşman değiliz,
ey Salgar!
Sus bir süre, ey rüzgâr! dur bir an , ey ırmak! vadide
sesim çınlasın diye, yolcum beni işitsin diye. Salgar! benim, seslenen! Burada
ağaçla kaya! Salgar! sevdiğim! buradayım; niçin gelmeye
gecikiyorsun?
Bak, ay şavkıyor, sel vadide ışıyor, kayalar boz
duruyor tepenin üstünde, ama onu görmüyorum yüksekte, önünden koşan köpekleri
onun gelişini haber vermiyor. Burada yalnız oturmak zorundayım.
Ama kim onlar, orada aşağıda
fundalıkta uzananlar? -
Sevdiğim mi? - Kardeşim mi? - Konuşun, ey dostlarım! Yanıt vermiyorlar. Nasıl da
ürkmüş ruhum! - Ah, ölü onlar! Kılıçları kızıl döğüşten. Ey, kardeşim, kardeşim
benim! niçin Salgarımı vurdun? Ey benim Salgarım!
niçin kardeşimi vurdun?
İkinizi de öyle seviyordum! Ey, sen tepede güzeldin binlercesinin arasında! O,
savaşta korkunçtu. Yanıt verin bana! işitin sesimi, sevgililerim! Ama ah! onlar
dilsiz! ebediyen dilsiz! soğuk, toprak gibi,
göğüsleri!
Ey, tepenin kayalığından, fırtınalı dağın doruğundan,
konuşun, ölülerin ruhları! konuşun! Ürkütmez bu beni! - Nereye gittiniz
dinlenmeye? dağın hangi kabrinde bulayım sizi! - Cılız sesi almıyorum rüzgârda,
tepenin
fırtınasında esen yanıtı almıyorum. Feryadımla oturuyor, gözyaşlarımla
sabahı bekliyorum. Eşin mezarı, ey ölülerin dostları, ama kapatmayın ben
gelinceye dek. Yaşamım yitiyor bir düş gibi, nasıl geride kalırım. Burada
yerleşmek
istiyorum dostlarımla çınlayan kayalığın nehrinde - Gece olunca tepede
ve fundalıktan esince rüzgâr, ruhum rüzgârda durup, yas tutsun dostlarımın
ölümüne. Avcı çardağında işitip beni, ürker sesimden ve sever onu; zira tatlı
olmalı
sesim dostlarım için, onların ikisi de sevgiliydi benim
için!
Bu senin şarkındı, ey Minona, Torman'ın hafiften al
basan kızı. Gözyaşlarımız Colma için aktı ve ruhumuz karardı.
Ullin kalktı elinde harp ve
Alpin'in şarkısını sundu
bize - Alpin'in sesi içtendi, Ryno'nun ruhu bir alev huzmesi. Ama hemen uyudular
dar yuvada, sesleriyse yavaş yavaş söndü Selma'da. Bir zamanlar, yiğitler
düşmeden önce, Ullin avdan döndü. Onların tepedeki
şarkı yarışmalarını işitti.
Türküleri yumuşak, ama acıklıydı. Yiğitlerin ilki Morar'ın ölümünden
yakınıyordu. Onun ruhu da Fingal'ın ruhu gibiydi, kılıcı, Oskar'ın kılıcı gibi -
Ama düştü ve babası feryat etti, kızkardeşinin gözleri yaşla doldu,
görkemli
Morar'ın kızkardeşi Minona'nın gözleri yaşla doldu. Fırtınalı yağmurun gelişini
önceden görüp, güzel başını bir bulutun ardında saklayan batıdaki ay gibi, o da
Ullin'in şarkısından önce geri çekildi. - Harpa vurdum Ullin ile feryadın
şarkısı için.
Ryno:
Geçti rüzgâr ve yağmur, öğle vakti dupduru, bulutlar
parçalanıyor. Çekine çekine ışıtıyor tepeyi sebatsız güneş. Kızıl akıp gidiyor
dağın ırmağı vadide.
Mırıltın tatlı, ırmak; ama işittiğim ses daha da tatlı.
Alpin'in sesi, ölülere yakınıyor. Başı eğik yaşlılıktan, yaşlı gözü kırmızı.
Alpin! görkemli şarkıcı! niçin yalnızsın suskun tepede? niçin feryat ediyorsun
bir bora gibi ormanda, bir dalga gibi
uzak sahilde?
Alpin:
Gözyaşlarım, Ryno, ölüler için, sesim mezar sakinleri
için. Narinsin tepede, güzelsin fundalığın oğulları arasında. Ama sen de
düşeceksin Morar gibi ve
oturacak mezarında yas tutan. Tepeler unutacak seni,
yayın yerde kalacak gerilmeden.
Hızlıydın sen, ey Morar, tepede bir karaca gibi,
korkunç gökyüzünde gece ateşi gibi. Öfken bir fırtınaydı, dövüşte kılıcın
fundalıkta çakan
şimşek gibi. Sesin yağmurdan sonra orman ırmağına benziyordu,
uzak tepelerdeki gök gürlemesine. Kimileri düştü kolunun gücü karşısında,
öfkenin yalımı yeyip bitirdi onları. Ama savaştan döndüğün zaman, ne denli
barışçıldı alnın!
fırtınadan sonra güneşe benziyordu çehren, suskun gecede aya
eş, göl gibi sakin göğsün, rüzgârın uğultusu dinince.
Daracık şimdi evin! kapkaranlık yerin! üç adımda
ölçüyorum mezarını, ey sen! sen ki öyle yüceydin! yosun başlı
dört taş tek
belleğin, yaprağı dökülmüş bir ağaç, rüzgârda fısıldaşan uzun otlar, avcıya
güçlü Morar'ın mezarını işaret ediyor. Sana ağlayacak bir ana, sevginin
gözyaşlarıyla bir kız yok. Seni doğuran ölü, Morglan'ın kızı
düştü.
Asasında kim bu? Kim, gözleri yaştan kızaran, bu ak
başlı yaşlı? O senin baban, ey Morar! senden başka oğlu olmayan baba. Savaşta
ününü işitti, darmadağın olan düşmanları duydu; Morar'ın şanını işitti! Ah!
yarasından hiçbir şey? Ağla, Morar'ın babası! ağla! ama oğlun seni işitmiyor.
Derindir ölülerin uykusu, alçaktır tozdan yastıkları. Hiçbir zaman kulak vermez
artık sese, hiç uyanmaz senin çağrınla. Ey, ne zaman sabah olacak mezarda,
uyuyana seslenmek için: Uyan!
Elveda! insanların en soylusu, meydan savaşı fatihi!
Ama meydan seni hiç görmeyecek artık! Hiçbir zaman ışımayacak karanlık orman
senin çeliğinle. Bir oğul bırakmadın ardında, ama şarkılar
adını yaşatacak,
gelecek zamanlar senin adını dinleyecek, düşen Morar'ın öyküsünü
dinleyecek.
Yiğitlerin yası sesliydi, en sesli Armin'in patlayan
ahı. Bu ona kendi oğlunun ölümünü anımsattı, gençlik günlerinde düştü o.
Carmor
kahramanın yakınında oturuyordu, inleyen Galmal'ın Prensi. Niçin hıçkırıyor
Armin'in ahı? diye konuştu, ne var burada ağlayacak? Şarkı ve türkü, ruhu tatlı
tatlı eritmek ve eğlendirmek için, tınlamıyor mu? gölden vadiye
yükselirken
püsküren hoş sis gibiler, ve açan çiçeklere doluyor nem; ama güneş yine gelir
bütün gücüyle ve sis gitmiştir. Niçin böyle yürekler acısı haldesin, Armin,
gölle çevrili Gorma'nın hükümdarı?
Yürekler acısı! Hoş,
öyleyim, elemimin illeti de az
değil. - Carmor, sen oğul yitirmedin, çiçek gibi açan bir kız evlât yitirmedin;
Colgar, o yiğit yaşıyor, kızların en güzeli Annira da. Evinin dalları
çiçekleniyor, ey Carmor; ama Armin soyunun sonuncusu.
Karanlık yatağın, ey
Daura! kördür uykun mezarda - Ne zaman uyanacaksın şarkılarınla, o uyumlu
sesinle? Haydi! ey güz rüzgârları! haydi! esin fırtınayla karanlık fundalığın
üstünden! Orman ırmakları, çağıldayın! uluyun fırtınalar,
meşelerin ucunda!
Dolan kopuk bulutlar arasında, ey ay, göster arada soluk benzini! Anımsat bana,
çocuklarımın öldüğü, Arindal'ın, o kudretlinin düştüğü, Daura'nın, o aşkın
bittiği, o ürkünç geceyi.
Daura, kızım benim,
güzeldin sen! Fura tepelerindeki
ay gibi güzel, beyaz yağan kar gibi, soluyan hava gibi tatlı! Arindal, yayın
güçlüydü senin, çevikti ciritin savaş alanında, bakışın sis gibiydi dalgada,
kalkanın hücumda bir ateş bulutu!
Armar,
savaşta ünlü, gelip talip oldu Daura'nın
sevgisine; kız fazla direnmedi. Güzeldi umutları arkadaşlarının.
Erath, Odgal'ın oğlu, kızgındı, zira uzanmış yatıyordu
Armar'ın vurduğu kardeşi. Sandalcı kılığında geldi. Güzeldi sandal
dalgalarda,
lüleleri ak yaşlılıktan, ciddi yüzü sakin. Kızların en güzeli, dedi, Armin'in
sevimli kızı, orada kayalıkta, gölde, pek uzak değil, kızıl meyvanın ağaçtan
parıldadığı yerde, Armar orada bekliyor Daura'yı; geliyorum, onun sevgisine
dalgaları yuvarlanan denizde yol göstermeye.
Onu izledi ve Armar'a seslendi; kayalığın sesinden
başka yanıt veren olmadı. Armar! benim sevdiğim! sevdiğim! niçin beni böyle
korkuttun! Dinle, Arnath'ın oğlu! dinle! Daura, seni
çağıran!
Erath, o hain, gülerek kaçtı karaya. Kız sesini
yükseltti, babasına, kardeşine ünledi: Arindal! Armin! Daurasını kurtaracak
kimse yok mu?
Sesi denizden geldi. Arindal, benim oğlum, tepeden
aşağıya indi,
avdan haşin, okları yanda şakırdadı, yayı elindeydi, beş karaboz
köpeği etrafındaydı. Gözüpek Erath'ı kıyıda gördü, yakalayıp onu meşe ağacına
bağladı, kalçalarından sımsıkı sardı, ipe vurulanının iniltisi rüzgârları
doldurdu.
Arindal, kayığıyla dalgalara açılır, Daura'yı alıp
getirmek için. Armar hiddetiyle gelip, boz tüylü okunu fırlattı, tınlayıp
kalbine saplandı, ey Arindal, oğlum benim! Erath'ın, o satılmışın yerine sen
öldün, kayık
kayalığa ulaştı, orada yığılıp öldü. Ayaklarının dibinde kardeşinin
kanı aktı, neydi o feryadın, ey Daura! Dalgalar kayığı parçaladı. Armar kendini
denize attı, Daurasını kurtarmak, ya da ölmek için. Tepeden hemen esen şiddetli
bir darbe
dalgalara vurdu, o battı ve bir daha çıkmadı.
Denizin yıkadığı kayalıkta yalnız kızımın yakınılarını
işittim. Çok ve tizdi bağrışı, ama babası onu kurtaramadı. Bütün gece kıyıda
durdum, cılız ay ışığında onu görüyordum, bütün gece
bağrışını dinledim,
gürültülüydü rüzgâr ve yağmur dağın yamacını sertçe kamçılıyordu. Sesi, sabah
çıkmadan, zayıfladı, kayaların otları arasındaki akşam havası gibi ölüp gitti.
Feryatla yüklü ölerek, Armin'i yalnız bıraktı. Savaştaki
gücüm yok oldu,
kızların arasındaki gururum yerle bir.
Dağın fırtınaları çıkınca, yıldız yeli dalgaları
kabartınca, çınlayan kıyıda oturup, ürkünç kayalığa bakıyorum. Çoğun batan ayda
çocuklarımın ruhlarını görüyorum, yarı alaca
birlikte hüzünlü bir dirlikle
yürüyorlar. - -
Lotte'nin gözlerinden bir yaş seli koptu ve sıkışan
yüreği ferahladı, Werther'in söyleyişi aksadı. Kâğıdı atıp, ellerine sarıldı ve
en acı gözyaşlarıyla ağladı. Lotte, ona
yaslanıp, mendiliyle gözlerini gizledi.
İkisinin de devinimleri ürkünçtü. Soyluların yazgısında kendi sefaletlerini
duyumsadılar, birlikte duyumsadılar ve gözyaşları onları birleştirdi. Werther'in
dudakları ve gözleri, Lotte'nin kollarında yandı;
bir ürpertiyle sarsıldılar;
Lotte uzaklaşmak istediyse de, acı ve şefkat, baygınlık veren kurşun gibi üstüne
çöktü. Kendine gelmek için soluk aldı ve hıçkırarak ondan gitmesini rica etti,
bütün tanrısal sesiyle yakardı! Werther titredi, kalbi
çatlayacak gibi oldu,
kâğıdı yerden alıp, yarı kırık okudu:
Niçin uyandırıyorsun beni, bahar havası? Ruhumu
okşayıp konuşuyorsun: Göğün damlalarıyla çiğ düşerim! Ama solma zamanım yakın,
yapraklarımı
koparacak fırtına yakın! Yarın o yolcu gelecek, beni güzelliğimle
gören gelecek, gözü tarlada çepçevre beni arayacak ve bulamayacak.
-
Bu sözlerin bütün kudreti zavallının üstüne abandı.
Tam bir çaresizlik
içinde kendini Lotte'nin ayaklarına attı, ellerine sarılıp,
onları gözlerine bastırdı, alnına götürdü ve ürkünç niyetinin sezgisi Lotte'nin
ruhunda süzülür gibi oldu. Duyuları karmaşıklaştı, Werther'in ellerini alıp,
göğsüne bastırdı, mahzun bir
hareketle ona eğildi ve kızgın yanakları birbirine
değdi. Dünyayı unuttular. Werther kollarını dolayıp, onu bağrına bastı ve
Lotte'nin titreyen, kekeleyen dudaklarını azgın öpüşlerle örttü. - Werther! diye
bağırdı boğuk, geri çekilerek,
Werther! - ve takatsız eliyle göğsünden itti;
Werther! diye seslendi en soylu duygunun ölçülü sesiyle. - Werther direnmedi,
onu kollarından saldı ve kendini anlamsız biçimde onun önüne attı. Lotte,
kuvvetle kendini çekti ve ürkek bir
telaşla, aşkla öfke arasında sarsılarak
konuştu: Bu son! Werther! Beni artık hiç görmeyeceksiniz. - Ve aşk dolu bakışı
bedbahtın üstünde, yan odaya koşup, ardından kapattı. Werther, arkasından
kollarını uzattı, tutmaya cesaret
edemedi. Başı kanepede, yerde uzanıyordu, ve
bir sesle kendine gelinceye kadar, yarım saatten fazla bu durumda kaldı. Bu,
sofrayı hazırlamak isteyen hizmetçi kızdı. Werther, odanın içinde bir oraya bir
buraya yürüdü, yine yalnız
olduğunu fark edince, küçük odanın kapısına yaklaşıp
alçak sesle çağırdı: Lotte! Lotte! bir tek söz daha! bir elveda! - Lotte
susuyordu. Bekledi, yalvardı, bekledi; sonra kopup seslendi: Elveda, Lotte,
ebediyen elveda!
Kent
kapısına geldi. Ona artık alışmış olan bekçiler,
bir şey demeden bıraktılar, çıktı. Yağmurla kar arası serpinti vardı, ancak on
bire doğru yine kendi kapısını çaldı. Werther eve gelince, hizmetkârı,
efendisinin şapkasız olduğunu fark etti.
Bir şey söylemeye cesaret edemedi, onun
giysilerini çıkardı, her şey ıslaktı. Daha sonra şapka tepenin vadiye bakan
yamacındaki bir kayanın üstünde bulundu; karanlık, ıslak bir gecede düşmeden
oraya nasıl tırmandığı
anlaşılmaz bir şey.
Yatağa girip, uzun uzun uyudu. Hizmetkâr, ertesi sabah
çağrı üzerine kahveyi getirdiği zaman, onu yazı yazar buldu. Lotte'ye mektubunda
şunları yazıyordu:
Son defa artık, son defa açıyorum bu
gözleri. Ah,
güneşi görmesinler, koyu sisli bir gün örtüyor onu. Böyle yas tut artık, doğa!
oğlun, dostun, sevgilin sonuna yaklaşıyor. Lotte, bu benzersiz bir duygu, yine
de kendi kendine söylemek için, ağaran düşe en yakın o: bu son
sabah. Son!
Lotte, bu sözün bir anlamı yok benim için: son! Şimdi bütün gücümle durmuyor
muyum, yarın ise, yerde pörsük uzanmış olacağım. Ölmek! ne demek bu? Bak,
ölümden söz ederken, düş görüyoruz. Ben kimilerini ölürken
gördüm; ama
insanlığın ufku öyle dar ki, varlığının başıyla sonu hakkında bir fikri yok.
Daha benim şimdi, senin! senin, ey sevgili! Ve bir an - kopmuş, ayrılmış - belki
ebediyen? - Hayır, Lotte hayır - Nasıl yok olabilirim ben? nasıl yok
olabilirsin
sen? - Biz varız ya! - Yok olmak! - Ne demek bu? Bu yine bir söz! boş bir seda!
kalbim için hissiz. - - Ölü, Lotte! soğuk toprağa gömmek, dapdaracık! zifiri
karanlık! - Umarsız gençliğimde her şeyim olan bir kız arkadaşım vardı;
öldü ve
cenazesinin peşinden tabutu indirip, urganları altından dızlatarak çektikleri
mezarının başında durdum - nasıl da yine çabucak yukarda topladılar, sonra ilk
kürek aşağıya topaklandı ve korkak sanduka boğuk bir ses yansıttı ve
daha boğuk,
hep daha boğuk derken sonunda örtüldü! - Mezarın yanıbaşında yere yıkıldım -
müteessir, sarsılmış, ürkmüş, en içimden parçalanmış, ama ne olduğumu bilmedim -
ne olacağımı - Ölmek! mezar! bu sözleri
anlamıyorum!
Ah, affet beni! affet beni! Dün! Yaşamımın son anı
olmalıydı. Ey, melek! ilk defa, ilk defa tamamen kuşkusuz canımın en içinde
sonsuz haz duygusu beni kızgın kor haline getirdi: Beni seviyor! beni seviyor!
Dudaklarımda, hâlâ seninkilerden akan kutsal ateş yanıyor; yeni sıcak sonsuz haz
yüreğimde. Affet beni! affet beni!
Ah, biliyordum, beni sevdiğini, gönül dolu ilk
bakışlarından biliyordum, ilk el sıkışmadan, yine de, ben gidince,
Albert'i
senin yanında görünce, yine ateşli bir şüpheyle ümitsizliğe
kapılıyordum.
Benimle bir tek söz konuşamadığın, elini bile
veremediğin o meşum topluluk yüzünden, bana gönderdiğin çiçekleri hatırlıyor
musun? oh, yarı
gece onların önünde diz çöktüm, bana olan sevgini mühürlüyordu
onlar. Ama ah! bu izlenimler, gökler dolusu kutsal, gözle görülür işaretlerle
kendisine sunulan Tanrı'nın lütfu duygusu ruhundan tekrar yavaş yavaş sıvışan
dindar gibi,
geçip gitti.
Bütün bunlar geçici, ama hiçbir sonsuzluk, dün
dudaklarından tattığım, içimde hissettiğim, korlu yaşamı söndüremeyecek! Beni
seviyor! Bu kol onu sardı, bu dudaklar onun dudaklarında titredi, bu dudak
onunkinde kekeledi. O benim! sen benimsin! evet, Lotte, ebediyen.
Ve nedir bu, Albert'in kocan olması? Koca! Bu olsa
olsa bu dünya için - ve seni sevmem, seni onun kollarından koparıp kendi
kollarıma almak istemem, bu
dünya için günah? günah? Peki, ben de bunun için
kendi kendimi cezalandırıyorum; bütün sonsuz kutsal hazzı, bu günahı, tattım,
hayat iksirini ve gücünü kalbime emdim. Bu andan itibaren sen benimsin! benim,
ey Lotte! Ben önden
gidiyorum! Pederime gidiyorum, pederine. Ona yakınacağım, o
da, sen gelinceye kadar beni teselli edecek, ve seni karşılamaya uçacağım, seni
tutup, sonsuzluk karşısında, ebedi sarılışlarla senin yanında
kalacağım.
Rüya
görmüyorum, hayal görmüyorum! mezarın yakınında
aydınlanıyorum. Biz var olacağız! birbirimizi tekrar göreceğiz! Anneni
göreceğiz! onu göreceğim, onu bulacağım, ah, ona bütün kalbimi dökeceğim! Annen,
senin benzerin.
-
Saat on bire doğru Werther, acaba Albert döndü mü
diye, hizmetkârına sorar? Hizmetkâr: evet, dedi, atını geçerken görmüş. Bunun
üzerine bey kendisine açık bir kâğıt verir, içeriği şöyle:
Acaba bana
niyet ettiğim bir yolculuk için tabancanızı
ödünç verebilir misiniz? Hoşça kalınız!
Sevgili kadın son gece az uyudu; korktuğu
gerçekleşmişti, ne sezinleyebildiği, ne de korktuğu biçimde gerçekleşmişti.
Aslında
öylesine arı ve rahat dolanan kanı hummalı bir infial içindeydi, güzel
kalbini binbir çeşit duyumsama harap etti. Göğsünde hissettiği, Werther'in
sarmalarının ateşi miydi? onun cüretkârlığına öfkeli tepki miydi? şimdiki
durumunu, bir
zamanlar tamamen bağsız özgür masumiyetiyle, tasasız özgüveniyle
karşılaştırmasının sıkıntısı mı? Kocasının karşısına nasıl çıkacaktı? pekâlâ
itiraf edebileceği, yine de itiraf etmeye cesaret gösteremediği bir sahneyi ona
nasıl
açıklamalı? Bunca zaman karşılıklı susmuşlardı, şimdi o mu olmalıydı bu
susmayı ilk bozan, uygunsuz bir vakitte kocasına işte böyle hiç beklenmeyen bir
açıklamayı yapan? Werther'in sırf ziyaretinden söz etmenin bile, hoş olmayan bir
etki yapacağından korkmaya başladı, ve hele bu beklenmedik facia! Kocasının onu
salt doğru bir ışıkta göreceğini, salt önyargısız algılayacağını umabilir miydi?
ve kocasının, onun ruhunu okumasını isteyebilir miydi? Ve yine de,
karşısında
hep kristal sırça gibi serbestçe durmuş olduğu ve hiçbir duygusunu ondan
gizlemediği, gizleyemediği adam karşısında rol yapabilir miydi? O da, bu da
sıkıntı yaratıyor ve onu çok zora sokuyordu; ve düşüncesi hep kaybettiği,
bir
türlü bırakmak istemeyip de, ne yazık! terk etmek zorunda kaldığı, ama Lotte'yi
kaybedince, elinde hiçbir şeyi kalmayan Werther'e dönüyordu.
O an bir türlü anlayamadığı, aralarına yerleşen
tutukluk, şimdi nasıl
ağır üzerine binmişti! Böylesine anlayışlı, böylesine iyi
insanlar bazı belli ayrılıklar yüzünden, aralarında susmaya başladılar, her biri
kendisinin haklı, öbürünün haksız olduğunu düşünür oldu, böylece ilişkiler öyle
karıştı ve kışkırtıldı ki,
her şeyin pamuk ipliğiyle bağlı göründüğü tekinsiz
bir anda düğümü çözmek imkânsız oldu. Eskiden olduğu gibi, mutlu bir samimiyet
onları yeniden birbirine yakınlaştırıp, karşılıklı sevgi ve hoşgörü aralarında
hayat bulsa ve kalplerini
açmış olsaydı, o zaman belki dostumuz da hâlâ
kurtarılabilirdi.
Garip bir durum daha eklendi buna. Werther,
mektuplarından öğrendiğimize göre, bu dünyayı terk etmek özlemini hiçbir zaman
gizlememişti. Albert, bu
yüzden onunla sık sık atışmıştı, Lotte ile kocası
arasında da bu bazen söz konusu olmuştu. Bu eyleme karşı kesin bir tavır koyan
kocası, aslında hiç de tabiatına uymayan bir çeşit duyarlılıkla, böyle bir
girişimin gerekçesine ilişkin
ciddiyetten duyduğu kuşkuyu belli eder, hatta
bunun üzerine şakalar yapmaya yeltenir, buna inanmadığını Lotte'ye de
bildirirdi. Gerçi bu Lotte'yi, düşünceleri o acıklı görüntüye kaydığı zaman, bir
yandan sakinleştiriyordu, öte yandan
ama, kocasına o anda kendisine eziyet veren
sıkıntılarını anlatmaktan alıkoyduğunu hissediyordu.
Albert dönünce, Lotte onu tedirgin bir telâş içinde
karşıladı; keyfi yoktu, işleri iyi gitmemişti, komşu yerin hukuk danışmanı,
eğilmez bükülmez, dar ufuklu biriydi. Kötü yol da keyfini
kaçırmıştı.
Bir şey olup olmadığını sordu, o da tezcanlı cevap
verdi: Werther dün akşam buradaydı. Mektup geldi mi diye, sordu, bir mektupla
paketlerin odasında
olduğu yanıtını aldı. Oraya gidince, Lotte de yalnız kaldı.
Sevip saydığı adamın varlığı, kalbinde yeni bir etki yarattı. Yüce gönlünün,
sevgisinin ve iyiliğinin anısı onu daha sakinleştirdi, gizli bir çekimle
ardından gitmek istedi, eline işini
alıp, çokça yaptığı gibi, adamın odasına
gitti. Onu, paketleri açıp okur buldu. Bazılarının hoş şeyler içermediği
anlaşılıyordu. Ona bazı sorular yöneltti, adam kısa yanıtlar vererek, yazı
yazmak üzere, kürsünün başına geçti.
Bu
şekilde bir saat birlikte oldular, ama Lotte'nin
gönlü gittikçe daha çok karardı. Kalbindekini, pek keyifli olsa bile, kocasına
açmanın, ne kadar güç olacağını hissetti: Gizlemeye ve gözyaşlarını yutkunmaya
çalıştıkça, daha korkulu olan bir
elemin içine düştü.
Werther'in hizmetkârı görününce, Lotte'yi en büyük
sıkıntıya boğdu; oğlan elindeki kâğıdı Albert'e uzattı, o da karısına dönüp:
Tabancayı ver ona, dedi. - Ona mutlu yolculuklar dilediğimi ilet, dedi
delikanlıya. - Bu, Lotte'yi bir gök gümbürtüsü gibi vurdu, kalkarken sersemledi,
neye uğradığını bilmedi. Yavaş yavaş duvara yürüyüp, silahı indirdi, üstündeki
tozu aldı, duraksadı, Albert sorgulayan bir bakışla onu sıkıştırmasaydı, belki
de daha uzun süre tereddütte kalacaktı. Ağzından bir tek söz çıkaramadan,
uğursuz aleti oğlana verdi, ve o evden çıkınca, işini toplayıp, hiç anlatılmaz
bir belirsizlik içinde odasına çekildi. Kalbi, bütün dehşetleri önceden
biliyordu.
Hemen kocasının ayaklarına kapanıp, her şeyi, dün akşamın öyküsünü,
kendi suçunu ve sezgilerini açıklamak istedi. Sonra yine bu girişiminden bir
sonuç çıkmayacağını gördü, en az da kocasını Werther'e gitmeye iknayı umut
edebiliyordu. Masa kurulmuştu ve sadece bir şey sormak için gelen iyi bir kız
arkadaşı hemen gitmek istemesine karşın - kaldı, masadaki sohbeti biraz çekilir
kıldı; kendilerini zorladılar, konuştular, anlattılar, kendilerini
unuttular.
Lotte'nin verdiğini öğrenince, Werther silâhı getiren
oğlandan hayranlıkla aldı. Ekmekle şarap isteyip, oğlanı yemeğe gönderdikten
sonra, yazmaya oturdu:
Senin ellerin değdi onlara, tozlarını
aldın, bin defa
öpüyorum onları, elin değdi: ey sen, göklerin ruhu, kararımı kolaylaştırıyorsun!
ey sen, Lotte, bana aleti sunuyorsun, elinden ölümü arzuladığım sen, ve ah!
şimdi bulduğum. Oh, oğlanı sorguya çektim. Bunları ona verirken
ellerin
titriyormuş, elveda demedin! Eyvah! eyvah! elvadasız! - Beni sana ebediyen
bağlayan an yüzünden, kalbini bana kapatmış olabilir misin? Lotte, bin yıl bile
o izlenimi silemez! ve hissediyorum, senin için böylesine yanan birinden
nefret
edemezsin.
Yemekten sonra, oğlana, her şeyi toplayıp
paketlemesini buyurdu, pek çok kâğıdı yırttı, dışarı çıkıp ufak tefek borçlarını
karşıladı. Yine eve geldi, yine çıktı, kapının önüne, yağmura
aldırmaksızın,
Kontun bahçesine gitti, çevrede dolanıp durdu ve gecenin sökünüyle dönüp
yazdı:
Wilhelm, son bir defa tarlayı, ormanı ve gökyüzünü
gördüm. Sana da elveda! Sevgili annem, beni bağışlayın! Onu teselli et,
Wilhelm!
Tanrı'ya emanet olun! İşlerimin hepsi tamam. Size elveda! Yine ve daha sevinçli
görüşeceğiz.
Sana kötü davrandım, Albert, sense beni bağışlıyorsun.
Evinin huzurunu bozdum, aranıza kuşkuyu soktum. Elveda! sonuna
getirmek
istiyorum. Ölümüm sayesinde mutlu olunuz! Albert! Albert! meleği mutlu et! O
zaman Tanrı'nın lütfu üstüne olsun! -
Akşam kâğıtlarını daha çokça karıştırdı, bir çoğunu
yırtıp sobaya attı, birkaç paketi
de Wilhelm'in adresiyle mühürledi. Bazılarını
gördüğüm küçük denemeleri, düşünce kırıntılarını kapsıyorlardı; ve saat onda
ateşe baktırdıktan ve bir şişe şarap getirttikten sonra, bütün öbür ev
çalışanlarının yatak odaları gibi, odası evin
çok arkalarında olan hizmetkârı
yatmaya gönderdi, oğlan da sabaha hemen hazır olmak için, giysileriyle uzandı;
zira efendisi, posta atlarının altıdan önce evin önünde olacağını
söylemişti.
On birden
sonra.
Çevremde her şey öyle dingin, ruhum öyle huzurlu.
Şükür sana, Tanrım, bu son anlara bu sıcaklığı, bu gücü bağışladığın
için.
Pencereye geliyorum, biriciğim! bakıyorum ve hâlâ akın
akın
kaçıp giden bulutların arasından ebedi gökyüzünün tek tük yıldızlarını
görüyorum! Hayır, siz düşmeyeceksiniz! ebedi varlık sizi kalbinde taşıyor ve
beni. Takımyıldızlar arasında en sevdiğim Büyük Ayı'nın arış yıldızlarını
görüyorum. Gece
senden ayrılıp, kapından dışarıya çıkınca, karşımda duruyordu.
Nasıl bir esriklikle onu sık sık seyrettim! ne çok ellerimi kaldırarak, onu
kendi uğurumun işareti, kutsal alameti yaptım! bir de - Oh, Lotte, bana seni
anımsatmayan bir şey
var mı! beni sarmıyor musun! ve her çeşit küçük şeyi
doyumsuz bir çocuk gibi, ey kutsal kadın, elinin değdiği her şeyi kapmadım
mı!
Sevgili gölge resim! Onu sana geri veriyorum, Lotte,
ve ona değer vermeni diliyorum.
Binlerce, binlerce öpücük kondurdum ona, evden
çıkınca, eve gelince, bin selam verdim.
Bir notla babandan cesedimi korumasını diledim. Kilise
avlusunda iki ıhlamur var, arka köşede tarla tarafında; orada yatmak
istiyorum.
Bunu dostu için yapabilir, yapmalıdır. Sen de rica et. Dini bütün
Hristiyanlardan, vücutlarını bir zavallı bahtsızın yanına yatırmalarını
bekleyemem. Ah, beni gelip geçen papazın, din adamının, mahut taşın önünden
duayla
geçtikleri, iyi yürekli insanın yaş döktüğü, bir yol kıyısında ya da
ıssız bir vadide gömmenizi isterdim.
İşte, Lotte, ölümün baş dönmesini içeceğim, soğuk,
ürkünç kupayı tutmaktan ürpermiyorum! Onu bana sen sundun, ben de
tereddüt
etmiyorum. Hep! hep! Böylece yaşamımda dilek ve umutların hepsi yerine geldi!
Ölümün tunçtan kapısını öyle soğuk, öyle sert çalmak için.
Senin için ölmek mutluluğuna ermiş olmam! Lotte, senin
için can
vermek! Yaşamının huzurunu ve hazzını yine yaratabileceksem, senin için
cesaretle, sevinçle ölmek istedim. Ama ah! sevdikleri için kanlarını akıtıp,
ölümleriyle dostlarına daha yüz defa yeni bir hayat kıvılcımı vermek, ancak az
sayıda
soyluya bağışlanmış.
Bu giysiler içinde, Lotte, gömülmek istiyorum, onlara
senin elin değdi, kutsandı; babandan da bunu istedim. Ruhum, tabutun üstünde
süzülüyor. Ceplerim aranmasın. Seni ilk defa çocukların arasında
gördüğüm zaman
göğsünde taşıdığın bu soluk kırmızı fiyong - ah, çocukları bin defa öp ve onlara
talihsiz arkadaşlarının yazgısını anlat. Sevimliler! çevremde fıkır fıkır
kaynaşıyorlar. Ah, nasıl kilitlendim sana! ilk andan itibaren seni
bırakamadım!
- Bu fiyong benimle birlikte gömülsün. Doğum günümde onu bana armağan ettin!
Bütün hepsini nasıl da içime çektim! - Ah, yolun beni buraya getireceğini
düşünmedim! - - Sakin ol! yalvarıyorum, sakin ol! - Dolduruldular -
On ikiyi
vuruyor! Öyleyse tamam! - Lotte! Lotte, elveda! elveda! -
Bir komşu, barutun alevini gördü ve patlamayı işitti;
her şey sakin kaldığı için, buna daha fazla aldırmadı.
Sabah altıda elinde ışıkla
hizmetkâr içeriye girer.
Yerde efendisini, tabancayı ve kan görür. Bağırır, ona yapışır; yanıt yok,
yalnızca hırıldıyordu. Hekime, Albert'e koşar. Lotte, çıngırağın çekildiğini
işitince, eli ayağı titrer. Kocasını uyandırır, kalkarlar, hizmetkâr
uluya,
kekeleye haberi verir, Lotte, bayılarak Albert'in önüne düşer.
Hekim, talihsizin yanına geldiğinde, onu kurtuluşsuz
yerde bulur, nabzı vuruyordu, elleri ayakları kötürümdü. Sağ gözünün üstünden
kafasına ateş etmişti,
beyni dışarı çıkmıştı. Üstüne üstlük bir de kol
damarından kan salındı, hâlâ soluk alıyordu. Koltuğun dirsekliğindeki kana
bakıp, yazı masasının önünde oturarak, eylemi gerçekleştirdiği sonucunu çıkarmak
mümkündü, sonra yere yığılıp,
koltuğun çevresinde çırpınmış. Pencere tarafında
takatsız sırtüstü yatıyordu, çizmeleri ayağında, sarı yelekli mavi frakıyla
baştan ayağa giyinikti.
Ev, komşular, kent ayağa kalktı. Albert girdi. Werther
yatağa kaldırılmış, alnı
sarılmıştı, yüzü ölü yüzü gibiydi, hiçbir üyesi
kımıldamıyordu. Ciğeri hâlâ bazen güçlü, bazen zayıf ürkünç hırıldıyordu;
sonunun gelmesi bekleniyordu.
Şaraptan yalnızca bir bardak içmişti. Kürsüde Emilia
Galotti açılmış
duruyordu.
Albert'in şaşkınlığını, Lotte'nin perişanlığını
anlatmama gerek yok.
Yaşlı danışman, haber üzerine, koşup geldi, sımsıcak
gözyaşlarıyla ölmek üzere olanı öptü. En büyük oğulları da hemen onun arkasından
yürüyerek geldiler, en bastırılmaz acının ifadesiyle yatağın kenarında çöktüler,
ellerini, ağzını öptüler ve onun hep en çok sevdiği en büyük oğlan, canını
teslim edinceye ve zorla çekilinceye kadar dudaklarına yapışık kaldı. Öğleyin on
ikide öldü. Danışmanın orada olması ve düzenlemeleri bir koşuşmayı önledi. Gece
on bire doğru, onu seçtiği yere gömdürdü. İhtiyarla oğulları cenazenin ardından
yürüdüler, Albert ise buna dayanamadı. Lotte'nin yaşamından
korkuluyordu.
Hizmetkârlar onu taşıdılar. Hiçbir din adamı yoktu.
|
|