8
Pantolonumdaki kurumuş kanlar yüzünden patronum beni eve yolladı, korkunç bir
keyif aldım. Çeneme açılmış olan delik bir türlü iyileşmiyor. İşe gidiyorum ve
yumruklanmış göz oyuklarım, görebilmek için bıraktığım ufak deliklerin etrafında
şişik esmer ekmek gibi duruyor. Bugüne kadar bu derece ortada olan bir Zen
Ustası haline gelmek ve kimse tarafından fark edilmemek beni delirtirdi. Ama
hala küçük FAKS olayını yapıyorum. Küçük HAIKU’lar yazıyorum ve herkese
FAKSLIYORUM. İş yerinde insanlar yanımdan geçiyor ve herkesin düşmanca YÜZÜNDE
tamamen ZEN oluyorum.
İşçi arılar ayrılabilir
Hatta erkek arılar bile uçup gidebilir
Kraliçe arı onların kölesidir
Tüm dünya nimetlerinden ve arabandan vazgeçip, şehrin toksik atığı bir
köşesinde, gecenin bir vakti Marla ve Tyler’ı, Tyler’ın odasında birbirlerine
insanın kıç mendili dediklerini duyduğunuz kiralık bir
evde yaşamaya başlarsınız. Al şunu, insanın kıç mendili. Yap şunu, kıç mendili.
Tut şunu. Yükselmesine izin verme bebek.
Ters olmasına rağmen, bu beni dünyanın sakin, küçük merkezi yapıyor.
Şişmiş gözlerim, pantolonumdaki siyah, kurumuş kan lekeleri ile ben, iş
yerindeki herkese MERHABA diyorum. MERHABA! Bana bakın. MERHABA. Fazlasıyla
ZEN’im. Bu KAN. Bu HİÇBİR ŞEY’dir. Merhaba. Hiçbir şeyin anlamı yok ve
AYDINLANMIŞ olmak çok kıyak. Benim gibi.
Göz at.
Bak. Pencerede. Bir kuş.
Patronum pantolonumdaki kanın benim kanım olup olmadığını sordu.
Kuş rüzgarla uçup gidiyor. Kafamda küçük bir haiku yazıyorum.
Bir yuvası bile olmadan
Bir kuş dünyaya evim diyebilir
Hayat senin kariyerindir
Parmaklarımla sayıyorum: beş, yedi, beş.
Kan benim mi?
Evet, diyorum. En azından bir kısmı.
Bu yanlış bir cevap.
Bu büyük bir olay. İki tane siyah pantolonum vardı. Altı tane beyaz gömlek. Altı
tane iç çamaşırı. En asgari. Dövüş kulübüne gidiyorum. Bunlar olağan şeyler.
Patronum, “Eve git,” diyor. “Üstünü değiş.”
Tyler’la Marla’nın aynı insan olduğundan şüphelenmeye başlıyorum. Her gece
Marla’nın odasında tepişmeleri hariç.
Yapıyorlar.
Yapıyorlar.
Yapıyorlar.
Tyler’la Marla hiçbir zaman aynı odada olmuyorlar. Onları hiç yan yana
görmüyorum.
Aslına bakarsanız, beni de kimse Zsa Zsa Gabor’la birlikte görmüyor ve bu aynı
insan olduğumuz anlamına gelmiyor. Sadece, Marla etrafta olunca Tyler hiç dışarı
çıkmıyor.
Artık pantolonları yıkayabileceğim, nasıl sabun yapıldığını Tyler’ın bana
göstermesi gerek. Tyler yukarıda ve mutfağı baharat ile yanık saç kokusu
kaplamış. Marla mutfak masasında oturmuş, kolunun iç kısmını baharat kokulu bir
sigara ile yakarken, kendine insan kıçı mendili diyor.
Marla sigarasının ucundaki vişne görünümlü yaraya “Kendi içimdeki hastalıklı ve
iltihaplı pisliği kucaklıyorum” diyor. Sigarasını, kolunun yumuşak ve beyaz
etinde döndürürken, “Yan cadı, yan.” diye bağırıyor.
Tyler yukarıda benim odamda, benim aynamda dişlerine bakarken, bana part time
garsonluk işi bulduğunu söylüyor.
“İş Pressman Otelinde, eğer gece çalışmak istersen” diyor Tyler, “bu iş senin
sınıf nefretini kabartacak.”
Tamam, diyorum, her neyse.
“Büyük, siyah bir papyon takman gerekiyor. Orda çalışmak için sadece beyaz bir
gömleğe ve siyah pantolona ihtiyacın var.”
Tyler sabun, sabuna ihtiyacımız var diyorum. Sabun yapmamız gerekiyor.
Pantolonlarımı yıkamam lazım.
Tyler her günkü iki yüz mekiğini çekerken, bacaklarını tutuyorum.
“Sabun yapmak için, önce yağ bulmamız gerek” diyor. Tyler bir sürü faydalı bilgi
ile dolu.
Tepişmeleri dışında, Tyler’la Marla asla aynı odada olmuyorlar. Tyler etrafta
olduğu zaman, Marla onu görmezlikten geliyor. Her zamanki durum. Bu aynen
annemle babamın birbirlerine karşı görünmez olmalarına benziyor. Sonra babam
başka bir ortaklık başlatmak için gitti.
Babam her zaman “Seks sıkıcı olmaya başlamadan evlen, yoksa hiçbir zaman
evlenemezsin” derdi.
Annem “Asla naylon fermuarlı bir şey alma” derdi.
Ailem asla bir yastığın üstüne işlemek isteyeceğiniz türden sözler etmedi.
Tyler yüz doksan sekizinci mekiğini çekiyor. Yüz doksan dokuz. İki yüz.
Tyler’ın üstünde sakız gibi bir faniladan yapılmış bornoz ve eşofman var.
“Marla’yı evden çıkar. Kül suyu alması için onu dükkana yolla. Pullu olandan
alsın. Kristalli olandan değil. Gönder onu. Bir şeyler yap, kurtul ondan.” diyor
Tyler.
Kendimi, annemle babam arasındaki mesajları taşıyan altı yaşındaki ben gibi
hissediyorum. Bundan altı yaşındayken nefret ederdim. Şimdi de ediyorum.
Tyler bacaklarını çalıştırırken, Marla’ya pullu kül suyu almasını söylemek için
aşağıya iniyorum. Ona on dolar ve otobüs pasomu veriyorum. Marla hala mutfak
masasında otururken, parmaklarının arasında duran sigarayı çekip alıyorum. Kolay
ve yavaş. Mutfak bezlerinden biriyle, kanamaya başlamış olan sigara yanıklarının
üstündeki külleri temizliyorum kolundan. Sonra yüksek topuklu ayakkabılarını
giydiriyorum ayağına.
Ben Çekici Prens rolünde ayakkabısını giydirirken Marla bana bakıyor ve “İçeri
kendim girdim. Evde kimse olduğunu düşünmemiştim. Ön kapıda kilit yok.” diyor.
Hiçbir şey söylemiyorum.
“Biliyorsun ki, prezervatif bizim jenerasyonumuzun camdan terliği. Bir
yabancı ile tanıştığında, geçiriveriyorsun onu. Bütün gece dans ediyorsun, sonra
da atıveriyorsun. Prezervatifi kastediyorum, yabancıyı değil.”
Marla ile konuşmuyorum. Destek gruplarına ve Tyler’a burnunu sokabilir ama
benimle hiçbir şekilde arkadaş olamaz.
“Sabahtan beri burada seni bekliyorum.”
Çiçekler açar ve solar
Rüzgar kelebekleri yada karı getirir
Bir taş bunun farkında bile olmaz
Marla mutfak masasından kalkıyor, üstünde parlak bir malzemeden yapılmış,
kolsuz, mavi bir elbise var. İç kısımdaki dikiş yerlerini görebilmem için
eteğinin ucunu tutup, yukarı kaldırıyor. İç çamaşırı giymemiş. Göz kırpıyor.
“Sana yeni elbisemi göstermek istedim. Bu bir nedimenin elbisesi ve tamamen elde
yapılmış. Beğendin mi? İyi Niyet Tasarruf derneği bir dolara sattı. Bu çirkin mi
çirkin elbiseyi yapmak için birileri bu küçücük dikişlerle uğraşmış” diyor Marla,
“İnanabiliyor musun?”
Eteğin bir ucu diğer ucundan daha uzun ve elbisenin beli Marla’nın kalçasında
dönüyor.
Dükkana gitmeden önce, Marla eteklerinin ucunu kaldırıyor ve mutfak masasının
etrafında dans ediyor, poposu eteğinin içinde uçuyor sanki. Marla, insanların
deli gibi sevdiği şeyleri, bir saat veya bir gün sonra atıvermelerine
bayıldığını söylüyor. İlgi odağı olan Noel ağaçlarının, Noelden sonra otoban
kenarlarına süsleriyle birlikte atılmaları gibi. Bu ağaçları görünce insanın
aklına yol kenarındaki hayvan cesetleri veya iç çamaşırları paramparça olmuş ve
elektrik bandıyla sarılmış seks kurbanları geliyormuş.
Onun buradan gitmesini istiyorum.
“Hayvan Kontrol Merkezi gidilecek en iyi yer,” diyor Marla. “İnsanların sevip,
sonra da atıverdikleri küçük köpekçiklerin, kedi yavrularının, hatta yaşlı
hayvanların ilgini çekmek için hoplayıp zıpladıkları bir yer, çünkü üç gün sonra
aşırı dozda sodyum fenobarbital verilip, büyük hayvan fırınına gidecekler.
“Büyük uyku, ‘Köpekler Vadisi’ sitilinde.
“Birileri seni, hayatını kurtaracak kadar sevse bile, yine de
kısırlaştırılmaktan kurtulamazsın.” Marla yüzüme, sanki onu beceren benmişim
gibi bakıyor, ve “Seni kazanmam mümkün değil, değil mi?” diyor.
Sonra da o iğrenç “Köpekler Vadisi” şarkısını söyleyerek, arka kapıdan çıkıp
gidiyor.
Onun gidişine bakıyorum.
Marla’nın tamamı odadan çıktıktan sonra, bir, iki, üç dakikalık bir sessizlik
oluyor.
Arkamı dönüyorum ve Tyler beliriveriyor.
“Ondan kurtuldun mu?” diyor.
Ne bir ses, ne bir koku ve Tyler ortaya çıkıveriyor.
Mutfağın kapısından bir hamleyle buzluğun içine dalıyor ve “Önce biraz yağ
bulmamız gerekiyor” diyor.
Tyler, eğer patronuma gerçekten kızdıysam, bir postaneye gidip, adres
değişikliği formu doldurmamı ve tüm mektuplarımın Kuzey Dakota’daki Rugby’e
gönderilmesini sağlamam gerektiğini söylüyor.
İçinde beyaz donmuş bir maddenin bulunduğu sandviç torbalarını buzluktan
çıkarıp, lavaboya boşaltıyor. Benim büyük bir tencereyi ocağa koymam ve
tencerenin yarısından fazlasını su ile doldurmam gerekiyor. Su az olursa,
donyağından ayrıldığı için yağ kararır.
“Bu yağın içinde çok fazla tuz var, o yüzden ne kadar çok su olursa, o kadar
iyi” diyor Tyler.
Yağı suya koy ve suyun kaynamasını bekle.
Tyler sandviç torbalarındaki beyaz şeyi suyun içine akıtıyor, sonra da boş
torbaları çöpün dibine gömüyor.
“Biraz hayal gücünü kullan. İzci kamplarında sana öğretilen bütün o öncü
saçmalıklarını hatırla. Lisede aldığın kimya derslerini hatırla.” diyor Tyler.
Tyler’ı izci olarak hayal etmek çok zor.
Tyler yapabileceğim diğer şeyin, bir gece patronumun evine gitmek ve bahçedeki
bir musluğa hortum takmak olabileceğini söylüyor. Hortumu bir el pompasına
takmalı ve evin tesisatına endüstriyel boya doldurmalıymışım. Kırmızı, mavi veya
yeşil, ve ertesi gün patronumun nasıl görüneceğine bakmak için beklemeliymişim.
Yada çalılıkların arasında oturup, evin tesisatının basıncı 110 psi’ye çıkana
kadar el pompasını pompalayabilirmişim. Böylece evdeki herhangi biri tuvaletin
sifonunu çektiğinde, tuvaletteki su tankı patlarmış. Basınç 150 psi’yi
bulduğunda, biri duşu açarsa, su basıncı duş başlığını uçurur, vidaları söker ve
duş, ölümcül bir yere dönüşürmüş.
Tyler bunları, kendimi daha iyi hissetmem için anlatıyor. Gerçek şu ki, ben
patronumu seviyorum. Ayrıca, ben artık aydınlandım. Bilirsiniz işte, sadece Buda
tarzı bir yaşam stilim var. Camdan krizantemler. Pırlantadan Sutra ve Mavi
Kanyon Plakları. Hari Rama, hani şu Krişna, Krişna. Aydınlanma, işte canım.
“Kıçına tüy takmış olman, seni tavuk yapmaz” diyor Tyler.
Yağ eridikçe, donyağı kaynayan suyun üstüne çıkacak.
Ne yani, diyorum, ben kıçıma tüy mü takmışım?
Sigara yanığı ile dolu kollarını sallayıp duran Tyler, sanki kurtulmuş bir ruh
da, kalkmış bana bunu söylüyor. Bay ve Bayan İnsan Kıç Mendili. Yüzümü
sakinleştirip, havayollarının acil durum kartlarındaki, mezbahaya giden
Hintliler gibi duruyorum.
Ocağın ateşini kıs.
Kaynayan suyu karıştırıyorum.
Suyun üstünde sedefli gökkuşağı gibi bir katman oluşana kadar, sürekli donyağı
çıkar. Bu katmanı alıp, bir kenara ayırmak için büyük bir kaşık kullanırsın.
Söyle bakalım, Marla nasıl diyorum.
Tyler “Marla en azından dibe vurmak için çaba sarf ediyor” diyor.
Suyu karıştırmaya devam ediyorum.
Donyağı çıkmayacak hale gelene kadar, yağı alıp kenara ayırmaya devam edin.
Sudan aldığınız sadece donyağı. İyi ve temiz donyağı.
Tyler, dibe vurmanın yakınından bile geçmediğimi söylüyor. Ve eğer sonuna kadar
düşmezsem, kurtarılamazmışım. İsa bu dibe vurma olayını çarmıha gerilerek
halletmiş. Sadece para, mülk ve bilgiden vazgeçerek bir yere varamazmışım. Bu
sadece, hafta sonu inzivasına yararmış. Kendimi geliştirmekten kaçmalı ve
felakete doğru koşmalıymışım. Daha fazla emniyete alamazmışım.
Bu bir seminer değilmiş.
“Eğer dibe vurmadan cesaretini kaybedersen, gerçekten başarmış olmayacaksın”
diyor Tyler.
Sadece felaketten sonra yeniden dirilebilirmişiz.
“Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun” diyor Tyler.
Hissettiğim prematüre bir aydınlanmaymış.
“Ve karıştırmaya devam et” diye de ekliyor.
Yağ yeterince kaynayıp, don yağı çıkmaz olunca, kaynar suyu dökersin. Tencereyi
yıkayıp, temiz su ile doldurursun.
Dibe vurmaya yakın bir yerde olup olmadığımı soruyorum.
“Şu anda olduğun noktadan, dibe vurmanın nasıl bir şey olduğunu tahmin bile
edemezsin” diyor Tyler.
Aynı işlemleri kenara ayırdığın don yağı ile tekrarlarsın. Don yağını suda
kaynatırsın. Yukarı çıkan katmanı ayırırsın. “Kullandığımız yağda çok fazla tuz
var” diyor Tyler. “Çok fazla tuz olursa, sabun sertleşmez.” Kaynat ve katmanları
kenara ayırmaya devam et.
Kaynat ve ayır.
Marla döndü.
Marla dış kapıyı açar açmaz, Tyler gidiyor, kayboluyor, odadan kaçıyor,
uçuveriyor.
Ya yukarda yada aşağıda, bodrumda.
Püf. Yok.
Marla elinde bir kutu kül suyu ile arka kapıdan giriyor.
“Markette yüzde yüz dönüştürülmüş tuvalet kağıdı var” diyor. “Dünyadaki en
berbat iş kullanılmış tuvalet kağıtlarını dönüştürmek olsa gerek.”
Elindeki kutuyu alıp, masaya koyuyorum. Tek kelime bile etmiyorum.
“Bu gece burada kalabilir miyim?” diyor.
Cevap vermiyorum. Kafamda sayıyorum: beş hece, yedi, beş.
Bir kaplan gülümseyebilir
Yılan seni sevdiğini söyleyebilir
Yalanlar bizi şeytan yapar
Marla “Ne pişiriyorsun?” diye soruyor.
Ben Joe’nun Kaynama Noktasıyım.
Git, diyorum, sadece çık ve git. Tamam mı? Daha şimdiden hayatımın büyük bir
bölümünü almadın mı zaten?
Kolumu yakaladığı gibi, beni kenara sıkıştırıyor ve yanağımda bir öpücük
konduruyor. “Lütfen ara beni,” diyor. “Lütfen. Konuşmamız gerekiyor.”
Tabi, tabi, tabi, tabi, tabi diyorum.
Marla kapıdan çıktığı anda, Tyler tekrar odada beliriveriyor.
Bir hokkabazın hilesi kadar çabuk. Ailem bu hileyi beş sene boyunca yaptı.
Tyler buzlukta yer açarken, ben kaynatıp, ayırmaya devam ediyorum. Odayı buhar
kaplıyor ve tavandan su damlamaya başlıyor. Buzdolabının arkasında saklanmış
olan kırk vatlık ampul, boş ketçap şişelerinin, turşu veya mayonez
kavanozlarının arkasından parlak ve ince bir ışık hüzmesi yayıyor ve Tyler’ın
profilini çiziyor.
Kaynat ve ayır. Kaynat ve ayır. Ayırdığın don yağını ağzı tamamen açık olan süt
kutularına doldur.
Buzdolabının kapısını açık tutmak için koyduğu sandalyede oturan Tyler, don
yağının soğumasını izliyor. Mutfağın sıcağında, soğuk duman bulutları
buzdolabının içinden taşıyor ve Tyler’ın ayağının etrafında birikiyor.
Ben süt kutularını doldurdukça, Tyler onları buzdolabına yerleştiriyor.
Buzdolabının önünde çömelmek için Tyler’ın yanına gidiyorum ve Tyler ellerimi
açıp, bana gösteriyor. Hayat çizgisi. Aşk çizgisi. Venüs ile Mars kümecikleri.
Soğuk duman etrafımızda toplanıyor, yüzümüze açık ve parlak bir ışık vuruyor.
“Benim için bir iyilik daha yapmanı istiyorum” diyor Tyler.
Marla ile ilgili, değil mi diyorum.
“Onunla asla benim hakkımda bir şey konuşma. Arkamdan benim hakkımda konuşma.
Söz veriyor musun?” diyor Tyler.
Söz veriyorum.
“Eğer O’na benden bir kere bile benden bahsedersen, beni bir daha asla
göremezsin. Söz veriyor musun?”
Söz veriyorum.
“Söz mü?”
Söz.
“Ve şimdi unutma ki, bana tamı tamına üç kez söz verdin.” diyor Tyler.
Dolaptaki don yağının üstünde kalın ve temiz bir katman oluşmaya başlıyor.
Don yağı ayrılmaya başladı diyorum.
“Meraklanma,” diyor Tyler. “Temiz olan katman gliserin. Sabun yaparken gliserini
tekrar katabilirsin. Yada gliserini ayırıp, atabilirsin.”
Tyler dudaklarını yalıyor ve avuç içim sakız gibi olmuş bornozuna bakacak
şekilde elimi dizinin üstüne yerleştiriyor.
“Gliserini nitrik asit ile karıştırırsan, nitrogliserin elde edersin” diyor
Tyler.
Soluk verip, nitrogliserin diyorum.
Tyler tekrar dudaklarını yalayıp, iyice ıslatıyor ve elimin üstünü öpüyor.
“Dinamit yapmak için, nitrogliserini, sodyum nitrat ve talaş ile karıştırırsın”
diyor.
Öptüğü yer, beyaz elimin üstünde ıslak ıslak parlıyor.
Dinamit derken, topuklarımın üstüne oturuyorum.
Kül suyu kutusunun kapağını açıyor. “Köprüleri havaya uçurabilirsin.”
“Jelatin patlayıcılar elde etmek için, nitrogliserini, daha fazla nitrik asit ve
parafin ile karıştırırsın.” diyor Tyler.
“Böylece bir binayı kolayca yıkabilirsin” diyor Tyler.
Kül suyunun kutusunu, elimin üstündeki parlak ve ıslak öpücüğün bir inç üstünden
elime doğru eğiyor.
“Bu kimyasal bir yanık” diyor Tyler, “şimdiye kadar hissettiğin tüm yanık
acılarından daha fazla canını yakacak. Yüz tane sigaradan beter.”
Elimin üstündeki öpücük parlıyor.
“Bir yaran olacak” diyor Tyler.
“Yeterince sabun ile tüm dünyayı havayı uçurabilirsin. Şimdi verdiğin sözü
hatırla” diyor Tyler.
Ve kül suyunu elime döküyor.
9
Tyler’ın salyası iki işe yaradı. Kül suyu elimi yakarken, elimin üstündeki ıslak
öpücük elimi biraz olsun korudu. Bu ilk göreviydi. İkincisi ise, kül suyu sadece
su ile karıştığında yakıcı oluyordu. Ya da salya ile.
“Bu kimyasal bir yanık” diyordu Tyler, “ve şimdiye kadar hissettiğin tüm
yanıklardan daha çok acıyacak.”
Kül suyunu, tıkanmış kanalları açmak için kullanabilirsiniz.
Gözlerini kapa.
Birazcık kül suyu macunu ve su ile alüminyum bir tavayı delebilirsiniz.
Kül suyu solüsyonunda tahta bir kaşığı eritebilirsiniz.
Su ile birleştiğinde kül suyunun ısısı iki yüz derecenin üstüne çıkıyordu ve
ısındıkça elimin içine işliyordu. Tyler elleriyle elimi bastırırken, ellerimiz
kan lekeli pantolonumun üstünde buluşuyor ve Tyler dikkatimi elime vermemi çünkü
bunun hayatımdaki en önemli an olduğunu söylüyordu.
“Çünkü şu andan önce olmuş olan her şey bir hikayeden ibaret” diyordu Tyler, “bu
andan sonra olacak olan her şey de hikaye olacak.”
Bu hayatımızın en önemli anı.
Tam olarak Tyler’ın öpücüğünün şeklini olan kül suyu, bir meşale, kızgın bir ütü
veya benden çok uzakta hayal ettiğim bir yolun sonunda elimde eriyen atomik bir
yığın halini alıyordu. Tyler kendime gelip, onunla kalmamı söylüyordu. Elim,
yolun sonundaki ufuk çizgisinde veda ediyordu.
Yanan ateşi hayal edin ama şu anda ateş ufuk çizgisinin ötesinde. Gün batımı
gibi.
“Acıya dön” diyor Tyler.
Bu, destek gruplarında kullanılan rehberli meditasyon gibi.
Acı kelimesini asla düşünme.
Rehberli meditasyon kansere faydalı olabiliyorsa, buna da olmalı.
“Eline bak” diyor Tyler.
Dağlamak veya ten veya yara veya kavrulmak kelimelerini düşünme.
Ağladığını duyma.
Rehberli meditasyon.
İrlanda’dasın. Gözlerini kapa.
Üniversiteden ayrıldıktan sonra ki yaz İrlanda’dasın ve hergün otobüsler dolusu
İngiliz ve Amerikan turistin Blarney taşını öpmek için geldiği kalenin yanındaki
pub’da içki içiyorsun.
“Buna son verme” diyor Tyler. “Sabun ve insanların kurban edilişi el ele.”
İnsan kalabalığı içinde pub’dan çıkar, henüz yağan yağmurdan ıslanmış
sokaklardaki sessiz araba sıraları içinde yürürsün. Blarney taşının bulunduğu
kaleye varana kadar gece olur.
Kaledeki yerler çürümüştür ve her adım atışta etraftaki karanlığın derinleştiği
taş merdivenleri tırmanırsın. Herkes tırmanışa ve bu küçük asilik hareketinin
geleneğine karşı sessizdir.
“Beni dinle” diyor Tyler. “Aç gözlerini.
“Eski tarihte, insanlar bir nehrin yukarısındaki tepede kurban edilirlerdi.
Binlerce insan. Dinle beni. Kurban edilme işlemi yapılır ve kurban edilen
cesetler bir odun yığınının üstünde yakılırdı.
“Ağlayabilirsin” diyor Tyler, “Lavaboya koşup, elini suyun altına sokabilirsin
ama öncelikle aptal olduğunu ve öleceğini bilmelisin. Bana bak!
“Bir gün” diyor Tyler, “öleceksin, ve bunu belleyene kadar benim için beş para
etmezsin!”.
İrlanda’dasın.
“Ağlayabilirsin,” diyor Tyler “ama elinin üstüne düşecek her damla, elinde bir
sigara yanığı yarası açacaktır.”
Rehberli meditasyon. Üniversiteden ayrıldığın yaz İrlanda’dasın ve belki de
burası ilk kez anarşi istediğin yer. Tyler Durden’la tanışmadan yıllar önce, ilk
kremalı tatlıya işemeden önce, küçük asilikler öğrenmiştin.
İrlanda’da.
Kaledeki merdivenlerin sonundaki platformun üstünde duruyorsun.
“Yanmayı nötralize etmek için, sirke kullanabilirsin,” diyor Tyler, “ama önce
vazgeçmen gerekiyor.”
Yüzlerce insan kurban edilip, yakıldıktan sonra, diye devam ediyor Tyler, kurban
taşından aşağıya nehre beyaz kalın bir sıvı akar.
Öncelikle dibe vurmalısın.
İrlanda’da ki bir kalenin platformunda dipsiz bir karanlığın içinde durursun ve
bir metre ötede, karşında kayadan bir duvar vardır.
“Yağmur” diyor Tyler, “yıllar boyu yanan kurban taşını yıkar ve her yıl insanlar
yakılır ve kurban taşından akan su, odunların küllerinin arasından sızarak, kül
suyu solüsyonu oluşturur ve kül suyu, yanan kurbanların eriyen yağları ile
karıştığında, kurban taşının altından, nehre doğru kalın ve beyaz sabun akardı.”
Ve karanlıktaki isyankar tavırları ile etrafındaki İrlandalılar platformun ucuna
yürüyüp, dipsiz karanlığın ucunda durup, işerler.
Ve sana dönüp, haydi durma, aşırı vitaminden sararmış, zengin Amerikan çişini
boşalt derler.
“Bu hayatının en önemli anı” diyor Tyler, “ve sen bunu kaçırıyorsun.”
İrlanda’dasın.
Ah evet, yaparsın. Oh, evet. Amonyak ve günlük olarak alınan B vitaminlerinin
kokusunu duyarsın.
Sabunun suya karıştığı yerde, diyor Tyler, insanların öldürülmesinden binlerce
yıl sonra, insanlar elbiselerini o noktada yıkadıklarında, elbiselerinin daha
temiz olduğunu keşfettiler.
Blarney taşına işiyorum.
“Tanrım” diyor Tyler.
Üstünde, patronumun midesinin kaldırmadığı kan lekeleri olan siyah pantolonuma
işiyorum.
Paper sokağında kiralık bir evdesin.
“Bunun bir anlamı var,” diyor Tyler.
“Bu bir işaret,” diyor. Tyler bir sürü yararlı bilgi ile dolu. Sabunu olmayan
toplumlar, diyor Tyler, elbiselerini ve saçlarını yıkamak için kendilerinin ve
köpeklerinin çişini kullanırlardı.
Uzayıp giden yolun sonunda sirke ve elindeki yanığın kokusu var.
Sinüslerinin kıvrımlı şeklini haşlayan kül suyunun kokusu ve hastanelerin
kusturan çiş ve sirke kokusu var.
“Bütün o insanları kurban etmek doğruydu” diyor Tyler.
Elimin arkası, aynen Tyler’ın öpücüğünün şeklinde bir dudak gibi kırmızı ve
parlak. Öpücüğün etrafında, ağlayan birinin gözyaşlarının açtığı sigara yanığı
izleri var.
“Aç gözlerini” diyor Tyler ve yüzü yaşlardan dolayı parlıyor. “Tebrikler,” diyor
Tyler. “Dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”
“İlk sabunun kahramanlardan yapıldığını görmelisin” diyor Tyler.
Ürün testlerinde kullanılan hayvanları düşün.
Uzaya yollanan maymunları düşün.
“Onların ölümü, hissettiği acılar, kurban edilmeleri olmasa,” diyor Tyler,
“elimizde hiçbir şey olmazdı.”
10
Tyler kemerini çözerken, asansörü kat arasında durduruyorum. Asansör durunca,
çorba kaselerinin şangırdaması da duruyor. Tyler büyük çorba kasesinin kapağını
açınca, çorbanın dumanı mantar şeklini alıp, asansörün tavanına doğru
yükseliyor.
Tyler kendininkini dışarı çıkarırken, “Bana bakma. Bakarsan yapamam.” diyor.
Kasede istiridyeli domates çorbası var. İkisinin kokusu varken, kimse içine
koyacağımız bir şeyin kokusunu alamaz.
Çabuk ol diyorum ve omzumun üzerinden bakınca, Tyler’ın son santiminin de
çorbaya girmek üzere olduğunu görüyorum. Gerçekten çok komik görünüyor, sanki
garson gömleği giymiş ve papyon takmış uzun boylu bir fil hortumuyla çorba
içiyormuş gibi.
Tyler “’Bakma’ dedim” diyor.
Asansörde, servis koridoruna bakan küçük bir pencere var. Asansör kat arasında
durduğu için, görüntüm, yeşil muşambanın üstünde duran bir hamamböceği gibi ve
hamamböceği seviyesinden yeşil koridor, kaybolma noktasına kadar uzanıyor ve
yarı açılan kapılardan titanlar ve onların dev karıları görünüyor, fıçılarla
şampanya içiyorlar ve hissettiğimden daha büyük elmaslar içinde birbirlerine
böğürüyorlar.
Geçen hafta Empire State Avukatları’nın Noel partisinde, şeyimi hepsinin
portakallı kremasına soktuğumu söylüyorum Tyler’a.
Geçen hafta Junior Ligi’nin çayında, asansörü durdurup, Boccone Tatlısının
üstüne osurduğunu söylüyor Tyler.
Tyler kremaların kokuyu nasıl emdiğini çok iyi biliyor.
Hamamböceği seviyesinden, titanlar kuzu pirzolalarından, domuz büyüklüğünde
ısırıklar alırken, her birinin ağzı parçalayan fil dişleri gibi görünüyor ve
tutsak olmuş bir harpçı, titanlara müzik yapıyor.
Hadi bitir artık şunu diyorum.
“Yapamıyorum” diyor Tyler.
Çorba soğursa, geri gönderirler.
Gerçi titanlar herhangi bir yemeği ortada hiçbir sebep olmadan da mutfağa geri
gönderirler. Verdikleri para karşılığında seni ortalıkta koşuştururken görmek
hoşlarına gider. Böyle yemeklerde ve resmi ziyafetlerde bahşişin zaten faturaya
eklendiğini bildikleri için garsonlara pislik muamelesi yaparlar. Geri
gönderdikleri yemekleri gerçekten geri götürdüğümüz yoktu. Pommes Parisienne’i
ve Asperges Hollandaise’leri tabakta düzeltip, başkasına veriyorduk ve hiçbir
sorun çıkmıyordu.
Niagara Şelalesi diyorum. Nil Nehri. Okul zamanında, uyuyan birinin elini sıcak
su dolu kaseye sokunca, yatağı ıslatacağını bilirdik.
“Ohhh” diyor Tyler. Arkamdan Tyler’ın “Ohhh, evet. Ohhh, yapıyorum. Ohh, evet.
Evet” sesleri geliyor.
Servis koridorunun sonundaki açılır kapanır kapının ardındaki balo salonunda,
eski Broadway Tiyatrosu’nun altın sarısı kadifeden perdesi kadar uzun, sarı,
siyah, kırmızı etekler salınıyor. Ön camın yerinde ayakkabı bağcıkları olan,
siyah deri kaplı sedan Cadillac’lar geliyor sürekli. Arabaların üstünde, kırmızı
kemerli ofis kuleleri ile dolu bir şehir var.
Çok fazla işeme, diyorum.
Tyler’la, servis endüstrisinin gerilla teröristleri olduk. Parti sabotajcıları.
Otel, yemek davetlerine yemek temin ediyordu ve birileri yiyecek istediği zaman
otel, şarap, Çin porselenleri, bardak takımları ve garson da yolluyordu.
Bunların hepsi bir faturada toplanıyordu. Seni bahşişle tehdit edemeyeceklerini
bildikleri için, onların gözünde bir hamamböceğinden öteye gidemiyordun.
Tyler, bir seferinde bir ziyafet partisinde çalışmıştı. Bu, Tyler’ın hain
garsona dönüştüğü partiydi. Bu ilk ziyafet partisinde Tyler, bir yamaca çelik
bacaklarla tutturulmuş ve şehrin üzerinde yüzüyormuş gibi görünen bu beyaz ve
camdan bulut tarzı evde balık servisi yapıyordu. Balığın bitmesine yakın, Tyler
makarna servisinden kalan kirli tabakları yıkarken, ev sahibesi elinde bayrak
gibi sallanan bir kağıt parçasıyla mutfağa girmişti, elleri o denli titriyordu.
Birbirine kenetlenmiş olan dişlerinin arasından, garsonların, evin yatak odası
bölümüne giden koridorda misafirlerden herhangi birini görüp görmediğini
soruyordu. Özellikle kadın misafirlerden birini. Ya da ev sahibini.
Mutfakta, tabakları temizleyip, yerleştiren ve yemek hazırlayan Tyler, Albert,
Len ve Jerry, ve ayrıca karides ve salyangoz ile doldurulmuş enginar göbeklerine
sarımsaklı yağ süren Leslie vardı.
“Evin o bölümüne gitmemize müsaade edilmiyor” diyordu Tyler.
“Garajdan giriyoruz. Görebildiğimiz yerler garaj, mutfak ve yemek odası.”
Ev sahibi karısının ardından mutfağa girip, titreyen elindeki kağıt parçasını
çekip almıştı. Herşey yoluna girecek” diyordu.
“Bunu kimin yaptığını öğrenemezsem, o insanların suratına nasıl bakarım?”
diyordu Madam.
Ev sahibi, Madamın evin rengi ile uyumlu olan beyaz parti elbisesinin sırtına
elini koyuyordu ve Madam birden dikleşip, omuzlarını kaldırıp, sessizleşiyordu.
“Onlar bizim misafirlerimiz” diyordu adam, “ve bu parti çok önemli.”
Bu durum, bir vantroloğun kuklasını canlandırması gibi görünüyordu ve gerçekten
komikti. Madam kocasına bakmış ve biraz yardım ile kocası onu yemek odasına geri
götürmüştü. Not yere düşmüş ve mutfağın açılır kapanır kapısının salınımı ile
Tyler’ın ayağına gelmişti.
Albert “Ne yazıyor?” demişti.
Len balık servisini toplamak için çıkmıştı.
Leslie enginar göbeklerinin olduğu tepsiyi fırına sürerken, “Ne yazıyor?” diye
sormuştu.
Tyler notu eline bile almadan, direk Leslie’ye bakarak, “’Seçkin
parfümlerinizden en az bir tanesinin içine bir miktar ürin koydum’ yazıyor”
demişti.
Albert gülümsüyordu. “Parfümüne mi işedin?”.
Hayır demişti Tyler. Notu şişelerin arasına bırakmıştı. Banyodaki etajerin
üstünde yaklaşık olarak yüze yakın şişe vardı.
Leslie gülüyordu. “Gerçekten yapmadın yani, öyle mi?”.
Hayır demişti Tyler, “ama O bunu bilmiyor.”
Gökyüzündeki beyaz ve camdan partinin olduğu o gecenin geri kalanı boyunca Tyler,
soğuk enginar,soğuk Pommes Duchesse ile servis edilen soğuk dana eti ve soğuk
Choufleur a la Polonaise tabaklarını temizlemeye ve Madamın şarap bardağını
doldurmaya devam etmişti. Madam bütün gece kadın misafirlerinin yemek yiyişini
gözlemişti ve sorbe tabaklarının temizlenmesi ile kayısı tatlısının servisi
arasında, Madam’ın masanın başında bulunan yeri aniden boşalmıştı.
Misafirler gittikten sonra, bulaşıkları yıkayıp, soğutucuları ve Çin
porselenleri otelin kamyonetine yüklerken ev sahibi mutfağa gelerek, Albert’tan
ağır bir şeyin taşınmasında yardımcı olmasını rica etti.
Leslie, Tyler’ın belki de biraz fazla ileri gittiğini söylüyordu.
Hızlı ve yüksek bir sesle Tyler, bir mili litresinin altından fazla para ettiği
o parfümü yapmak için balinaları katlettiklerini söylemişti. Pek çok insan
hayatında hiç balina görmemişti. Leslie’nin, bir otobanın yanındaki apartmanda
yaşayan iki tane çocuğu vardı ve ev sahibi Madam’ın, onun bir yılda çalışıp da
kazanacağı paradan daha fazlası, banyodaki etajerin üstünde, şişelerde
duruyordu.
Albert ev sahibine yardım edip döndükten sonra, 9-1-1’i aramıştı. Ahizeyi eliyle
kapatıp, tanrım, Tyler o notu bırakmamalıydın demişti.
Tyler “O zaman gidip durumu yiyecek müdürüne anlatın. Kovdurun beni. Bu boktan
işle evli değilim” demişti.
Herkes yere bakıyordu.
“Kovulmak” diyordu Tyler, “ başımıza gelebilecek en iyi şey. En azından suyun
üstünde kalmaya çabalamaktan vazgeçip, hayatlarımız için bir şeyler yaparız.”
Albert telefona adresi söyleyip, bir ambulans çağırmıştı. Hatta beklerken, ev
sahibesinin şu anda gerçekten berbat bir halde olduğunu söylemişti. Albert onu
tuvaletin yanından kaldırmak zorunda kalmıştı. Bu işi ev sahibi yapamamıştı,
çünkü Madam parfüm şişelerine işeyenin o olduğuna emindi, gelen misafirlerden
biriyle ilişkisi olduğunu ve asıl amacının kendisini delirtmek olduğunu
söylemişti. Yorulmuştu, arkadaşları olarak kabul ettikleri bütün insanlardan
yorulmuştu.
Ev sahibi Madam’ı kaldıramamıştı çünkü beyaz elbisesi ile düştüğü yerden
elindeki kırık parfüm şişesini sallıyordu. Ve eğer dokunmaya kalkarsa, adamın
boğazını keseceğini söylüyordu.
Tyler “Şahane.” diyordu.
Ve Albert kokuyordu. Leslie “Aybert, tatlım, sen kokuyorsun” diyordu.
O banyodan kokmadan çıkmanın imkanı yok diyordu Albert. Tüm parfüm şişeleri
kırılmış vaziyette yerdeydi ve bir kısmı da tuvalete atılmıştı. Buz gibi
görünüyorlar diyordu Albert, otelde yapılan en iyi partilerde klozete
doldurduğumuz buzlar gibi. Banyo kokuyordu ve yerler erimeyecek olan buz
parçacıklarıyla doluydu. Albert, beyaz elbisesi sarı lekeler içinde kalan
Madam’ı kaldırmaya çalışırken, Madam elindeki kırık şişeyi ev sahibine doğru
sallamış, ıslak ve cam kırığı içindeki zeminde kayıp, ellerinin üstüne düşmüştü.
Tuvalete doğru bükülmüş vaziyette duruyordu, elleri kanıyor ve ağlıyordu.
Kokuyor diyordu. “Ah, Walter, kokuyor. Çok kötü kokuyor.” diyordu Madam.
Parfüm, elindeki kesiklerden sızan ölü balinalar, kokuyordu.
Ev sahibi Madam’ı ayağa kaldırmıştı, Madam dua eder gibi ellerini havada
açmıştı, ama kan avuç içlerinden bileklerine ilerliyor, elmas bir bileziğin
üzerinden dirseklerine akıyor ve yere damlıyordu.
Ev sahibi “Her şey yoluna girecek Nina” diyordu.
“Ellerim, Walter” diyordu Madam.
“Her şey yoluna girecek.”
“Bunu bana kim yapmış olabilir? Kim benden bu kadar nefret ediyor olabilir?”
diyordu Madam.
Ev sahibi Albert’a “Bir ambulans çağırır mısın?” demişti.
Servis endüstrisinin teröristi olarak bu Tyler’in ilk göreviydi. Gerilla garson.
Asgari maaş soyguncusu. Tyler bunu yıllardır yapıyordu ama bu tür faaliyetler
paylaşıldığında daha eğlenceli olur diyordu.
Albert’ın anlattığı hikayenin sonunda Tyler gülümseyip, “Çok iyi!” demişti.
Kat arasındaki asansörün içinde Tyler’a, dermatolojistlerin konvensiyonunda
garnitürlü alabalığa hapşurduğumu ve üç kişinin yemeği çok tuzlu bulduğunu ve
bir kişinin çok lezzetli dediğini söylüyorum.
Tyler şeyini çorbadan çıkarıp sallarken, hiç çişinin kalmadığını söylüyor. Bunu
soğuk çorba veya şefin taze olarak hazırladığı gazpacho ile yapmak çok daha
kolay. Ama içinde erimiş peynirli ekmek kırıntıları bulunan soğan çorbası ile
yapmak imkansız. Eğer burada yemek yiyecek olsaydım, sipariş edeceğim tek şey
soğan çorbası olurdu.
Tyler’le fikir sıkıntısı çekmeye başlamıştık. Yemeklere bu tür şeyler yapmak
sıkıcı olmaya başlamıştı. Sonra ben bir doktordan, yada avukattan, her neyse,
hepatit böceğinin paslanmaz çelikte altı ay yaşayabildiğini duydum. Bu böceğin
Romlu Kremalı Pastada ne kadar uzun yaşayacağını tahmin bile edemezsiniz.
Ya da yumurtalı som balığında.
Doktora bu hepatit böceklerinden nerede bulabileceğimi sordum. Gülecek kadar
sarhoştu.
Her şey tıbbi atık çöplüğüne atılıyor demişti.
Ve gülmüştü.
Her şey..
Tıbbi atık çöplüğü, dibe vurmak gibi geliyordu kulağa.
Tek elim asansörün düğmelerinde, Tyler’a hazır olup olmadığını soruyorum. Elimin
üstündeki yara, Tyler’ın öpücüğünün şeklindeki bir dudak gibi kırmızı ve parlak.
“Bir saniye” diyor Tyler.
Domates çorbası hala sıcak olmalı çünkü Tyler’ın pantolonuna tıktığı şey, jumbo
karides gibi kaynamaktan pembe olmuş.
11
Güney Amerikanın büyülü topraklarında, küçük balıkların Tyler’in idrar yoluna
kaçtığı bir nehirde yürüyor olabilirdik. Balıkların yayılıp toparlanan çengelli
kılçığı olduğundan, Tyler’ın içine bir kez girdiklerinde, yuvalarını yapıp,
yumurtalarını bırakmak için hazırlanırlar. Geçirmekte olduğumuz Cumartesi
gecesi, bir çok yönden çok daha beter olabilirdi.
“Marla’nın annesine yaptığımız şey” diyor Tyler, “çok daha kötü olabilirdi.”
Kapa çeneni diyorum.
Tyler, Fransız hükümeti bizi Paris’in dışındaki bir yeraltı kompleksine
götürebilir ve aerosol güneş yağının toksik testinin bir parçası olarak göz
kapaklarımızı kesmek üzere bırak cerrahları, yarı eğitimli teknisyenler
yollayabilirdi diyor.
“Böyle şeyler oluyor” diyor Tyler. “Gazetelere bak.”
İşin kötüsü Tyler’ın Marla’nın annesine ne yaptığını biliyorum ve onu
tanıdığımdan beri ilk kez elinde doğru düzgün para var. Tyler gerçekten iyi para
yapıyordu. Nordstrom arayıp, Noel’den önce teslim edilmek üzere Tyler’ın esmer
şekerli yüz sabunundan iki yüz adet sipariş etmişti. Tavsiye edilen satış ücreti
olan sabun başına yirmi dolardan hesapladığınızda, Cumartesi gecesi dışarı
çıkacak kadar paramız vardı. Gaz hattındaki sızıntıyı tamir etmeye yetecek kadar
para. Dans etmeye yetecek kadar. Para için endişe etmeme gerek kalmadığına göre,
belki işimden de istifa edebilirim.
Tyler artık kendine Paper Sokağı Sabun Şirketi diyor. İnsanlar onun yaptığı
sabunun en iyisi olduğu söylüyorlar.
“Daha da kötüsü” diyor Tyler, “ Marla’nın annesini yemiş olabilirdin.”
Ağzım Kung Pao Tavuğu ile doluyken, lanet olası çenesini kapamasını söylüyorum.
Bu Cumartesi akşamı kullanılmış araba alanının ön sırasında, lastikleri patlamış
1968 model bir Impala’nın ön koltuğunda otuyoruz. Tyler ve ben, konuşuyoruz,
kutu bira içiyoruz ve bu Impala’nın ön koltuğu bir çok insanın kanepesinden daha
büyük. Bulvarın bu kısmında arabalar sürekli bir aşağı bir yukarı geçip duruyor,
endüstride bu alanlara Avanta Alanı deniyor, çünkü gün içinde buradaki
arabaların hepsi iki yüz dolar civarında ve buraları işleten çingeneler
kontrplak ofislerinin içinde gezinip, ince, uzun sigaralar içiyorlar.
Arabalar çocukların lisede kullandığı türden: Gremlin’ler ve Pacer’lar,
Maverick’ler ve Hornet’ler, Pinto’lar, Harvester pikaplar, alçaltılmış
Camaro’lar, Duster’lar ve Impala’lar. İnsanların bir zamanlar sevmiş olduğu ve
sonra da kaldırıp attığı arabalar. Belediyelerin topladığı başıboş hayvanlar.
İyi Niyet Tasarruf Derneği’ndeki nedime elbiseleri. Darbeli, cilası gri, kırmızı
veya siyah kaportalar ve keskin kavisli kaportalar, ve kimsenin kumlamaya
yanaşmadığı kireç yığınları. Plastik tahta ve plastik deri ve plastik krom iç
paneller. Geceleri çingeneler bu arabaların kapılarını bile kilitlemezler.
Bulvardan geçen arabaların farları, Impala’nın büyük sinemaskop ön camında
boyanmış olan fiyat listesinin arkasından parlıyor. A.B.D.’yi görün. Arabanın
fiyatı doksan sekiz dolar. İçeriden seksen dokuz sent gibi görünüyor. Sıfır,
sıfır, ondalık nokta, sekiz, dokuz. Amerika aramanızı istiyor.
Buradaki arabaların çoğu yüz dolar ve hepsinin camında “OLDUĞU GİBİ” satış
anlaşması asılı.
Impala’yı seçtik çünkü eğer Cumartesi gecesi arabada uyumamız gerekirse, en
büyük koltuklar bu arabada.
Eve gidemediğimiz için Çin yemeği yiyoruz. Ya burada uyuyacak yada bir dans
kulübüne gidip bütün gece ayakta kalacaktık. Biz dans kulüplerine gitmeyiz.
Tyler müziğin, özellikle de basın çok yüksek olduğunu ve bioritmini deştiğini
söylüyor. En son dışarı çıktığımızda Tyler yüksek sesli müziğin kendisini kabız
ettiğini söylemişti. Kulübün gürültüsü konuşmaya da engel olduğu için, bir kaç
bardak içkiden sonra, herkes ilginin merkezi olduğunu sanıyor ama başka biri ile
herhangi bir paylaşıma girmekten tamamen uzaklaşıyor insan.
İngiliz cinayet romanlarındaki cesetler gibiyiz.
Bu gece bir arabada uyuyoruz çünkü Marla eve gelip, polisi aramakla ve beni
annesini pişirdiğim için tutuklatmakla tehdit etti, daha sonra kapıları çarptı,
benim bir gulyabani ve yamyam olduğumu söyledi, Reader’s Digest ve National
Geographic yığınlarına tekmeler attı, ben de onu bırakıp çıktım. Onu bir ceviz
kabuğunun içinde bırakıp çıktım.
Regent Otelindeki maksatlı kaza süsü verilmiş Xanax intiharından sonra,
Marla’nın polisi arayacağını sanmıyorum ama Tyler bu geceyi dışarıda geçirmenin
iyi bir fikir olduğunu düşünüyor. Ne olur, ne olmaz.
Hani olurda Marla evi yakarsa.
Hani olurda Marla çıkıp, bir silahla geri dönerse.
Hani olurda Marla hala evdeyse.
Ne olur, ne olmaz.
Konsantre olmaya çalışıyorum:
Beyaz ayın yüzünü izlerken
Yıldızlar asla öfke duymazlar
Falan, filan, son
Bulvardan arabalar geçerken, ben Impala’nın soğuk ve sert bakalitten yapılmış ve
yarı çapı neredeyse üç fit olan direksiyonuna dayanmış vaziyette bira içiyorum
ve arabanın çarpılmış vinil döşemeleri, kotumdan geçip, kıçımı çimdikliyor ve
Tyler “Bir kez daha. Bana tam olarak ne olduğunu anlat.” diyor.
Haftalardır Tyler’in ne işler çevirdiğini göz ardı ettim. Bir seferinde birlikte
Western Union ofisine gittik ve onun Marla’nın annesine bir telgraf çekişini
izledim.
KORKUNÇ KIRIŞTIM (nokta) LÜTFEN BANA YARDIM ET! (son)
Tyler memura Marla’nın kütüphane kartını gösterip, telgraf talimatını Marla
adına imzaladı ve, evet, ne var bunda, Marla bazen erkek ismi de olabiliyor
işte, diye bağırdı, ve memurun umurunda bile olmadı.
Western Union’dan ayrılırken Tyler, eğer onu seviyorsam, ona güvenmem
gerektiğini söyledi. Tyler bunun bilmem gereken bir şey olmadığını söyledikten
sonra humus yemek için beni Garbonzo’nun yerine götürdü.
Beni korkutan telgraf değil, Tyler’la dışarıda yemek yiyor olmamızdı. Asla,
hayır Tyler asla herhangi bir şey için nakit para ödemezdi. Giysi için Tyler
jimnastik salonlarına ve otellere gidip, kayıp eşya bölümünden giysi alırdı.
Tabii Tyler’ın durumu, umumi çamaşırhanelere gidip, kurutuculardan kot çalan ve
bunları kullanılmış kot alan yerlere on iki dolara satan Marla’dan daha iyiydi.
Tyler asla restoranlarda yemek yemezdi ve Marla kırışmamıştı.
Herhangi bir sebep olmadan Tyler, Marla’nın annesine bir kutu çikolata
yollamıştı.
Impala’nın içinde Tyler bu Cumartesi gecesinin kahverengi örümcek sayesinde daha
da beter olabileceğini söylüyor. Isırdığı zaman, sadece zehrini akıtmakla
kalmıyor, ısırdığı yerde ki deriyi eriten bir asit salgılıyormuş, yani kolunu,
veya bacağını veya yüzünü eritiyormuş.
Bütün bunlar olmaya başladığında, o gece Tyler saklanıyordu. Marla çıkıp eve
geldi. Kapıyı bile çalmadan, ön kapıdan içeri uzandı ve “Tak,tak” dedi.
Mutfakta Reader’s Digest okuyordum. Tamamen şaşkına dönmüştüm.
Marla “Tyler. İçeri girebilir miyim? Evde misin?” diye seslendi.
Tyler evde değil diye bağırdım.
Marla bağırarak cevap verdi “Saçmalama!”.
Hemen ön kapıya gittim. Marla elinde bir FedEx zarfıyla sundurmada duruyordu.
“Buzluğuna bir şey koymam gerekiyor” dedi.
Mutfağa doğru adımlarını takip ederken, hayır diyorum.
Hayır.
Hayır.
Hayır.
Yoo hayır, çöplerini bu evde tutmaya başlayamazdı.
“Ama balkabağım,” diyordu Marla, “otelde buzluğum yok ve sen bana bunu
kullanabileceğimi söylemiştin.”
Hayır söylememiştim. İsteyebileceğim en son şey, Marla’nın en ufak bir çöp
parçasını bu eve taşıması olur.
Marla FedEx zarfını mutfak masasının üstünde yırtarak açtıktan sonra köpük
kutunun içinden beyaz bir şey çıkarıyor ve suratıma doğru sallıyordu. “Bu çer
çöp değil” diyordu. “Burada bahsettiğimiz şey annem, o yüzden siktir git!”
Marla’nın paketin içinden çıkardığı şey, Tyler’ın sabun yapmak için sandviç
torbalarına doldurduğu beyaz şeyin aynısıydı.
“Her şey daha da kötü olabilir di” diyor Tyler, “mesela o sandviç torbalarının
içindekileri yanlışlıkla yemiş olabilirdin. Gecenin bir yarısı kalkıp, o
yapışkan beyaz maddeyi sıkıp, üstüne Kaliforniya usulü soğan çorbası karışımını
ekleyip, patates kızartmasının yanında dip olarak yiyebilirdin. Yada brokolinin
yanında.”
Marla ile birlikte mutfakta dikilirken, dünyada en son isteyeceğim şey Marla’nın
buzluğu açması olmuştu.
O beyaz şeyle ne yapacağını sordum.
“Paris dudakları” dedi Marla. “Yaşlandıkça insanın dudakları ağzının içine doğru
çekiliyor. Kolajen dudak enjeksiyonu için biriktiriyorum. Buzluğunuzda neredeyse
otuz poundluk kolajenim var.”
Ne büyüklükte dudaklar istediğini sordum.
Marla, aslında korktuğu şeyin ameliyatın kendisi olduğunu söyledi.
Tyler’a Impala’nın içinde anlatmaya devam ediyorum, FedEx zarfının içindeki
maddenin, bizim sabun yaptığımız madde ile aynı olduğunu söylüyorum. Silikonun
zararlı olduğu keşfedildiğinden beri, kolajen, kırışıklıkları gidermek, ince
dudakları veya çeneleri doldurmak için bulunmaz hint kumaşı oluverdi. Marla’nın
açıklamalarına göre, bulabileceğin ucuz kolajenler, sterilize edilmiş ve
işlemden geçirilmiş inek yağıymış, ama bu tür ucuz kolajenler vücutta çok uzun
süre kalmıyormuş. Nerene enjekte ettirirsen, diyelim ki dudaklarına, vücut bu
maddeyi reddedip, dışarı atmaya başlıyormuş. Altı ay sonra dudakların yine eski
ince haline dönüyormuş.
Marla’ya göre en iyi kolajen insanın kendi yağıymış. Kalçadan emilen yağlar
işlemden geçirilip, temizlenip, dudaklara enjekte ediliyormuş. Yada nereye
istersen. Bu tür kolajen uzun süreli olarak dayanıyormuş.
Evdeki dolabın içinde bulunan madde, Marla’nın kolajen yatırım fonuymuş. Annesi
ne zaman biraz yağlansa, emdirip, paketletiyormuş. Bu işleme hasat toplamak
deniyormuş. Eğer annesinin aldırdığı yağlara ihtiyacı yoksa, paketleri Marla’ya
gönderiyormuş. Marla hiç kendi yağını kullanmamış ve annesi ucuz inek yağını
kullanmasındansa, aileden birinin yağını kullanmasının daha iyi olacağını
belirtmiş.
Sokak lambalarının ışığı, arabanın camında asılı olan satış anlaşmasının içinden
geçip, Tyler’ın yanağına “OLDUĞU GİBİ” yazısını yansıtıyor.
“Örümcekler” diyor Tyler, “yumurtalarını bırakır ve larvalar derinin içinden
tünel açarlar. İşte hayat bazen bu kadar kötü olabiliyor.”
Yemekte olduğum sıcak ve kremalı soslu tavuk, Marla’nın annesinin kalçalarından
emilmiş olan yağ gibi bir tat vermeye başlıyor.
İşte o anda Marla’yla mutfağın ortasında dikilirken, Tyler’ın ne yapmış olduğunu
anladım.
KORKUNÇ KIRIŞTIM.
Ve Marla’nın annesine neden çikolata gönderdiğini de anladım.
LÜTFEN YARDIM ET.
Marla, dedim, buzluğa bakmamalısın.
Marla “Ne yapmalıyım peki?” dedi.
“Hiç kırmızı et yemiyoruz” diyor Tyler Impala’nın içinde, ve tavuk yağı sabunu
sertleştirmez. “O zımbırtı” diyor Tyler, “bizi zengin ediyor. Kirayı o yağ
sayesinde ödedik.”
Bunu Marla’ya söylemeliydin diyorum. Şimdi benim yaptığımı sanıyor.
“Ayrıştırma işlemi” diyor Tyler, “ iyi sabun yapmak için ihtiyacın olan kimyasal
reaksiyondur. Tavuk yağı işe yaramaz, ya da çok tuzlu herhangi bir şeyin yağı.”
“Dinle,” diyor Tyler, “teslim etmemiz gereken bir siparişimiz var. Yapacağımız
şey şu, Marla’nın annesine biraz çikolata göndereceğiz ve belki de biraz kek.”
Bunun artık işe yarayacağını zannetmiyorum.
Uzun lafın kısası, Marla buzluğa baktı. Tamam, başta biraz patırtı koptu. Onu
durdurmaya çalıştım, elinde tuttuğu torba yere düştü ve içindekiler yerlere
saçıldı. İkimizde kayıp yere düştük ve öğürerek ayağa kalktık. Marla’yı
arkasından beline sarılıp tuttum, saçları yüzümü dövüyordu, kolları yanlarına
sıkıca yapışmıştı ve tekrar tekrar bunu ben yapmadım diyordum. Ben değildim.
Ben yapmadım.
“Annem! Annemi kaynatıyorsun!”
Suratım arkasından kulağına yapışmış vaziyette, sabun yapmamız gerekiyordu
diyorum. Pantolonlarımı yıkamamız gerekiyordu, kirayı ödememiz, gaz hattındaki
sızıntıyı tamir etmemiz gerekiyordu. Ben değildim.
Tyler’dı.
Marla avazı çıktığı kadar bağırıyordu “Sen neden bahsediyorsun?” ve eteğinin
içinde çırpınıp duruyordu. Kollarımda Marla’nın Hindistan işi baskılı eteği,
kaygan zeminden kalkmaya çalışıyorum ve Marla altında donu, ayağında dolgu
topuklu pabuçları ve üstünde köylü gömleği ile dolabın buzluğunu açmayı
başarıyor ve içeride kolajen yatırım fonunun olmadığını görüyor.
Buzlukta iki adet eski pil var, hepsi bu.
“Nerede o?”
Geri geri emeklemeye başlıyorum, ellerim kayıyor, ayakkabılarım kayıyor ve kıçım
yağla kaplı yer muşambasının üstünde, Marla ile buzdolabının önünden ileriye
doğru temiz bir patika açıyor. Eteği yüzüme tutuyorum, böylece ona söylerken
Marla’nın yüzünü görmüyor olacağım.
Gerçeği.
Sabun yaptık. Ondan. Marla’nın annesinden.
“Sabun mu?”
Sabun. Yağı kaynatırsın. Kül suyu ile karıştırırsın. Sabun elde edersin.
Marla bağırmaya başlayınca, eteği suratına fırlatıp, kaçıyorum. Kayıyorum.
Kaçıyorum.
Birinci katın çevresinde, peşimde Marla koşturup duruyoruz, köşelerde kayıyoruz,
dengemizi bulabilmek için pencerelerin kasalarına tutunuyoruz. Kayıyoruz.
Duvar kağıtlarındaki çiçeklerin üstünde yağlı pis el izlerimizi ve yerin kirini
bırakıyoruz. Yerdeki tahta kaplamanın üstüne düşüyoruz, kayıyoruz, sonra tekrar
ayağa kalkıp, koşmaya devam ediyoruz.
Marla “Annemi kaynattın!” diye bağırıyor.
Annesini Tyler kaynattı.
Marla sürekli bağırıyor ve tırnakları sürekli olarak sırtıma darbe yapıyor.
Annesini Tyler kaynattı.
“Sen annemi kaynattın!”
Ön kapı hala açıktı.
Sonra ön kapıdan fırladım, Marla hala arkamda bağırıyordu. Ayaklarım beton
zeminde kaymıyordu ve koşmaya devam ettim. Ta ki Tyler’ı, yada Tyler beni bulana
kadar ve ona olanları anlattım.
Elimizde biralar Tyler’la arabanın içine yayılıyoruz, Tyler arka koltuğa
geçiyor, ben önde kalıyorum. Şu anda Marla hala evde duvarlara magazinleri
fırlatıp, benim ne kadar aşağılık ve canavar ruhlu, iki yüzlü, kapitalist kıçı
yalayan bir piç olduğumu bağırıyor olabilir. Marla ile aramda ki gecenin
uzunluğu bana böcekleri, melanomaları ve et yiyen virüsleri takdim ediyor. Ama
şu anda bulunduğum yer o kadar da kötü değil.
“Bir insana yıldırım çarptığında” diyor Tyler, “kafası için için yanan bir
beysbol topuna dönüşür ve fermuarı kaynaklanmış gibi bir daha açılmamak üzere
kapanır.”
Bu gece dibe vurduk mu diye soruyorum.
Tyler geriye yaslanıp soruyor “ Eğer Marilyn Monroe yaşıyor olsaydı, ne yapıyor
olurdu?”
İyi geceler diyorum.
Başlık ince şeritler halinde tavandan sarkıyor ve Tyler “kefenin başlığını
yırtmaya çalışıyor olurdu” diyor.
12
Patronum, dudakları kenetlenmiş ve incelmiş, yüzündeki küçük gülümseme ile
masama oldukça yakın bir mesafede durmuş, kasıkları dirseğime değiyor. Yazmakta
olduğum bir geri alım kampanyasının kapak sayfasından başımı kaldırıp bakıyorum.
Bu yazılar hep aynı şekilde başlar:
“Bu ihtar size Ulusal Motorlu Araçlar Güvenlik Kanununun gereklerine bağlı
olarak gönderilmiştir. Aracınızda bir hata meydana geldiğini tespit etmiş
bulunuyoruz....”
Bu hafta yükümlülük formülünü uyguladığım zaman, ilk kez A çarpı B çarpı C, geri
alım maliyetinden yüksek çıktı.
Bu hafta, sileceklerin ucundaki kauçuğu tutan plastik klips hatalıydı. Basit bir
durum. Sadece iki yüz araç etkilenmişti. İşçi giderlerinin yanında neredeyse
hiçbir şey.
Geçen hafta durum daha tipikti. Geçen hafta konu, derinin bilinen ucubik bir
madde, sentetik bir Nirret veya hala üçüncü dünya ülkelerinde güneş yağı olarak
kullanılan yasal olmayan herhangi bir madde ile sertleştirilmesi söz konusu idi.
Öyle güçlü bir maddeydi ki, hamile bir kadının cenininde doğum hatalarına yol
açabilirdi. Ama geçen hafta Ulaştırma Bakanlığını arayan hiç kimse olmadı. Hiç
kimse geri alım kampanyası talebinde bulunmadı.
Bu yeni deri, işçi giderleriyle çarpılıp, sonrada idari giderlerle
çarpıldığında, ilk çeyrek dönem karımızın üstünde bir rakama tekabül etmekteydi.
Eğer herhangi bir kimse hatamızın farkına varsa, bir çok ızdırap çeken aileye
gerekli parayı öderdik, ve buna rağmen altı bin beş yüz aracın deri iç
kaplamalarını yenilemek için gerekli olacak maliyetin yanına bile yaklaşamazdık.
Ama bu hafta, bir geri alım kampanyası yapıyorduk. Ve bu hafta uykusuzluk
hastalığım geri gelmişti. Uykusuzluk, ve bütün dünya durup, mezarımın üstünde
boşalmaya karar vermişti.
Patronum gri kravatını takmış, bugün günlerden Salı olmalı.
Patronum masama bir kağıt getirmişti ve bir şey arayıp aramadığımı soruyordu. Bu
kağıt fotokopi makinesinde kalmış diyor ve okumaya başlıyor:
“Dövüş kulübünün ilk kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Gözleri kağıdın bir ucundan diğer ucuna gidiyor ve kıkırdıyor.
“Dövüş kulübünün ikinci kuralı, dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır.”
Tyler’ın kelimelerinin patronumun ağzından çıkışını duyuyordum, orta yaşı
geçmiş, aile fotoğrafı masasının üstünde duran ve erken emeklilik ile Arizona
çölünün bir yerinde karavan parkında geçirilecek kışları hayal eden Bay
Patronum. Fazla beyazlatılmış gömlekleriyle, her Salı öğle yemeğinden sonra
saçını kestirmek için randevusunu bekleyen patronum, bana bakıp, konuşmaya devam
ediyor:
“Umarım bu kağıt senin değildir.”
Ben Joe’nun Kanı Kaynayan Öfkesiyim.
Tyler benden dövüş kulübü kurallarını bilgisayarda yazmamı ve onun için on kopya
yapmamı istemişti. Dokuz değil, on bir değil. On tane demişti Tyler. Uykusuzluk
başladığı için, üç günden beri uyuyabildiğim bir zaman hatırlamıyorum. Bu benim
daktilo ettiğim orijinal olmalı. On kopya yaptım ve orijinali fotokopi
makinesinde unuttum. Fotokopi makinesinin paparazzi flaşı suratımda patlıyor.
Uykusuzluğun vermiş olduğu uzaklık, kopyanın, kopyasının, kopyası. Hiçbir şeye
dokunamazsın, hiçbir şey de sana dokunamaz.
Patronum okumaya devam ediyor:
“Dövüş kulübünün üçüncü kuralı, bir dövüşte iki kişi karşılaşır.”
İkimizde gözlerimizi kırpmıyoruz.
Patronum devam ediyor:
“Bir seferde, sadece bir dövüş.”
Eğer şimdi uyumuyorsam, üç gündür hiç uyumadım. Patronum kağıdı burnumun altında
sallıyor. Nedir bu diyor. Şirketin çalışma saatinde oynadığım minik bir oyun mu?
Bana, dikkatimi tam olarak işime vermem için para ödeniyor, küçük savaş
oyunlarıyla vaktimi boşa harcamam için değil. Fotokopi makinesini boşa kullanmam
için maaş vermiyorlar bana.
Nedir bu? Kağıdı burnumun altında sallıyor. Şirketin vaktini küçük bir fantezi
dünyasında harcayan bir memur ile ne yapabileceğini bana soruyor. Eğer onun
yerinde olsam, ben ne yapardım?
Ne yapardım?
Yanağımdaki delik, gözümün etrafındaki mavi-siyah şişlik ve elimin üstünde
şişmiş bir yara olan Tyler’ın öpücüğü kopyanın, kopyasının, kopyası.
Spekülasyon.
Neden Tyler dövüş kulübü kurallarından on kopya istemişti?
Hint ineği.
Yapacağım şu olurdu, diyorum, bu kağıt ile ilgili kiminle konuştuğuma çok dikkat
ederdim.
Bunu tehlikeli psikopat bir katil yazmış gibi görünüyor, ve bu bastırılmış
şizofren çalışma gününün herhangi bir dakikasında sınırını aşıp, elinde gaz
ateşlemeli, yarı otomatik Armelite AR-180 tüfekle ofis ofis dolaşıyor olabilir.
Patronum sadece bana bakıyor.
Herif, diyorum, incecik dosyası ile her gece muhtemelen evinde oturup, listesini
yaptığı etrafındaki herkesin yanına bir çarpı işareti koyuyordur. Böylelikle bir
sabah işe gelip de, dırdırcı, etkisiz, işe yaramaz, zırlayan, yalaka ve yumuşak
kıçlı patronuna nişan aldığında ve o atış, domdom kurşununun içinde çiçek
açtırması gibi, kokuşmuş bağırsaklarından girip, omurgana bir yol açabilir.
Patronum kağıdı burnumun dibinden çekiyor.
Durma diyorum, okumaya devam et.
Gerçekten çok etkileyici diyorum. Tamamen hasta bir beynin işi bu.
Gülümsüyorum. Yanağımdaki kıç deliği görünümlü deliğin etrafı, köpeklerin dişeti
gibi mavi-siyah görünüyor. Gözlerimin etrafındaki şişlikten dolayı cildim
gerilmiş durumda ve cilalanmış gibi duruyor.
Patronum bakıyor öylece.
Sana yardım edeyim diyorum.
Dövüş kulübünün dördüncü kuralı bir kerede bir dövüş olmasıdır diyorum.
Patronum bir kağıda, bir bana bakıyor.
Beşinci kural dövüşlerde ayakkabı ve gömlek olmaması diyorum.
Patronum bir kağıda, bir bana bakıyor.
Belki de bu ruh hastası manyak bir Eagle Apache tüfeği kullanıyordur diyorum,
çünkü bu silahın otuz atışlık haznesi vardır ve sadece dört kilo ağırlığındadır.
Armelite tüfek sadece beş kez atış yapar. Otuz atışla ruh hastası manyak
kahramanımız sadece maun sıra uzunluğunda bir mesafe kat edip, bütün başkan
yardımcılarını gebertir, her bir direktör için de bir fişek arttırır.
Tyler’ın sözleri ağzımdan dökülüyor. Bir zamanlar çok iyi bir insandım.
Patronuma sadece bakıyorum. Patronumun mavi, açık mavi peygamber çiçeği renginde
gözleri var.
J&R yarı otomatik tüfeğin de otuz atışlık haznesi var ve sadece üç kilo
ağırlığında.
Patronum bana bakıyor.
Bu korkunç diyorum. Belki de yıllardır tanıdığı biri. Belki de bu herif,
patronumla ilgili her şeyi biliyor, nerede yaşadığını, karısının nerede
çalıştığını ve çocuklarının okulunu.
Bu çok heyecanlandırıcı, ve aniden çok, gerçekten çok sıkıcı oluveriyor.
Peki ama Tyler neden Dövüş Kulübü kurallarının on kopyasını istemişti?
Doğum hatalarına sebep olan deri iç döşemeleri bildiğimi söylemek zorunda
değilim. Satın alan aracı firmayı kandıracak kadar iyi görünen ama iki bin
milden sonra bozulan sahte fren balatalarını biliyorum.
Fazla ısındığı için torpido gözündeki haritaları ateşe veren havalandırma
reostası hakkında her şeyi biliyorum. Yakıt enjeksiyonunun geri ateşleme yapması
yüzünden kaç kişinin canlı canlı yandığını biliyorum. Turbo şarjörler patladığı
ve pervanesi radyatörden geçip, yolcu bölümüne fırladığı için bacakları dizden
kopan insanlar gördüm. Olay mahalline gidip, yanmış arabaları ve BOZULMA
SEBEBİ’nin “bilinmiyor” olarak kaydedildiği raporları gördüm.
Hayır, diyorum, o kağıt bana ait değil. Kağıdı iki parmağımın arasına alıp,
elinden çekiyorum. Kağıdın kenarı elini kesmiş olmalı ki, elini hemen ağzına
götürüyor, parmağını deli gibi emiyor, gözleri kocaman açılmış. Kağıdı top
yapıp, masamın yanındaki çöp kutusuna fırlatıyorum.
Belki de, diyorum, bulduğun her küçük çöp parçasını bana getirmemelisin.
Pazar akşamı, Arta Kalan Erkekler Topluluğuna gidiyorum ve Trinity Piskoposluğu
neredeyse bomboş. Sadece Koca Bob var ve ben her bir kasım içten ve dıştan
çürümüş bir vaziyette olaya dahil oluyorum ama kalbim hala koşuşturuyor ve
düşünceler kafamda kasırgalar gibi. Buna insomnia deniyor. Bütün gece düşünceler
yayındaydı.
Bütün gece, düşünürsün: Uyuyor muyum? Uyudum mu?
Koca Bob’un kaslarla doldurulmuş ve sertlikten parlayan kolları tişörtünden
uzanıyor. Gülüyor, beni gördüğüne çok sevinmiş.
Öldüğümü düşünmüş.
Evet, diyorum, ben de öyle sandım.
“İyi haberlerim var” diyor Koca Bob.
Millet nerede?
“İyi haber bu işte” diyor Koca Bob. “Grup dağıtıldı. Ben de uğrayan olursa
durumu anlatmak için geliyorum buraya.”
Ucuzluk mağazalarından alınmış kanepelerden birine çöküyorum, gözlerim kapalı.
“Bir diğer iyi haber ise,” diyor Koca Bob, “artık yeni bir grup var, ama bu yeni
grubun ilk kuralı, grup hakkında konuşmamak.”
Oh.
Koca Bob devam ediyor “İkinci kural ise, grup hakkında konuşmamak.”
Boku yedik. Gözlerimi açıyorum.
Sıçtık.
“Grubun adı dövüş kulübü,” diyor Koca Bob, “ve grup her Cuma gecesi şehirdeki
kapalı bir garajda buluşuyor. Perşembe akşamları daha yakın bir garajda toplanan
başka bir dövüş kulübü daha var.”
Bahsettiği bu iki yeri de bilmiyorum.
“Dövüş kulübünün ilk kuralı” diyor Koca Bob, “dövüş kulübü hakkında
konuşmamaktır.”
Çarşamba, Perşembe ve Cuma akşamları Tyler makinistlik yapıyor. Geçen hafta
ödeme koçanını gördüm.
“Dövüş kulübünün ikinci kuralı,” diyor Koca Bob, “dövüş kulübü hakkında
konuşmamaktır.”
Cumartesi akşamı Tyler benimle dövüş kulübüne geliyor.
“Her dövüş için sadece iki kişi.”
Pazar sabahı dövülmüş vaziyette eve gelip, bütün öğleden sonra uyuyoruz.
“Her seferinde sadece bir dövüş, “ diyor Koca Bob.
Pazar ve Pazartesi akşamı, Tyler garsonluk yapıyor.
“Tişört ve ayakkabılar olmadan dövüşmek zorundasın”
Salı akşamı Tyler evde sabun yapıp, paketleyip, kargoya veriyor. Paper Sokağı
Sabun Şirketi.
“Dövüşler devam etmesi gerektiği kadar sürer. Bu kurallar dövüş kulübünü icat
eden adam tarafından konuldu.” diyor Koca Bob.
“Onu tanıyor musun?” diye soruyor Koca Bob.
“Ben hiç görmedim,” diyor Bob “ama herifin adı Tyler Durden.”
Paper Sokağı Sabun Şirketi.
Onu tanıyor muyum?
Bilmiyorum, diyorum.
Belki.
Devamı haftaya