12 Eylül öncesinin zorunlu seyahat tekliflerini hatırlayanlar bilirler.
Ağabeylerimiz ağız dolusu haykırırlardı:
"Komünistler Moskova'ya!"
Faşistler mi?
Onların coğrafya seyahat biletleri indirimli tarifeden çoktan kesilmişti.
Biz o vakitler mahalle aralarında top koşturuyorduk. Ekmek bıçağı ile topumuzu
hacamat eden kahraman bakkal Rami amcaya büyük atlastan yer aramıştık: "Mançurya..."
Ne komünistlerin Moskova'ya "hicret" edecekleri vardı; ne de Rami amcanın
Mançurya'ya... Kimsenin bir yere gittiği/gideceği yoktu. Olsun, yine de acayip
rahatlardık. Bunun, günümüz yükselen uygun ifadesi; "Canın cehenneme"dir.
Soğuk savaş dönemi ideolojik kitlesel kalaydan, pırıl pırıl bireysel kalaylamaya
geçiş, işte bu "dublaj veledi" lakırdı sayesindedir.
"Layık olduğu ömrü süremedi..."
Fransız şairi Baudelaire'in yaşantısını özetleyen bu güzel deyişi aktarmamıza
bakarak, sakın ola ki Sartre'ın o nefis "Baudelaire" incelemesinden söz
açacağımız sanılmasın.
Maksat, lafın rotasını Max Deauville'in "Baudelaire" adlı mizahi hikayesine
çevirmeden, okuyucunun kemerleri bağlamasına fırsat tanımaktır. Üstelik yeri
gelmişken heybemizden okkalısından bir kitap boşaltalım ki, havamız olsun.
Max Deauville söz konusu hikayesinde, Baudelaire'in "ruh göçümü"nü konu eder.
"Ruh göçümü" de ne ola?
Ruh göçümü, bildiğiniz tenasüh inancının TDK'daki karşılığıdır:
"Ruhun bedenden bedene intikal etmesi."
Yani, reenkarnasyon.
Evet, batıl itikat... Lakin kullanmasını bilirseniz, batıl olduğu kadar da
eğlencelidir.
Küreselleşmeden söz edilen postmodern zamanlarda, zorunlu coğrafi seyahat
teklifleri anakronik kaçacağından, reenkarnasyon meseliyle metafizik düşe yatmak
oldukça rahatlatıcıdır.
Efendim? George W.Bush'u düşün kralına yatıracağız da, az sabredin. Madem
Deauvill'den bahsettik, hikayesine şöyle bir bakış fırlatalım ki, bakarsınız
yine adamcağıza işimiz düşer, ayıp olmasın.
Deauville, ilkin bokböceği daha sonra sırasıyla sümüklüböcek, kedi, köpek
derken, on ikinci kez yeniden doğuşunun ardından yarış atı kılığındaki
Baudelaire'i anlatır. Yarış atı kılığındaki Baudelaire, üzerine bahse giren
seyirci denen "kirloz"ları suçlar. Suçlar suçlamasına ama iyisinden azarı
işitir. "Fleurs du Mal" için kazandığı parayı günümüzde kazanması şöyle dursun,
şiirlerini basabileceği kağıdı satın alması bile mümkün değildir; haline
şükretmelidir. Hikayenin sonunda huysuzluğu artan Baudelaire'in tepinmesine,
çifte atmasına, kişnemesine aldırış edilmez ve ahırın kapısı yüzüne kapatılır.
ABD Başkanı George W. Bush bu dünyadan ayrılmak zahmetine katlandığında, Max
Deauville'in Baudelaire'e reva gördüğünü ona reva görecek değiliz. Gariban dünya
halklarına yaptığını Bush'a yeni hayatında hayvanların yapması maazallah
mümkündür. Ayrıca ot ve saman bulmak için onca yıl didindikten sonra hangi amaç
uğruna yaşadığını bilmeden bir ikinci reenkarnasyon yolculuğuna çıkmasına, sizi
bilmem ama benim vicdanım elvermez.
Schopenhauer'ın demesine göre, önceki hayatında ölmek zorunda olduğunu bilen
"metafizik hayvan" olan insanoğlunu, herhangi bir ahırda tımarlanmış bir at
olarak düşlemenin bir çok sakıncası vardır. Mesela, Bush'u, aralarında görmeye
tahammül edebilecek kadar demokrat olmayan ahır cemaatinin cıngar çıkarması
kuvvetle muhtemeldir.
Şaşacaksınız ama kestirmeden söyleyeyim; Bush'u ikinci hayatında hep papatya
çiceği olarak düşlemişimdir. Ama kopardıkça hiç tükenmeyen bir papatya:
"Seviyor-sevmiyor, seviyor-sevmiyor..."
Yenişafak
28/12/2005