İKİNCİ KİTAP
20 Ekim 1771
günü.
Dün buraya vardık. Elçi uygunsuz geldi, birkaç gün
bekleyecek demek. Bir de böyle nobran olmasaydı, her şey iyiydi. Farkındayım,
farkındayım, kader benim için ağır sınavlar
düşünmüş. Yine de ha gayret! İçini
rahat tutmak, her şeye katlanır. İçini rahat tutmak? bu sözün kalemime
takılması, beni güldürüyor. Ah, birazcık sakin bir kan, beni güneşin altındaki
en mutlu kişi yapardı. Ne o! başkalarının bir
damlacık güçleri ve yetenekleriyle
önümde kabara kabara dolanıp durmaları karşısında, kendi gücümden, kendi
yeteneklerimden kuşku mu duyuyorum? Bana bütün bunları ihsan eden güzel Tanrım,
niçin bunların yarısını alıp da, onun
yerine bana özgüven ve kanıklık
vermedin!
Sabır! Sabır! düzelecek. Zira sana söyleyeyim, azizim,
hakkın var. Her gün halkın arasına karışıp durduğumdan, ne yaptıklarını, nasıl
ettiklerini gördüğümden beri, kendimle aram da çok
daha iyi. Elbette, her şeyi
kendimizle ve kendimizi de her şeyle karşılaştıran bir yapıya sahip olduğumuz
için, mutluluk ve felâket de, birlikte olduğumuz şeylerdedir, bunda da
yalnızlıktan daha tehlikeli bir şey yok. Doğası icabı yücelmek
isteyen, şiir
sanatının fantastik imgeleriyle beslenen düşlem gücümüz, kendimizin en altta
olduğu, bir dizi varlığı üstte oluşturur ve bizden başka her şey daha fevkalâde
görünür, başka herkes daha mükemmeldir. Bu da çok doğal oluşur.
Bazı
eksiklerimiz olduğunu öylesine sık duyumsarız ve bizde eksik olana çoğunlukla
bir başkasının sahip olduğunu sanıp, tutar ona bizim sahip olduklarımızı da
veririz ve belli bir ülküsel gönül rahatlığını da üstüne. Ve böylece o mutlu
kişi tamamdır, bizim kendi yaratığımız.
Buna karşılık bütün güçsüzlük ve cefamızla gayrete
devam edersek, o zaman da çoğun salınarak, idarei maslahatla, başkalarının
yelken ya da kürekle
gittiğinden daha ileriye vardığımızı düşünürüz - ve - bu
da, başkalarıyla başa baş, hatta onlardan önde koşmanın yarattığı gerçek
duygunun ta kendisidir.
26 Kasım günü.
Burada kendimi oldukça iyi hissetmeye başlıyorum. En
iyisi,
yeterince yapacak şeyin olması; ayrıca türlü türlü insan, her cinsten
yeni görünümler ruhuma rengârenk bir gösteri sunuyorlar. Kont C.. ile tanıştım,
her gün daha fazla saygı duyduğum bir adam, geniş görüşlü ve çok şeye hâkim
olmasına karşın, soğuk olmayan; kendisiyle ilişkide dostluk ve sevgi adına bunca
duyarlık ışıyan, büyük bir zekâ. Kendisine bir iş için başvurduğumda, benimle
ilgilendi ve daha ilk sözle birbirimizi anladığımızı, benimle herkesle
konuşamayacağı gibi konuşabildiğini fark etti. Bana karşı açık tavrını da ne
kadar övsem azdır. Kendisine açılan yüce bir ruh görmekten daha sıcak, gerçek
bir sevinç yoktur dünyada.
24
Aralık günü.
Elçi çok sıktı, bunu önceden anlamıştım. Olabilecek en
dakik budala; adım adım ve bir akraba karı gibi külfetli; kendi kendiyle hiçbir
zaman hoşnut olmayan, dolayısıyla kimsenin memnun edemediği bir insan. Ben
kolaydan çalışmayı severim, ne yazılıysa, odur: ama o, bir yazıyı geri verip,
şöyle diyebiliyor: İyi, ama bir daha gözden geçirin, daha iyi bir söz, daha
yerinde bir edat bulunabilir. - O zaman çıldırabilirim. Hiçbir, ama hiçbir
bağlaç boşta kalmamalı ve bazen dikkatimden kaçan her türden devrikliğin baş
düşmanı. Onun sözdizimini alışılmış melodiyle çığırmazsan, hiçbir şey anlamıyor.
Böyle bir insanla işi olmak, bir çile.
Kont C..'nin güveni, beni avutan tek şey. Son defa
bana çok açık yüreklilikle, elçinin yavaşlığından ve kuruntusundan nasıl
hoşnutsuz olduğunu söyledi.
İnsanlar, kendilerini de, başkalarını da zora
koşuyorlar; ama , dedi, insan, dağı aşması gereken bir yolcu gibi yüksünüyor;
elbette, dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama bir kere var, öyleyse
aşmak gerek!
-
Benim ihtiyar, ama Kontun bana gösterdiği ilgiyi de
seziyor ve buna bozuluyor ve Kontu bana kötülemek için hiçbir fırsatı
kaçırmıyor: ben de tabii ona karşı çıkınca, iş daha da çatallaşıyor. Dün
beni
bir de öfkelendirdi, aklınca bana da dokunduruyordu: böyle dünya işleri için
Kont pekâlâ iyi sayılırmış, kolaylıkla iş görüyormuş ve kalemi de iyiymiş, ama
ciddi bilginlik için, bütün edebiyatçılar gibi, o da yetersizmiş. Bir de şunu
demek istercesine, bir surat takındı: İğneyi hissediyor musun? Ama bende
beklediği etkiyi sağlayamadı; böyle düşünüp, böyle davranabilen bir insanı ben
de ancak hor görürdüm. Ona direndim ve şiddetle pençeleştim. Kont, hem tabiatı,
hem de bilgisi yüzünden, kendisine saygı duyulacak bir adam, dedim. Zihnini,
dedim, böylesine sayısız alanda geliştirmeyi başaran, yine de bu etkinliğini
sıradan yaşam için koruyan başka kimseye raslamadım. - Ama beyni almadı,
ben de
böylesine densizlikler yüzünden daha fazla safra yutmamak için, yanından
ayrıldım. Bir sürü etkinlik hikâyesiyle beni bu boyunduruğa iten sizsiniz, bu
durumdan suçlu. Ne etkinlik ya! Eğer patates gömen ve tahılını satmak için
kente
giden, benden daha fazla iş yapmıyorsa, ben de şimdi demire vurulduğum bu kürek
mahkûmluğunda daha on yıl çile doldurmaya razıyım.
Ya burada bir araya gelen rezil toplumun parlak
sefaleti, miskinliği! makam merakları, öbürlerinden bir adımcık daha öne çıkmak
için, bunca dikkat ve gayret; en sefil, en düşkün tutkular, hepten eteksiz. Bir
karı var, örneğin, kendi soy dengi, kendi hemşehrisi olan herkesi eğlendiriyor,
gören bir yabancı da düşünecek: budalanın teki, bir gıdım soyluluğu, memleketini
pek matahmış sanıyor. - Daha da kötüsü: burada işte bu karı, komşu yerin
tahrirat kâtibinin kızı. - Bak, kendini bunca düşürecek denli hayasız insan
soyunu anlamam mümkün değil.
Gerçi, azizim, insanın başkalarını kendisiyle
ölçmesinin saçmalığını her gün daha fazla farkediyorum. Ama kendimle öyle çok
uğraşıyorum ve bu kalp öyle
fırtınalı ki - ah, bırakıyorum başkaları kendi
yollarında gitsinler, yeter ki onlar da beni kendi yolumda rahat
bıraksınlar.
En fazla takıldığım şey, uğursuz burjuva ilişkileri.
Gerçi, zümreler arası
farklılığın gereğini, bunun bana ne kadar fırsat
yarattığını bilen biriyim: ama bu, birazcık sevinç duyabileceğim, bir nebze
mutluluk bulacağım yeryüzünde yolumu kapatmasın. Geçende çıktığım yürüyüş
sırasında bir Froylayn von B.. ile
tanıştım, bu kaskatı yaşamın orta yerinde,
pek çok doğallık korumuş sevimli bir yaratık. Söyleşimizden ikimiz de hoşlandık
ve ayrılırken, kendisini ziyaret etmeme izin vermesini diledim. Öyle
açıksözlülükle bu isteğimi kabul etti ki, ona
gitmek için, uygun bir anı
bekleyemedim. Buralı değil ve bir teyzesinin evinde kalıyor. Yaşlı kadının
görünümü hoşuma gitmedi. Ona büyük ilgi gösterdim, konuşmam çoğunlukla ona
yönelikti ve yarım saatten az bir zamanda hemen
hemen her şeyi öğrenmiştim, daha
sonra kızın da bana itiraf ettiği gibi: sevgili teyzenin yaşlılığında her şeyi
eksikti, pek bir serveti, ecdat dizininden başka bir anlağı ve desteği, pelesenk
ettiği zümre dışında bir şemsiyesi, kaldığı kattan
aşağı vatandaşlara tepeden
bakma dışında bir zevki yoktu. Gençliğinde güzelmiş ve yaşamını daldan dala
boşuna savurmuş, önce inadıyla kimi zavallı delikanlıya çile çektirmiş, daha
olgun yaşlarındaysa, aynı bedelle hallıca bir geçim
karşılığında, tunç çağını
onunla yaşayıp ölen yaşlı bir subayın boyunduruğunda sinmiş. Şimdiyse, demir
çağında, yalnız kalmış, yeğeni böyle sevimli olmasa, arayıp soranı
yokmuş.
8 Ocak 1772.
Bütün ruhları resmiyet, bütün akılları
fikirleri
yıllar boyu, sandalyalarını masanın baş tarafına doğru bir sıra daha itmeye
yatan, ne biçim insan bunlar! Başka işleri yok sanılmasın: hayır, ufak tefek
usandırıcılıklar yüzünden, önemli şeyleri yürütmekten alıkonuldukları için,
işler birikiyor. Önceki hafta kızak kayarken sürtüşme çıktı, bütün keyif
kaçtı.
Ahmaklar, işin sırada olmadığını, birinci sırada
olanın aslında hiç de baş rolü oynamadığını görmüyorlar! Kimi
kralın bakanı
tarafından, kimi bakanın müsteşarı tarafından yönetildiği gibi! Kim öyleyse
birinci? Kanımca, öbürlerini görmezden gelip, bütün gücünü ve tutkusunu,
tasarılarının gerçekleşmesi için kullanacak kadar fazla kudreti ve
kurnazlığı
olan.
20 Ocak günü.
Size, sevgili Lotte,
burada berbat havadan kaçıp
sığındığım, bu köy hanının izbesinde yazmak zorundayım. O zavallı D.. köylüğünde
yabancı, kalbime tamamen yaban insanlar arasında dolaştığım sürece, kalbimin
size yazmamı söylediği bir anım, bir tek
anım olmadı; ama şimdi bu kulübede, bu
ıssızlıkta, kar ve dolu tanelerinin öfkeyle ufacık penceremi dövdüğü bu
darlıkta, ilk düşüncem siz oldunuz. İçeri girer girmez sizin endamınızın,
anınızın baskınına uğradım, ah Lotte! öylesine
kutsal, öylesine sımsıcak!
Tanrım! tekrardan ilk mutlu an. Beni görseydiniz, dostum, bu dalgınlık
tufanında! duyularım nasıl da kupkuru; bir tek an bile yürek doluluğu yok, bir
tek mutlu saat yok! hiç! hiç! Sanki bir kelepir vitrininin önünde
durup,
adamcıkların ve beygirciklerin önümden oraya buraya kaydıklarını görüyor ve bu
bir yanılsamamı, diye soruyorum kendime. Ben de oyuna katılıyorum, daha doğrusu,
bir kukla gibi oynatılıyor, bazen yanımdakinin tahta koluna
yapışıp, dehşetle
bırakıyorum. Akşamları, güneşin doğuşunu keyifle seyretmek istiyorum, ama sabah
yataktan çıkamıyorum; gündüzleri, ay ışığının keyfini çıkarmak istiyorum, ama
odamda kalıyorum. Niçin kalkıyor, niçin yatıyorum,
bilmiyorum.
Yaşamımı harekete geçirecek maya eksik; derin
gecelerde beni şenleten heyecan bitik, sabah beni uyandıran
yitik.
Bir tek dişi yaratık
buldum burada, bir Froylayn von
B.., size benziyor, sevgili Lotte, size benzemek mümkünse. Ayy! diyeceksiniz,
adam hoş komplimanlara yelteniyor! Pek yanlış sayılmaz. Birkaç zamandan beri,
başka türlü olamadığım için, pek
naziğim, hoş sohbetim ve kadınlar şöyle
diyorlar: kimse benim gibi incelikli övmesini bilmiyormuş (ve yalan söylemesini,
diye ekliyorlar, zira yalansız olmuyor, anlıyor musunuz?). Froylayn B.'den söz
edecektim. Ruhu çok zengin, mavi
gözlerinden taşıyor. Bulunduğu mevki, kalbinin
hiçbir isteğini yerine getirmeyen bir yük. Kargaşadan kurtulmayı özlüyor ve kimi
saatler kırsal sahnelerin saf ve sonsuz mutluluğunun düşlemlerine dalıyoruz; ah!
ve sizin! Size ne sık
hayranlığını ifade etmek zorunda kalıyor; yok, zorunda
kalmıyor, içinden gelerek yapıyor, sizden söz edilmesinden hoşlanıyor, sizi
seviyor.-
Ah, o sevimli, samimi odacıkta dizlerinizin dibinde
otursam, sevgili miniklerimiz çevremde yuvarlansalar, size çok gürültü olunca
da, onları bir ürkünç masalla sakin sakin çevremde toplasam.
Güneş, kar ışıyan yörede muhteşem batıyor, fırtına
geçti ve ben - yine kafesime kapanmak zorundayım - Elveda! Albert yanınızda mı?
Ve nasıl-? Bu soru için Tanrı'nın affına sığınıyorum!
8 Şubat.
Sekiz günden beri hava berbat mı berbat, bana ise iyi
geliyor. Zira, burada olduğumdan beri, birinin
rezil edip burnumdan getirmediği
bir tek güzel gün görünmedi havada. Doğru dürüst yağınca ve atıştırınca ve
titretince ve çiy düşünce - hah! diyorum, evin içi dışarıdan daha kötü olamaz ya
da tersi, bu da iyidir. Sabahleyin güneş doğup
da nefis bir gün muştulayınca,
hiçbir zaman haykırmaktan kendimi alamıyorum: işte yine birbirlerinin burnundan
getirecekleri ilâhi bir nimet. Sağlık, iyi nam, sevinç, dinlenme! Çoğunlukla
ahmaklık, izansızlık ve dar kafalılıktan ve onlara
sorarsan, en iyi niyetle.
Bazen dizlerimin üstüne çöküp, kendi bağırlarında kudurmaları için, onlara
yalvarmak istiyorum.
17 Şubat
günü.
Korkarım, sefirimle bir arada olmaya daha fazla
dayanamayacağız. Herif katiyen dayanılacak gibi değil. Çalışma ve iş yapma tarzı
öylesine gülünç ki, karşı gelmekten kendimi alamıyor ve çoğunlukla bir işi kendi
kafama ve tarzıma göre yapıyorum, bu da, tabiidir ki, ona hiç uymuyor. Bu
yüzden, geçenlerde beni saraya şikâyet etti ve bakan gerçi bana hafif bir tekdir
verdi, ama ne de olsa bir tekdirdi ve istifa etmeye karar vermiştim ki, özel bir
mektubu* bana ulaştı, bu mektubun karşısında diz çöküp, yüce, soylu, bilge
duyarlığına şükran duydum. Pek büyük alınganlığımı nasıl da hizaya getiriyor,
başkaları üzerinde etki ve nüfuz, işlere sarılma konusundaki aşırı fikirlerimi,
gerçi gençlik cesareti olarak övüyor, silip atmak değil de, yalnızca yumuşatmaya
ve gerçek rolünü oynayacağı, güçlü etkisini göstereceği tarafa yönlendirmeye
çalışıyor. Ayrıca sekiz gün boyu güç toplayıp, kendimle barıştım. İç huzuru
şahane bir şey ve sevincin ta kendisi. Aziz dost, ziynet bir de güzel ve değerli
olduğu kadar kırılgan olmasa.
20 Şubat günü.
Tanrı bağışlasın sizi, benim canlarım, benden
esirgediği bütün iyi
günleri size versin!
Beni aldattığın için, Albert, sana teşekkür ederim:
düğün gününüzün haberini bekledim, aynı gün Lotte'nin gölge görüntüsünü törenle
duvardan indirip, öbür kâğıtların arasına
gömmeyi kararlaştırmıştım. Şimdi bir
çift oldunuz ve resmi hâlâ burada! Artık öyle kalsın! Hem niçin olmasın?
Biliyorum, ben de sizinleyim, sana halel vermeksizin Lotte'nin kalbindeyim,
benim, evet benim yerim orada ikinci sıra, ama
onu korumak istiyorum, korumak
zorundayım. O, unutsa, kudururum - Albert, bu düşünce bir cehennem. Albert,
elveda! Elveda, gök melek! Elveda, Lotte!
15
Mart.
Beni buradan sürecek bir bıkkınlık duydum. Dişlerimi
gıcırdatıyorum! İblis! yeri doldurulamaz ve siz beni, mizacıma uymayan bir
makama geçmek için
teşvik ettiniz ve zorladınız ve eziyet ettiniz. İşte
görüyorum! işte görüyorsunuz! Ama sakın yine, benim aşırı fikirlerimin her şeyi
mahvettiğini söylemeye kalkma, bak işte, sevgili beyim, sana ancak bir
vakanüvisin yazabileceği gibi hoş ve
düz bir öykü.
Kont von C.. beni seviyor, bana kibar davranıyor, bu
biliniyor, sana bunu yüz defa söyledim. İşte dün ona yemeğe davetliydim, yani
akşamında asil beyler ve hanımlar topluluğunun
onda bir araya geldikleri gün,
onları ne düşünüyordum, ne de bizcileyin alt tabakanın onların arasında yeri
olmadığı aklıma geliyordu. Peki. Kont ile yemeği yedikten sonra, büyük salonda
bir aşağı bir yukarı yürüyoruz, onunla ve
yanımıza gelen albay B.. ile
konuşuyorum, böylece davetlilerin geleceği saat yaklaşıyor. Allah biliyor ya,
bir şey düşünmüyordum. Tam o sıra pek saygıdeğer von S.. hanımefendi, eşleri
beyefendi ve yumurtadan âlâ çıkmış, tahta
göğüslü, ve iç yeleği kordonlu desise
hanım kızlarıyla giriyor ve geçerken, bilinen pek asil gözlerini ve burun
deliklerini gösteriyorlar ve bu millete yürekten nefret duyduğum için, hemen
veda etmek isteyerek, Kont'un bu iğrenç herzeden
kurtulmasını beklerken, benim
Froylayn B.. içeriye girdi. Onu görünce her zaman yüreğim biraz kalktığı için,
kaldım, sandalyesinin arkasında durdum ve ancak birkaç zaman sonra, başka
zamanlarda olduğundan daha az samimi ve
benimle biraz çekingen konuştuğunu fark
ettim. Bu dikkatimi çekti. O da bütün bu millet gibi mi, diye düşündüm, huylanıp
gitmek istedim, ama bunu kabul edemeyip, onu canı gönülden hoşgörmek ve ondan
hoş bir söz duymak
istediğimden - işte ne dersen de- yine de kaldım. Bu arada
topluluk doluyordu. Baron F.., Birinci Franz'ın taç giyme töreninden kalma bütün
kıyafetiyle, burada ama özellikle von R... Beyefendi diye hitap ediliyor, sağır
karısıyla vs., eski
Frank gardrobundaki boşlukları yeni moda çullarla kapatmaya
çalışan kötü fırınlanmış J.. unutulmamalı, sürü sürü geliyorlar ve tanıdığım
bazılarıyla konuşuyorum, hepsi kısa kesik. Düşündüm - ve dikkatimi yalnız kendi
B..'me verdim.
Salonun ucunda karıların kulaktan kulağa fısıldaştıklarını
söylentinin adamlar arasında dolaştığını, von S.. Hanım'ın Kont ile konuştuğunu
(bütün bunları sonradan Froylayn B.. anlattı), sonunda Kont yanıma gelip, beni
bir pencereye
çekinceye kadar fark etmedim. - Bizim şahane durumlarımızı
biliyorsunuz, dedi; topluluk, seziyorum ki, sizi burada görmekten rahatsız;
böyle bir şeyi katiyen istemem, Ekselâns, diye sözünü kestim, binlerce defa özür
dilerim; bunu
daha önceden düşünmem gerekirdi, ama bu uygunsuzluğumu
bağışlayacağınızı biliyorum; daha önce izin isteyecektim, ama bir kötülük meleği
beni tuttu, diye gülümseyerek eklerken önünde eğildim. - Kont, her şeyi ifade
eden bir
duyumsamayla ellerimi sıktı. Kibar topluluktan sessizce çekip gittim,
tepeden güneşin batışını seyredip, Homerimden, Ulisse'nin o mükemmel domuz
çobanı tarafından nasıl ağırlandığını anlatan bölümü okumak için, bir
kabriyoleye
binip M..'ye gittim. Bütün hepsi iyiydi.
Akşam yemeğe geliyorum, lokantada henüz az kimse var,
bir köşede zar atıyorlardı, masa örtüsünü çekmişlerdi. O sırada doğrucu A..
içeri gelir, bana
bakarak şapkasını koyar, yanıma gelip alçak sesle konuşur:
Canın mı sıkıldı? - Benim mi? dedim. - Kont seni meclisten attı. - Şeytan
görsün! dedim, açık havaya çıkmak benim için daha iyi oldu. - İyi, dedi, bu işe
kafayı takmaman.
Yalnız canımı sıkıyor, her tarafa yayılmış. - İşte o zaman, bu
işe ciddi ciddi içerlemeye başladım. Herkesin, bu yüzden, masama gelip, suratıma
baktığını düşündüm! Tepem attı.
Hatta bugün
gittiğim her yerde bana acınması, beni
kıskananların zafer sevinci duyduklarının ve şöyle dediklerinin kulağıma
gelmesi: görülüyor işte bir damlacık akıllarına güvenip, ne olduklarını unutan
kendini bilmezlerin sonu ne oluyor ve daha bir
sürü it ürümesi - bunun üzerine,
insan eline bir bıçak alıp, kalbine saplamak istiyor; zira, insan istediği kadar
başına buyruk olduğunu söylesin, ama alçakların kendi çıkarlarını gördükleri
zaman hakkında konuştuklarına katlanacak kişiyi
görmek isterim; gevezelikleri
boşsa, ah, o zaman aldırmamak kolay.
16 Mart günü.
Her şey beni telaşlandırıyor. Bugün Froylayn B.. ile
buluştum, ağaçlı yolda onunla konuşup, o topluluktan biraz uzaklaşır uzaklaşmaz,
geçenki tavrından alındığımı belli etmekten kendimi alamadım. - Oh Werther,
dedi, içten bir sesle, şaşkınlığımı böyle mi yorumladınız, kalbimi bilmenize
karşın? Salona girdiğim andan itibaren sizin yüzünüzden çektiğimi bir bilseniz!
Olacakları hemen gördüm ve size bunu söylemek dilimin ucuna geldi. S.. ve
T..'nin, sizin olduğunuz yerde bulunmaktansa, kocalarıyla birlikte hemen oradan
ayrılacaklarını biliyordum; Kont'un sizinle arayı bozmak istemeyeceğini
biliyordum - ve işte patırtı! - Nasıl, Froylayn, dedim ve ürküntümü sakladım;
zira, Adelin'in önceki gün söylediği sözler şu anda damarlarımdan kızgın su gibi
akıyordu. - Niye benim başıma patladı bu! dedi tatlı yaratık, gözleri dolarak. -
Kendime hâkim olamıyordum, nerdeyse ayaklarına kapanacaktım. - açıklayın,
diye
seslendim. - Gözyaşları yanaklarından damlıyordu. Kendimde değildim. Saklamaya
çalışmadan, yaşlarını kuruladı. - Teyzemi tanıyorsunuz, diye söze başladı; o da
oradaydı ve ah, ne biçim gözlerle her şeyi izledi! Werther, dün
geceyi nasıl
geçirdiğimi bir ben bilirim ve bu sabah sizinle ilişkim yüzünden işitmediğim
kalmadı, sizin hakkınızda alçaltıcı akıl almaz şeyler dinlemek zorunda kaldım,
ama bunlara karşı çıkıp, sizi tam
savunamadım.
Söylediği her söz, bir kama gibi kalbime saplanıyordu.
Susup bütün bunları bana söylememenin ne büyük bir merhamet olacağını
duyumsamıyordu ve ne tür dedikodular
yapılmakta olduğunu, ne biçim insanların
bundan büyük zevk aldığını, anlatmaya devam etti. Benim kendimi bilmezliğimin ve
çoktandır ayıpladıkları, başkalarını hor görmemin cezasını şimdi bulmam hakkında
nasıl kıvandıklarını, bunun
onları nasıl gıdıkladığını. Bütün bunları, Wilhelm,
ondan işitmek, en içten paylaşan bir sesle - perişan oldum ve hâlâ kendi kendime
öfke içindeyim. Birinin çıkıp, beni, kılıcı gövdesine saplayabileceğim
suçlamasına yeltenmesini isterdim;
kan görsem, daha iyi olacağım. Ah, bu
daralmış yüreğime nefes aldırmak için, yüz defa bıçağa sarıldım. Korkunç
koşturulup kızışınca, nefes alabilmek için, güdüyle bir damarını dişleriyle
yaran bir soylu at cinsinden söz edilir. Sık sık
böyle duyumsuyorum kendimi,
bana sonsuz özgürlüğü getirecek bir damarımı açmak istiyorum.
24 Mart günü.
Saraya istifamı verdim, umarım, kabul edilecek ve önce
sizin izninizi almadığım için, beni bağışlarsınız. Ayrılmam gerekiyordu bir kere
ve
kalmam için yapacağınız ısrarları biliyorum ve işte - Bunu anneme şurup gibi
anlat, benim kendime hayrım yok, ona da hayretmeye halim olmadığını kabullenir.
Elbette bu onun canını acıtacak. Oğlu hazır saray müşaviri ve sefiri olma
yoluna
girmişken, birden durup hayvancıkla gerisin geriye ahıra! Ne isterseniz yapın
artık ve kalmamın mümkün ve gerekli olduğu çeşitli olasılıkların hesabına düşün;
yeter, ben gidiyorum; ve nereye gideceğimi bilesiniz diye, burada
yanında
olmamdan çok zevk alan Prens** var; benim niyetimi öğrenince, onunla birlikte
malikhanesine gidip, orada güzel ilkbaharı geçirmemi rica etti. Tamamen serbest
olacağımı vaat etti ve birbirimizle belli bir noktaya kadar iyi
anlaştığımız
için, ben de şansıma deyip onunla gitmeyi deneyeceğim.
19 Nisan günü. Havadis olarak.
Her iki mektubun için teşekkürler. Saraydan ayrılışım
kesinleşinceye kadar bu kâğıdı beklettiğim için, cevap vermedim; annemin, bakana
başvurarak, tasarımı zorlaştırmasından
çekindim. Ama artık gerçekleşti, vedam
geldi. Bana bunu ne kadar istemeyerek verdiklerini, size söyleyemem, bakanın
bana yazdıkları karşısında - yeniden feryadüfigana düşersiniz. Şehzade Prens,
vedam için bana, gözlerimi yaşartan
bir sözle yirmi beş düka altını gönderdi;
artık geçende yazarak istediğim annemin parasına ihtiyacım
kalmadı.
5 Mayıs
günü.
Yarın buradan ayrılıyorum ve doğum yerim yolumun
üstünden yalnızca altı mil saptığı için, orayı da tekrar görmek ve mutlulukla
düşlediğim eski günleri
anımsamak istiyorum. Babamın ölümünden sonra annemin,
kendi dayanılmaz kentine kapanmak üzere, benimle birlikte sevgili, bildik yeri
bırakıp çıktığı aynı kapıdan yeniden girmek istiyorum. Elveda, Wilhelm,
taşındığımı
öğreneceksin.
9 Mayıs günü.
Sılamı ziyareti, bir hac farizası gibi
tamamladım ve
beklemediğim bazı duygular beni sardı. S.. yolunda kente bir çeyrek kala duran
büyük ıhlamurun yanında durdurup indim ve her anıyı yürüyerek yeniden, capcanlı
kalbimce tadını çıkara çıkara yaşamak için, posta
arabasını gönderdim. İşte
orada, çocukluğumda gezintilerimin menzili ve sınırı olan o ıhlamurun altında
durdum. Nasıl da değişik! Bir zamanlar mutlu bir bilmezlikle, heves ve özlem
dolu göğsümü doldurup doyuracak, kalbim için bol bol
besin ve zevk bulmayı
umarak o meçhul dünyaya açılma tutkusu duyuyordum. Şimdi o geniş dünyadan geri
geliyorum - oh, dostum, nice kırık umutla, nice paramparça tasarımla! - Binlerce
defa arzularımın nesnesi olmuş dağlar önümde
uzanıyordu. Saatlerce burada
oturup, oraların özlemini duyar, gözlerimin önünde öylesine sevimli alaca
görünen ormanlarda, vadilerde canı gönülden yitmek isterdim; sonra belli bir
saatte geri dönmem gerekince, bu sevgili yerden hiç de
istemeyerek ayrılırdım! -
Kente yaklaştım, bütün o eski bildik bahçeli küçük evler tarafımdan selâmlandı,
yeniler tersime gidiyordu, bunun gibi yapılmış bütün değişiklikler de. Kapıdan
girer girmez, kendimi yine tamamen buldum. Azizim,
ayrıntılara girmek
istemiyorum; benim için ne kadar cazip idiyse, anlatırken o kadar tekdüze
olacaktır. Hemen eski evimizin yanında, pazaryerinde kalmaya karar verdim. Oraya
doğru yürürken, yaşlı, iyi bir karının çocukluğumuzu
tıkıştırdığı okul odasının
bakkal dükkânına döndüğünü fark ettim. Bu delikte geçirmiş olduğum huzursuzluğu,
gözyaşlarını, duyu köreltisini, yürek korkusunu hatırladım. - Adım atmıyordum
ki, gariplik olmasın. Bir hacı, kutsal topraklarda
bu kadar çok dini anı yüklü
yere raslamaz ve ruhunun bunca kutsal devinimle dolu olması zordur. - İşte bir
daha, diğer bini gibi. Nehir aşağı bilinen bir çiftliğe kadar yürüdüm; burası
hep benim yolumdu ve oğlan çocukları olarak suyun
üzerinde kim taşı en fazla
zıplatacak diye alıştırma yaptığımız yerler. Bazen durup suyun ardından
bakışımı, ne harika sezilerle onu izlediğimi, akıp gittiği yerlerin ne maceralı
yerler olduğunu düşlemlerken, düşlemimin ne de çabuk
sınırına dayandığımı, yine
de kendimi görülmeyen bir uzaklığın seyrinde yitirinceye dek devam etmek, hep
devam etmek zorunda olduğumu, müthiş bir heyecanla anımsadım. - Bak, azizim,
böylesine sınırlı ve böylesine mutluydular ulu
atalar! duyguları, edebiyatları
öylesine çocuksu!
Ulisse, ölçümsüz denizden ve sonsuz yeryüzünden söz
ediyorsa, bu öylesine hakikatli, insancıl, samimi, dar ve sihirli. Her okul
çocuğu gibi,
şimdi yeryüzünün yuvarlak olduğunu söylemenin bana ne faydası var?
Üzerinde keyif çıkarmak için, insanın ihtiyacı sadece birkaç yer keseği, altında
yatmak için daha da azı yeter. Artık burada sarayın av köşkündeyim. Bey ile hâlâ
çok
rahat yaşanıyor, hakikatli ve sade biri. Çevresindeyse, hiç anlamadığım
tuhaf insanlar dolu. Soytarıya benzemiyorlar, ama doğru insanların saygınlığı da
yok. Bazen bana samimi görünseler de, onlara güvenemiyorum. Üzüldüğüm bir şey
de, bana sık sık yalnızca duyduğu ya da okuduğu şeylerden söz etmesi, hem de ona
anlatanın göstermek istediği bakış açısından.
Ayrıca zekâmı ve yeteneklerimi, -aslında tek gururum-,
her
şeyin, bütün gücün, saadetin ve bütün felâketin tek kaynağı olan şu
yüreğimden daha fazla takdir ediyor. Ah, benim bildiğimi herkes bilebilir -
yüreğim yalnızca benim.
25 Mayıs günü.
Kafamda, gerçekleşinceye kadar, size bildirmek
istemediğim bir şey vardı: şimdi,
artık olmayacağı anlaşıldıktan sonra,
farketmez. Savaşa gitmek istedim; uzun süre bunu kalbimde taşıdım. Özellikle bu
yüzden, ***ın hizmetinde general olan Prens'in peşine takılıp buraya geldim. Bir
gezinti sırasında ona bu tasarımı
açtım; bana bundan vazgeçmemi tavsiye etti,
onun gerekçelerine kulak asmayacak olursam, bu tasarımın sevdadan çok kaçıklık
olacağını söyledi.
11 Haziran
günü.
Ne dersen de, daha fazla kalamam. Burada ne yapayım?
vakit geçmiyor. Prens, elinden geldiği kadar iyi kolluyor beni, yine de burası
benim yerim değil. Aslında ortak bir yanımız yok.
O bir akıl adamı, ama tamamen
sıradan bir aklın adamı; onunla birlikte olmak beni artık, iyi yazılmış bir
kitabı okumak kadar oyalamıyor. Sekiz gün daha kalıp, sonra yine şaşkın
dolaşacağım. Burada yaptığım en iyi iş, resimlerim.
Prens, sanatı duyumsuyor ve
o menfur bilimcilik ve sıradan terminoloji onu daraltmasa, daha güçlü
duyumsayacak. Bazen, sıcak doğa ve sanat imgelemiyle onu dolaştırırken, birden
basmakalıp bir bilim sözüyle lâfın içine tökezleyince,
dişlerimi
gıcırdatıyorum.
16 Haziran
günü.
Evet, sadece bir
yaya gezginim, yeryüzünde bir derviş!
Ya siz, siz daha fazla bir şey misiniz?
18 Haziran günü.
Nereye mi istiyorum? bunu sana içtenlikle açayım. On
dört gün daha burada kalmak zorundayım, sonra **deki maden ocaklarını ziyaret
etmek istediğime, kendimi kandırdım; aslında bunda bir şey yok, yalnızca
Lotte'ye daha yakın olmak istiyorum, hepsi bu kadar. Ve kendi kalbime gülüyorum
- ve onun isteğini yapıyorum.
29 Temmuz
günü.
Yok, iyidir! her şey iyi! - Ben - onun kocası! Ey,
beni yaratan Tanrım, bana bu mutluluğu gösterirsen, bütün hayatım sürekli bir
dua olsun. Hak aramak istemiyorum ve beni bağışla bu
gözyaşları yüzünden,
beyhude dileklerim yüzünden beni bağışla. - O, benim kadınım! Güneşin altındaki
en sevgili yaratığı kollarımda sarsaydım - Bütün vücudumu bir ürperti sarsıyor,
Wilhelm, Albert onun ince vücuduna
dolanınca.
Ve şunu da söyleyeyim mi? Niçin olmasın, Wilhelm? O
benimle, onunla olduğundan daha mutlu olurdu! Oh, Albert, kalbin bütün
dileklerini yerine getirecek insan değil o. Duyarlığında
belli bir eksiklik var,
bir eksiklik - nasıl istersen, öyle bil; sevgili bir kitabın -oh!- benim
kalbimle Lotte'ninkinin buluştuğu bir yerinde, onun yüreğinin gizemli bir
heyecanla çarpmaması; daha başka yüz çeşit olayda böyleyse, üçüncü bir
kişinin
davranışları karşısında, duyumsamalarımızın aynı sesi vermesi. Sevgili Wilhelm!
- Gerçi onu bütün ruhuyla seviyor ve böyle bir sevgi neyi hak etmez!
-
Çekilmez biri araya girdi.
Gözyaşlarım kurudu.
Karmakarışığım. Elveda, azizim.
4 Ağustos günü.
Yalnızca benim başıma gelmiyor bu. Bütün insanlar
hayal kırıklığına uğrarlar, beklentileri aldatılır. Ihlamurun altındaki iyi
yürekli kadını
ziyaret ettim. En büyük oğlan karşıdan bana doğru koştu, onun
sevinç çığlıkları üzerine, çok bitkin görünen annesi geldi. İlk sözü şu oldu:
İyi yürekli Bey, ah, Hans'ım öldü! - Oğullarının en küçüğüydü. Sessiz kaldım. -
Kocam da, dedi,
İsviçre'den eli boş döndü, iyi insanlar olmasaydı, dilenmek
zorunda kalacaktı, yolda ateşi yükseldi. - Ne diyeceğimi bilemedim, küçüğe bir
şey armağan ettim, birkaç elma ikram etti, aldım ve acıklı yeri terk
ettim.
21 Ağustos günü.
Göz açıp kapayıncaya
bende durum değişiyor. Bazen
yaşamın sevinçli bir görünümü yine ağarır gibi oluyor, ah! yalnızca bir an için!
- Böyle düşlere dalınca, şu düşünceden kendimi sakınamıyorum: ya Albert ölürse,
ne olur? Sen dersin! evet, o zaman o - ve
sonra bu hamhayalin peşinden,
irkilerek geri çekildiğim uçurumların kıyısına kadar koşuyorum.
Kapıdan çıkıp, Lotte'yi dansa götürmek için ilk kez
gittiğim yoldan yürümek, nasıl salt değişik bir
duyguydu o! Her şey, her şey
uçup gitti! Önceki dünyadan ne en ufak bir işaret, ne benim o zamanki hissimden
bir nabız atışı. Halim, bir zamanlar muhteşem bir Prens olarak yaptırdığı,
ihtişamının bütün verileriyle donattığı ve ölüm
yatağında sevgili oğluna büyük
umutlarla bıraktığı, yanmış harap bir saraya dönen ruhun hali
gibi.
3 Eylül günü.
Ben yalnız ve yalnız onu, böylesine içten, böylesine
derinden severken, ondan başka birini ne tanıyor, ne biliyorken, ne de başka
birine sahipken, nasıl olup da bir başkası onu sevebiliyor, sevmeye yelteniyor,
havsalam bazen bunu bir türlü almıyor!
4 Eylül günü.
Evet, böyle. Doğa güze yönelirken, benim de içimde ve
çevremde güz oluyor. Yapraklarım sararıyor, komşu ağaçların yaprakları da artık
dökülmüş. Sana, buraya gelir gelmez, bir köylü delikanlıdan söz etmemiş miydim?
Şimdi
Wahlheim'de yine onu sordum; işinden atıldığını söylüyorlar ve kimse
onunla ilgili başka bir şey bilmek istemiyormuş. Dün başka bir köye giderken
yolda ona rasladım, onunla konuştum ve sana tekrarladığım zaman rahatlıkla
anlayacağın gibi, beni iki kat, üç kat duygulandıran öyküsünü anlattı. Peki, ama
niçin bütün bunlar, beni rahatsız eden, inciten bir şeyi niçin kendime
saklamıyorum? Niçin bununla seni de üzüyorum? Sana niçin hep, bana acıma ve beni
azarlama fırsatı veriyorum? Neyse ne, bu da belki benim yazgımdan bir
parça!
Sessiz üzüntüsü içinde bana ürkek bir yaratık olarak
görünen bu insan, ancak sorularım üzerine anlattı; ama
hemen sanki beni ve
kendini birden yeniden hatırlamışça, hatalarını bana itiraf etti,
talihsizliğinden yakındı. Onun her sözünü, dostum, senin yargına sunabilsem. Ev
sahibesine tutkusunun günden güne içinde çoğaldığını, sonunda ne
yapacağını,
neyi nasıl ifade edeceğini, nereye baş vuracağını bilemediğini itiraf etti,
hatta hatırlarken yeniden yaşamanın bir çeşit keyif ve mutluluğuyla anlattı.
Yemekten, içmekten, uykudan kesilmiş, gırtlağı tıkanmış, yapmaması
gereken şeyi
yapmış, kendisine havale edilen işi unutmuş, günün birinde, kadın üst odadayken
onun ardından gidinceye, daha doğrusu görünmez bir biçimde ona doğru çekilinceye
kadar, sanki kötü bir ruh tarafından takibe uğramış;
bütün yalvarmalarına
kulağını tıkadığı için, zorla ona sahip olmak istemiş; ne olduğunu bilmemiş,
Tanrı tanığıymış, ona karşı her zaman samimi hisler beslemişmiş ve kadının
kendisiyle evlenip, hayatını onunla geçirmesinden başka
hiçbir şeyi daha büyük
bir özlemle istememiş. Bir süre böyle konuştuktan sonra, daha bir şeyler
söylemek isteyip de söylemeye cesaret edemeyen biri gibi tutuklaştı; sonunda
kadının kendisine ne türden ufak samimiyetler, ne türden
bir yakınlık için izin
verdiğini, biraz da utanç duyarak itiraf etti. İki, üç defa sözünü keserek, en
hararetli itirazlarla, bunları, kendi ifadesiyle, onu kötülemek için
söylemediğini, onu eskiden olduğu gibi sevip saydığını, böyle bir lâfın
ağzından
başka hiç çıkmadığını, sadece öyle ters ve kafasız bir insan olmadığına beni
ikna etmek için, yalnız bana söylediğini tekrarladı. - Ve işte azizim, ebediyen
söyleyeceğim eski şarkıma burada tekrar başlıyorum: bu insanı sana
karşımda
durmuş olduğu ve hâlâ durduğu gibi bir takdim edebilsem! Onun yazgısını nasıl
paylaştığımı, paylaşmak zorunda kaldığımı, hissetmen için, sana her şeyi tam
olarak söyleyebilsem! Ama tamam, benim yazgımı da bildiğine,
beni bildiğine
göre, beni bütün talihsizlere, özellikle beni bu talihsize çeken şeyi pek iyi
anlarsın.
Kâğıdı şimdi tekrar okurken, öykünün sonunu yazmayı
unuttuğumu görüyorum, ama bunu
kolaylıkla düşünmek mümkün. Kadın ona karşı
koydu; şimdi çocuksuz olan ve kendi çocuklarına iyi bir miras ümidi veren
kızkardeşinin yeniden evlenmesi, bu ümidi kaçıracağı için, ondan çoktandır
nefret eden ve onun çoktandır evden
atılmasını isteyen erkek kardeşi oraya
gelip; onu kolundan tuttuğu gibi evden dışarıya atmış ve öyle bir kıyamet
kopartmış ki, kadın da artık onu, istese bile, bir daha eve alamamış. Şimdi de
kadın kendine yeni bir hizmetkâr bulmuş,
onunla da, öyle söyleniyor, erkek
kardeşinin arası açıkmış ve kadının onunla evleneceğine kesin gözüyle
bakılıyormuş, ama adam bunu gerçekleştirmemeye kararlıymış.
Sana anlattıklarım
abartılı değil, hiçbir şey
yumuşatılmamıştır, hatta sana şunu diyebilirim: zayıf, zayıf anlattım, alışılmış
terbiye sözlerinin sınırları içinde kalarak, kaba olarak
aktardım.
Bu aşk, bu sadakat, bu
tutku şairane bir buluş değil
işte. Yaşıyor o, en büyük arılıkta, hem de cahil ve kaba dediğimiz insanlar
sınıfında. Biz münevverler - hiçbir şekilde bozulmayanlar! Öyküyü huşuyla oku,
ne olur. Bunları yazarken, bugün ben sakinim; elimin
akışından görüyorsun, başka
zamanlar olduğu gibi kaydırıp çızıktırmıyorum. Oku, azizim, ve bunun aynı
zamanda senin arkadaşının da öyküsü olduğunu düşün. Evet, bana da böyle oldu,
bana da böyle olacak, ve ben, kendisiyle
kendimi karşılaştırmaya nerdeyse
cesaret gösteremeyeceğim zavallı mutsuzun yarısı kadar uslu, onun yarısı kadar
kararlı değilim.
5 Eylül günü.
İş gereği taşraya giden kocasına bir kâğıt yazdı.
Şöyle başlıyordu:
Canım, sevdiğim, gelebildiğin kadar çabuk gel, seni binbir
sevinçle bekliyorum. - İçeriye gelen bir arkadaş, onun bazı durumlar yüzünden o
kadar çabuk dönemeyeceği haberini getirdi. Mektup kaldı ve akşam üstü elime
geçti. Okuyup
gülümsedim; neye güldüğümü sordu? - Hayal gücü nasıl tanrısal bir
armağan, diye seslendim, bir an sanki bu bana yazılmış duygusuna kapıldım. -
Kesti, hoşuna gitmiyor gibi göründü bana ve sustum.
6 Eylül günü.
Lotte ile ilk kez dans ettiğim basit mavi frakı
çıkarıp atmaya karar vermem zor oldu, ama artık tamamen havı silinmişti. Tam
önceki gibi, yakası ve yen kapağı, bir yenisini yaptırdım, ayrıca aynısından
yine bir sarı
yelek ve pantolon.
Tam aynı etkiyi yapmıyor. Bilmiyorum - Zamanla ona
daha ısınacağımı düşünüyorum.
12 Eylül günü.
Albert'i getirmek için, birkaç günlüğüne seyahatteydi.
Bugün odasına
girerken, beni karşıladı, binbir sevinçle elini
öptüm.
Bir kanarya aynanın önünde uçup, onun omzuna kondu. -
Yeni bir arkadaş, dedi ve eline kondurdu, yavrularım için. Çok hoş! Bakın şuna!
Ona ekmek verince, kanatlarını çırpıp, uslu uslu gagalıyor. Hem de beni öpüyor,
bakın!
Hayvancığa ağzını uzatınca, zevkini çıkardığı
mutluluğu sanki duyumsamak istercesine, o tatlı
dudaklara sevimli sevimli
dokundu.
Sizi de öpsün, diyerek, hayvanı uzattı, - Gagacık onun
ağzından benimkine geldi ve gaga ucuyla dokunması bir nebze gibiydi, sevgi dolu
hazdan bir
sezim.
Öpüşü, dedim, pek de arzusuz sayılmaz, yem arıyor ve
boş sevişten hoşnutsuz dönüyor.
Ağzımdan da yiyor, dedi. - Dudaklarının arasında
birkaç ekmek kırıntısı uzattı, masumane bir sevgiyi paylaşmanın bütün hazzı
gülümsüyordu.
Yüzümü ondan çevirdim. Bunu yapmamalıydı! ilâhi bir
masumiyetin ve saadetin bu resimleriyle
hayal gücümü kışkırtmamalı ve kalbimi,
hayatın aldırmazlığının bazen saldığı uykudan uyandırmamalıydı! - Ama niçin
olmasın? - Bana öyle güven duyuyor! onu nasıl sevdiğimi biliyor!
15 Eylül günü.
Yeryüzünde bir değeri olan çok az şey karşısında
duygusuz ve duyarsız insanların bulunması,
Wilhelm, beni çileden çıkarıyor. St..
samimi papazının yanında, altında Lotte ile oturduğum ceviz ağaçlarını
biliyorsun, beni, Tanrı biliyor ya, her zaman en büyük erinçle dolduran,
muhteşem ceviz ağaçları! Papazın avlusunu nasıl yurtsu
kılıyorlardı, nasıl
serin! ve ne muhteşem dalları vardı! ve onları çok yıllar önce diken içten
rahiplere de uzanan anı. Öğretmen, dedesinden duyduğu bir ismi bize sık sık
söylerdi; halim selim bir adammış, ağaçların altında onun hatırası
benim için
kutsaldı. Öğretmenin gözleri yaşardı, diyorum sana, dün bu ağaçların baltayla
devrildiklerini konuşurken - Baltayla devrildiklerini! Çıldırmak işten değil,
ilk baltayı indiren iti ellerimle gebertebilirim. Ben, ki bahçemde böyle
birkaç
ağaç olsa ve bir tanesi yaşlılıktan dolayı ölse, yaslara düşebilirim,
seyretmekten başka bir şey yapamıyorum. Sevgili canım, yine de bir şey oluyor!
İnsan duygusu ifade eden! Bütün köy homurdanıyor, ve umarım, papazın karısı
kendisine gelen yumurtalarda, tereyağında ve bütün güvende, bu yerde açtığı
yaranın acısını hisseder. Zira işte o, yeni papazın karısı (bizim eski papaz da
öldü), kimseye pay vermediği için, dünyadan pay hakkı olmayan cılız, hastalıklı
bir mahluk. Kendisini bilgin sanan, düsturlar araştırmasına bulaşan, hatta
Hristiyanlığın ahlâksal-tenkidsel yeni moda reformasyonu üzerine bolca çalışan
ve Lavater'in coşkularına omuz silken, sağlığı perişan olduğu için, Tanrı'nın
yeryüzünde sevinç nedir bilmeyen bir ahmak. Benim ceviz ağaçlarımı da ancak
böyle bir mahluk devirebilirdi. Görüyorsun, bir türlü kendime gelemiyorum! Düşün
bir defa, dökülen yapraklar avlusunu kirletip pisliyormuş, ağaçlar gün
ışığını
kesiyormuş, cevizler olunca da oğlanlar onları taşlıyormuş, bu da onun
sinirlerine dokunuyormuş, Kennikot, Semler ve Michaelis'i birbiriyle
karşılaştırırken, derin düşüncelerini rahatsız ediyormuş. Köydeki insanları,
özellikle
yaşlıları, hiç memnun görmediğim için, şöyle dedim: Niçin buna
katlandınız? - Muhtar bir şey ister de, bu yerlerde, dediler, elden ne gelir? -
Ama bir şey iyi oldu. Muhtar ile çorbasına zaten yağ katmayan karısının
kaçıklıklarından parsa
toplamak isteyen papaz, aralarında paylaşmayı
düşünmüşler; bundan meclisin haberi olunca, yok, demiş: hepsi buraya! zira
ağaçların bulunduğu papaz avlusunda eski hak iddiası da varmış ve en fazla
sunana satmış. Yerde duruyorlar!
Ah, bir Prens olsaydım! o zaman papazın
karısına, muhtara ve meclise - Prens! - Evet, Prens olsaydım, bana neydi o zaman
ülkemdeki ağaçlardan!
10 Ekim günü.
Onun kara gözlerini görmek, bana yetiyor! Bak,
bozulduğum şey, Albert'in - umduğu - kadar mutlu görünmemesi - benim - olacağımı
sandığım kadar
- eğer - Ben aslında tire koymaktan pek hoşlanmam - bana öyle
geliyor, yeterince açık.
12 Ekim günü.
Ossian, Homer'in kalbimdeki yerini aldı. O muhteşem,
beni ne dünyalarda
dolaştırıyor! Tüten siste, ağaran ayın ışığında ataların
ruhlarına yol gösteren boranın uğuldadığı fundalıkta dolaşmak. Orman ırmağının
çağıltısında, ruhların oyuklarından yarı savruk inlemelerini ve soylu şehidin,
sevgilisinin yosun tutmuş,
otlara karışmış dört taşının etrafında ölesiye
vaveyla koparan kızın feryadını dağlardan duymak. Ve sonra onu, o gezici ozanı
bulunca, fundalıkta atalarının izini arayan ve ah! onların mezar taşlarını bulan
ve sonra gürleyen denizde
gizlenen sevgili akşam yıldızına yakınarak bakan, ve
hâlâ dost ışın yiğitlerin yolunu aydınlattığı ve ay onların çelenklenmiş zafer
dönüşü gemilerini ışıttığı için, kahramanın ruhunda geçmiş zamanlar canlanınca;
alnında derin kederi
okuyup, terk edilmiş en son muhteşemin bütün bitaplığıyla
mezara doğru sendelediğini, hep yeni, acılı kor sevinçleri, ötegöçenlerin
gölgelerinin fersiz şimdisinde içine çektiğini ve soğuk toprağa, yüksek otlara
bakıp seslendiğini görünce:
Beni güzelliğimle tanıyan yolcu gelecek, gelecek ve
soracak: Nerede o şarkıcı, Fingal'in mükemmel oğlu? Adımları mezarımın üstünden
geçer ve yeryüzünde beni beyhude sorar. - Ey dost! soylu bir silahşor gibi
kılıcımı çekmek,
Prens'imi yavaş yavaş can çekişen hayatın ıstırabından birden
kurtarmak ve kurtulmuş yarı Tanrı'ya kendi ruhumu ardından yollamak
istiyorum.