ARANIYORUZ OLMADIĞIMIZ YERLERDE
Tarih: 24.09.2005 Saat: 15:14
Konu: Bülent Parlak


Hatırı sayılır yaralarla boyverip hoyratça işgal edilmiş ruhlarımızla ayinler yapıyoruz sürgünde. Çocuklarız biz; üçünde,beşinde,on beşinde. Her yatışımızda başka parmaklar dokunuyor bize, başka gözlerin soğukluğu büyütüyor suskunluğumuzu. Tövbelerimizi ve ihanetlerimizi biriktiriyoruz tüm iyiliklere inat. Bir keman daha burkuluyor her doğan gün içimizde. Çocuklarız biz; birinde, yedisinde, on yedisinde.

Adım yok; isimsizim. Ne zaman doğmuşum, nasıl bağırmışım kıçıma vurulunca bilmiyorum. Bir annenin okyanusu andıran merhametinin kokusunu hiç tatmadım. Göğüs uçlarından damlayan sütün damağımdan eksikliğinden olsa gerek başka gözlerin acıyacağı kadar çelimsizim.



Çelimin ancak yetimliğin yükünü sırtlamaya yarıyor. Tıfıl kollarımızı kör kuyulara savururken hiç sormamışlar bize. Bir anlık zevkle başlayan bela çemberine atılırken masal çocukları adı vermişler tek tek, hepimize.

İsimsiz adım Hayyam. Şarap dolu kadeh gibi şölenlerde hüznümü kaldırıyorum şerefelere. Adı Eflatun.. Kefenini doğarken yanında taşıyanlardan. Kiremitten şato, söğüt dallarından flüt, kırlangıçlardan teyyareler yapıyor hayallerinde. Ben Endülüs’te yakıyorum gemilerimi, O ayinler yaptırıyor günahkarlara kilisede. Yeryüzündeki tüm ümitleri gürgen sandıklara kilitlemişim ben, zelzelede tomurcuk arıyor O fenerlerle elinde. Beş kardeşin en küçüğü Eflatun. Bir sene önce bırakıldı bu lanet çocuk yuvasına. O gün bile neşesini kaybetmemeye çalışıyordu. Babasının kendisini yuvaya bırakırken; “her zaman yanına geleceğim” sözünden aldığı güçtü herhalde ayakta dimdik durduran. Geldi de zaten her hafta. Her hafta yanına gelir, başını okşar, sever, aldığı hediyeleri verir giderdi. Beni çok sevmişti Eflatun. Ne getirilse kendine paylaşırdı benimle. Kırgın sevinçlerimiz olurdu ikimizin…
 
Hafta başlarında gelen baba üç dört ay sonra gelişini önce ertesi güne, son hafta ortasına, sonra da hafta sonuna ertelemeye başlamıştı usul usul. Artık aralar uzamaya başlamış ayın yarısı, bir ay derken iki aydır hiç gelmiyordu. Mektup da göndermiyordu. Meraklarımızı, bekleyişlerimizi, hasretlerimizi gözlerimizle büyütüyorduk konuşmadığımız dillerimizle. Bir haberle uyandık bir sabah. Farabi’ ye gelmişti haber. Kimsesi olmayanın gelecek haberi de olmadığından ben aldırış bile etmemiştim. “Evladım, şu aralar parasızım, uzak bir kentte çalışmaya başladım. Biriktirdiğim parayla ilk işim seni dışarı çıkarıp seni gezdirmek olacak.” Haber Eflatun’un babasındandı. İlk orada gördüm çocuk sevinçlerinin kurşundan harabeye çevrildiğini. Uzun uzun bana baktı. Aslında bakmıyordu. En az onun kadar viraneydim ben de. Sabahtı, uykusuzduk, uykuya dalmıştık tekrar haberin ertesinde.

Başında birinin Hayyam sesleriyle uyandım gün ortasına doğru. Eflatun heyecanla “Kalk” dedi. “Kalk, bir fikrim var.” Uyuyamamıştı, belli oluyordu kırmızıya çalan göz beyazından.
“Bize her hafta 1 milyon veriyorlar ya harçlık,onları biriktirmemiz lazım.Biriktirip babama yollayalım, buraya daha erken gelir” dedi ve hızla üst ranzaya fırladı. Küçük aklımız kocaman umutlar yeşertiyordu çaresizlik uğrayınca sahilimize. Altı yüz bin liram vardı henüz harcamadığım.”Al” dedim. “Açılışı yapalım.” “Sen biriktir” dedi. “Olur” dedim .Eflatun yastığını kaldırdı, beş yüz bin lira da onda vardı. “Bunu da al” dedi. Sonra hesaba oturduk.Babasının gelmesi,bizi alması, bir günlük park parası derken otuz milyon hesap çıkmıştı.Kararlıydık, biriktirecektik.

Artık tüm amacımız o otuz milyonu biriktirip babasına göndermekti. Her hafta başı çocuk yuvasının müdüründen aldığımız bir milyon lirayı heyecanla alıyor, yastık kılıfının içine saklıyorduk. Mecburi çikolata ve gazoz orucuna başlamıştık. Bir hafta, bir ay, sekiz hafta derken işte paranın yarısını biriktirmiştik. Dokununca yanacağımızı sanıyorduk paralara. Dokunmuyorduk da.Tek engelimiz pineklemiş zamandı; kuluçkaya yatmışçasına durgun zaman. Ama biz de kahramandık, kahramanlar yenilmeyi bilmezdi.

Her hafta mektup sormaya giderdik Eflatun’la. Her hafta başımız önde dönerdik ranzalarımıza.Bir haber geldi babasından bir gün. Gelişini uzatan bir haber. Olsun, bizim için fark etmezdi. Az kalmıştı otuz milyonu tamamlamaya.

Az da bitti işte. Yarın pazartesiydi. Alacağımız birer milyonlarla otuz milyonu tamamlıyorduk. “Uyuyalım” dedim. Gerdeğe girecek gelinlik kızlar kadar heyecanlıydık. Uyku bu yüzden tutmuyordu.
Sökün ettik kahvaltıdan sonra müdürün odasına. Veznedardan apartman parası edecek çekin parasını tahsil edecekmişçesine sevinçliydik. Müdürümüzün kasasından çıkardığı bir milyonlar site kuracak kadar çoktu bizim için. Alır almaz elini öptüğümüz müdürün hayreti gözlerimizde4ki telaşımızı anlamaya yetmemişti. Hızla çıkıp bir zarf istedik yandaki sekreterden. Cebimizdeki paraları çıkarıp koyduk zarfa yazdığımız notla beraber.

“Babacığım, seni çok özledim. Gelir misin? Bu parayı Eflatun’la biriktirdik.”
Giden mektupla beraber Eflatun da biriktirdiği hasretini göndermişti babasına. Mektup, hasret, Eflatun, biz…

İki sene sonra babası, eşim dediği ama annesi olmayan yabancı bir kadınla geldi çocuk yuvasına. Eflatun’dan bir yıldır haber alamıyorduk. O, karlı bir günde paltosuz sokağa çıktığından beri.

 

banazili@hotmail.com
 







Bu haberin geldigi yer: Karakutu.com-Kültür Sanat
http://www.karakutu.com

Bu haber icin adres:
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=1199