Hatırı sayılır yaralarla boyverip hoyratça işgal edilmiş ruhlarımızla ayinler
yapıyoruz sürgünde. Çocuklarız biz;
üçünde,beşinde,on beşinde. Her yatışımızda
başka parmaklar dokunuyor bize, başka gözlerin soğukluğu büyütüyor
suskunluğumuzu. Tövbelerimizi ve ihanetlerimizi biriktiriyoruz tüm iyiliklere
inat. Bir keman daha burkuluyor her doğan
gün içimizde. Çocuklarız biz; birinde,
yedisinde, on yedisinde.
Adım yok; isimsizim. Ne zaman doğmuşum, nasıl bağırmışım kıçıma vurulunca
bilmiyorum. Bir annenin okyanusu andıran merhametinin kokusunu hiç
tatmadım.
Göğüs uçlarından damlayan sütün damağımdan eksikliğinden olsa gerek başka
gözlerin acıyacağı kadar çelimsizim.
Çelimin ancak yetimliğin yükünü sırtlamaya yarıyor. Tıfıl kollarımızı kör
kuyulara
savururken hiç sormamışlar bize. Bir anlık zevkle başlayan bela
çemberine atılırken masal çocukları adı vermişler tek tek, hepimize.
İsimsiz adım Hayyam. Şarap dolu kadeh gibi şölenlerde hüznümü kaldırıyorum
şerefelere.
Adı Eflatun.. Kefenini doğarken yanında taşıyanlardan. Kiremitten
şato, söğüt dallarından flüt, kırlangıçlardan teyyareler yapıyor hayallerinde.
Ben Endülüs’te yakıyorum gemilerimi, O ayinler yaptırıyor günahkarlara kilisede.
Yeryüzündeki tüm ümitleri gürgen sandıklara kilitlemişim ben, zelzelede tomurcuk
arıyor O fenerlerle elinde. Beş kardeşin en küçüğü Eflatun. Bir sene önce
bırakıldı bu lanet çocuk yuvasına. O gün bile neşesini kaybetmemeye
çalışıyordu.
Babasının kendisini yuvaya bırakırken; “her zaman yanına geleceğim” sözünden
aldığı güçtü herhalde ayakta dimdik durduran. Geldi de zaten her hafta. Her
hafta yanına gelir, başını okşar, sever, aldığı
hediyeleri verir giderdi. Beni
çok sevmişti Eflatun. Ne getirilse kendine paylaşırdı benimle. Kırgın
sevinçlerimiz olurdu ikimizin…
Hafta başlarında gelen baba üç dört ay sonra gelişini önce ertesi güne, son
hafta
ortasına, sonra da hafta sonuna ertelemeye başlamıştı usul usul. Artık
aralar uzamaya başlamış ayın yarısı, bir ay derken iki aydır hiç gelmiyordu.
Mektup da göndermiyordu. Meraklarımızı, bekleyişlerimizi, hasretlerimizi
gözlerimizle
büyütüyorduk konuşmadığımız dillerimizle. Bir haberle uyandık bir
sabah. Farabi’ ye gelmişti haber. Kimsesi olmayanın gelecek haberi de
olmadığından ben aldırış bile etmemiştim. “Evladım, şu aralar parasızım, uzak
bir
kentte çalışmaya başladım. Biriktirdiğim parayla ilk işim seni dışarı
çıkarıp seni gezdirmek olacak.” Haber Eflatun’un babasındandı. İlk orada gördüm
çocuk sevinçlerinin kurşundan harabeye çevrildiğini. Uzun uzun bana
baktı.
Aslında bakmıyordu. En az onun kadar viraneydim ben de. Sabahtı, uykusuzduk,
uykuya dalmıştık tekrar haberin ertesinde.
Başında birinin Hayyam sesleriyle uyandım gün ortasına doğru. Eflatun heyecanla
“Kalk” dedi. “Kalk, bir fikrim var.” Uyuyamamıştı, belli oluyordu kırmızıya
çalan göz beyazından.
“Bize her hafta 1 milyon veriyorlar ya harçlık,onları biriktirmemiz
lazım.Biriktirip babama
yollayalım, buraya daha erken gelir” dedi ve hızla üst
ranzaya fırladı. Küçük aklımız kocaman umutlar yeşertiyordu çaresizlik uğrayınca
sahilimize. Altı yüz bin liram vardı henüz harcamadığım.”Al” dedim.
“Açılışı
yapalım.” “Sen biriktir” dedi. “Olur” dedim .Eflatun yastığını kaldırdı, beş yüz
bin lira da onda vardı. “Bunu da al” dedi. Sonra hesaba oturduk.Babasının
gelmesi,bizi
alması, bir günlük park parası derken otuz milyon hesap
çıkmıştı.Kararlıydık, biriktirecektik.
Artık tüm amacımız o otuz milyonu biriktirip babasına göndermekti. Her hafta
başı çocuk yuvasının müdüründen aldığımız bir
milyon lirayı heyecanla alıyor,
yastık kılıfının içine saklıyorduk. Mecburi çikolata ve gazoz orucuna
başlamıştık. Bir hafta, bir ay, sekiz hafta derken işte paranın yarısını
biriktirmiştik. Dokununca yanacağımızı sanıyorduk paralara.
Dokunmuyorduk da.Tek
engelimiz pineklemiş zamandı; kuluçkaya yatmışçasına durgun zaman. Ama biz de
kahramandık, kahramanlar yenilmeyi bilmezdi.
Her hafta mektup sormaya giderdik Eflatun’la. Her hafta
başımız önde dönerdik
ranzalarımıza.Bir haber geldi babasından bir gün. Gelişini uzatan bir haber.
Olsun, bizim için fark etmezdi. Az kalmıştı otuz milyonu tamamlamaya.
Az da bitti işte. Yarın pazartesiydi. Alacağımız birer
milyonlarla otuz milyonu
tamamlıyorduk. “Uyuyalım” dedim. Gerdeğe girecek gelinlik kızlar kadar
heyecanlıydık. Uyku bu yüzden tutmuyordu.
Sökün ettik kahvaltıdan sonra müdürün odasına. Veznedardan apartman
parası
edecek çekin parasını tahsil edecekmişçesine sevinçliydik. Müdürümüzün
kasasından çıkardığı bir milyonlar site kuracak kadar çoktu bizim için. Alır
almaz elini öptüğümüz müdürün hayreti gözlerimizde4ki telaşımızı anlamaya
yetmemişti. Hızla çıkıp bir zarf istedik yandaki sekreterden. Cebimizdeki
paraları çıkarıp koyduk zarfa yazdığımız notla beraber.
“Babacığım, seni çok özledim. Gelir misin? Bu parayı Eflatun’la
biriktirdik.”
Giden mektupla beraber Eflatun da biriktirdiği hasretini göndermişti babasına.
Mektup, hasret, Eflatun, biz…
İki sene sonra babası, eşim dediği ama annesi olmayan yabancı bir kadınla geldi
çocuk yuvasına. Eflatun’dan bir yıldır haber alamıyorduk. O, karlı bir günde
paltosuz sokağa çıktığından beri.
banazili@hotmail.com