Tevfik Fikret’in ölümünün 90. yıldönümü dolayısıyla onun bu kez
‘Aydınlanmacı’ bir kimlik atfedilerek anılması, aslında semptomal bir
okumayla Türk entelektüel tarihinin dönüşümü konusunda manidar ipuçları
verebilir.
Geçen haftaki yazımda da belirtmiştim:
Tevfik Fikret’le Mehmet Akif arasında,
Fikret’in ‘Tarih-i Kadim’ şiirindeki iki dize üzerine başlayan atışma, sonunda
bir İlerici- Gerici kavgasına dönüşür. Rahmetli dostum, edebiyat tarihçisi
Atilla Özkırımlı,
‘Tevfik Fikret’ kitabında, bu ‘çatışma’nın ‘ilerici- gerici
biçiminde konulması[nın] yanıltıcı’ olduğunu, ‘sorunu Batıcılarla İslamcıların
çatışması biçiminde koyma[nın] daha doğru
olaca[ğını]’ bildirir;- haklıdır da!
Gelgelelim bu tartışma, daha sonraki uzantılarıyla, ‘ilerici-gerici kavgası’
biçiminde anıldığı gibi, ‘sağ-sol tartışması’ olarak da dile getirilmiştir.
Bizim zihin
tarihimiz bakımından üzerinde durulması gereken, bu çatışmada Mehmet
Akif’ten yana olanların ‘İslamcı’, ‘Doğucu’, ‘Gerici’, ‘Mukaddesatçı’ kimlikle,
Fikret
yandaşlarının, ‘Maddeci’, ‘Pozitivist’, ‘Ateist’, ‘Humanist’, ‘Batıcı’ ve
şimdi de ‘Aydınlanmacı’ kimlikle anılıyor olmalarıdır. Dolayısıyla, Akif ve
Fikret, bizim entelektüel tarihimizdeki iki temelli kutuplaşmayı temsil eder
konumda görünüyorlar. Bu kutuplaşmanın daha sonra Nazım Hikmet ve Necip Fazıl
üzerinden yürütüldüğünü de biliyoruz elbet..
Bütün bunlar
neyi gösteriyor? Şunu: Türkiye’nin edebiyat (ama özelde şiir)
tarihi, siyasi tarihe irca edilerek, siyasi tarih verileri olarak okunmaktadır.
Hemen belirteyim ki, bir edebiyat ürününün, mesela bir romanın, belirli bir
toplumsal dönemin
çözümlenmesi için sosyolojik malzeme olarak kullanılmasından
söz etmiyorum. O, bilimsel bir çözümlemedir ve kimsenin elbette buna bir itirazı
olamaz. Benim üzerinde durduğum, olgulara ilişkin bir çözümleme değil, ideolojik
önyargılarla yapılan değerlendirmelerdir. Şairin, şiirinin edebi değerine ya da
değersizliğine bakılmaksızın öne çıkarıldığını, siyasal kimliğinin edebi kimliği
ile yer değiştirerek onun yerine geçtiğini, mesela Fikret ve Akif konusunda
olduğu gibi, kim görmezden gelebilir?. Bazı şairlerin ‘İslamcı’ kimlikleri ya da
‘solcu’ kimlikleri dolayısıyla büyük şair sayıldıklarına da tanık olmuyor muyuz?
İster Fikret-Akif kavgası olsun,
ister Nazım Hikmet-Necip Fazıl kutuplaşması,
her ikisinde de, sorunun bir edebiyat tartışması biçiminde konulmadığı da
ortadadır. Orhan Okay, geçen hafta da andığım ‘Tarih-i Kadim Münakaşaları
Dışında Fikret ve Akif’
başlıklı bildirisinde, ‘[b]aşlangıçta, yenilikçiler ve
muhafazakârlar arasında bir münakaşa gibi başlayan hadise, 1940’lardan sonra
Fikret’in Marksistler, Akif’in dindarlar tarafından bir bayrak haline
getirilmesiyle değişik bir istikamete yönelir,’ der ve, dikkat edilsin, şunları
ilave eder: ‘Bu davranışların her ikisi de doğrudan doğruya edebiyatla ve şiir
sanatıyla ilgili değildir.’ Atilla Özkırımlı da aynı kanıdadır: O da
Fikret’le
Akif arasındaki ‘düşünce çatışmasını, bir edebiyat tartışması olarak görmemek
gerek[tiğini]’ bildirir: ‘Ne bir dil ve biçim anlaşmazlığı, ne içerik’ değgin
bir yenilik ve ne de genel olarak
yazınsal bir sorun yol açmıştır bu kavgaya’.
Öyle görünüyor ki, Türkiye’nin entelektüel tarihinin ister ‘sağ-sol’, ister
‘ilerici- gerici’, ister ‘İslamcı-Batılı’, ister
‘muhafazakâr-yenilikçi’
biçiminde ifade edilsin, bu iki temelkoyucu bölümlenmesi, edebiyat da dahil
olmak üzere, Türk kültürünün bütün kesimlerinde belirleyici olmaya devam
etmektedir. Ekonomiden Dil’e
(Osmanlıca kullananların ‘gerici’, ‘muhafazakâr’,
‘İslamcı’, sağcı’ sayılmaları gibi!) ve elbette edebiyata ve özelde şiire kadar,
zihin hayatımızın her alanında belirleyici olan, bu
temelkoyucu ikili
karşıolum’dur (binary opposition).
Her zaman için geçerli bu belirleme. Kimileri gerçekten değerli, ama kimileri
beş para etmez şair, salt ‘İslamcı’ ya da ‘komünist’
diye göklere çıkarılmadı
mı; ‘beş para etmez’ler için sanki edebi değerleri varmış gibi retorik söylemler
icad ederek?..
Zaman
14/09/2005