Divan şiirinin son temsilcilerinden bir İzzet Molla vardır (ö. 1829).
Tanzimat’ın ünlü siması Fuat
Paşa’nın babası. Yeniçerilerin kazan kaldırıp
durdukları ve nihayet kazanın devrildiği dönemlerde İstanbul’u ve oradaki hayatı
şiirlerine yakından aksettiren, hatta bu yüzden savrulan hayatını Sivas’ta
noktalayan
ilginç bir sima.
Hayatın siyahını ve beyazını, baharını ve kışını, iyisini ve kötüsünü de görerek
yoğurduğu fikirlerini şiir kalıbında damıtırken çok defa hikmet vadisinde yürür.
İşte onlardan biri:
“Dest-i kûtâhımızı etmemiş Allah resa/ Menba-ı lûtfunu yoksa elimizle
kaparız/Bize versin mi Hudâ Âb-ı Hayât-ı tevfîk/ Hızr-ı bulsak reh-i zulmette
külahın kaparız.”
İç içe anlamlar ve zengin
çağrışımlarıyla bu dörtlükte aşağı yukarı şunlar
söylenmiş: “Çok şükür ki Allah elimizi kısa yaratmış; yoksa elimiz uzanabilseydi
O’nun lutuf ve iyilik menbaını elimizle kapatır, köreltir, kuruturduk (veya
çalar, kapıp kaçar,
başkalarının yararlanmaması için onu Allah’ın elinden almaya
kalkardık). Bu halimizle Allah bize, istediğimize uygun başarı ve mutluluk
bengisuyunu verir mi sanıyorsunuz; zulmet yurdunda (veya karanlık bir yerde)
Hızır’ı
yalnız yakalasak külahını kapacağımızı (bizden başka kimsenin yardımına
koşmasın diye onu soyup soğana çevireceğimizi) O bilmiyor mu?!..”
Dayatma hayatların yaşandığı ilginç tarih dilimlerinde insan kumaşının ne
derece
epriyip flasalandığını bu dört dizeden daha güzel anlatabilecek pek az söz
vardır. İnsan, hamiyyet ve seciyye yönünden imtihanları kaybetmeye amade bir
varlıktır. Bazı çağlar, onları kendi hayatları içine hapsedip öyle
bencilleştirir, öyle ben merkezci ve menfaatperest kılar ki artık toz duman
arasında bizzat insan kaybolur gider, tanınmaz olur.
Her milletin genel karakter çizgileri vardır. Yazık ki son zamanlarda biz
Türklerin karakter
çizgilerimiz de siliniyor, değişiyor, dağılıyor. Ne zamandır
bilinmez, artık kendimizle eşit konumda olan bir kardeşimizin onduğunu
istememekte direnip durmayı adet edindik. Tanısın tanımasın, yüzünde hüzün
gördüğü insana yaklaşıp
“Senin bir sıkıntın var galiba arkadaş, istersen
paylaşalım, belki yardımım dokunur!” diyen alicenap kuşaklar gitti, yerine
“Benim bir sıkıntım var!” diyerek onurunu zedelemek pahasına kapımıza gelen
kişiye
“Bu senin problemin; beni ilgilendirmiyor!” diyebilecek kadar ithal
(That’s your problem!) bir seciyesizlik derekesine inmiş nesiller geldi.. İsteme
huyu olmayan şu millet neredeyse dilenci yapıldı. Kimsenin görmediği
yerde
Hızır’ın imdadına yetişeceğini unutan toplum, neredeyse televizyon ekranlarından
Noel Baba yolu gözlemeye başladı.
Bilmem şu anlatacağım türden fıkralar caiz midir? Doğrusu pek güzel
yakıştırılmış:
Efendim, adamın biri ölünce günahlarıyla sevapları eşit gelmiş. Melekler,
“Sana,” demişler “cenneti de cehennemi de gezdirelim, hangisini istersen orada
kal.” Ve başlamışlar cehennemi
gezdirmeye. Her yerde sıra sıra kaynayan
çukurlar. Çukurların başında uzun kürekleriyle nöbet tutan birer zebani,
kafasını çıkarana vurup geri düşürüyorlar. Bizimki biraz bakınmış ortalık
şiddetli. Çıkış kapısına doğru ilerlediği sırada
köşede bir çukur görmüş.
Çukurun başında zebani yok. Arada sırada bir baş, çukurdan yukarı doğru uzanıp
sonra geri iniyor. Sormuş ki “Bu ne iş?”; aldığı cevap tam hâle uygun:
-Haa orası mı!?.. Orası
Türklerin çukuru. Orada nöbetçi zebani istihdamına gerek
görmedik. Çünkü ne zaman içlerinden biri yukarı tırmanmak isterse diğerleri onu
tutup aşağı çekerler.
Kıssadan hisse: Hak Taala’nın insanoğlunun hasis elini
biraz kısa yaratmasındaki
hikmeti en iyi tebarüz ettiren millet biz kaldık. Eğer elimiz erişse idi bunca
bencillik, bunca cimrilik ve “Hep bana, hep bana!” mantığıyla O’nun iyilik
pınarından kendimiz doya doya içer,
sonra da sakın komşumuzun bahçesine akmasın
diye orayı kuruturduk. Galiba Allah da Hızır’ı, Hızır suretindeki feyiz ve
bereketini bize bu yüzden göndermiyor.
-Sahi lugatlar hâlâ “hamiyyet” diye bir
kelime kaydediyorlar mı?!..
Zaman
11/08/2005